• ORAN’TISIZCA…

    Akıllı insanlar sahaya indi! Aykırı söze de eyleme de yer yok onların olduğu yerde. Olağan koşulların yaşandığı bir ülkede olsa savcılar sorarlardı. Oran’tısız ikna aşamasını geçip, tehdide vardırmış işi! Barışa evet demezseniz AVM’ler patlar demiş. AVM’ler patlayalı çok oldu aslında! Herhalde AVM’ler havaya uçurulur demek istemiş. Eyalet düzenlemesini de açıkça savunarak asıl niyeti ortaya koyduğu için ona teşekkür borçluyuz. Bir başka akıllı olan Tarhan Erdem de “iyi akıllıyı” oynayarak böyle söylemese iyi olurdu demiş. Sözleri mi zamanlamayı mı eleştirmiş belli değil. Ama, ikisini yan yana koyduğumuzda kötünün iyisi faslından Tarhan Erdem’i bağrımıza basmamız bile söz konusu olabilir.

    Oran’tısız kendisini seçene övgüde de kusur etmemiş! Sözlerinin sonuna sıkıştırdığı “solculuğumdan utanç duyuyorum!” bunca yanlışı içindeki doğru olarak sivrilmiş. Gerçekten de utanması gereken solculuğunun yanı sıra sergilediği duruştur!

    Bu vatandaşımızın hakkını yemeyelim!

    Bir doğrusu daha vardı! Zaman ve mekân şaşırmasını bir yana bırakmak koşuluyla!

    AVM’ler patlayacak diyerek Türkiye’nin batısını işaret etmiş olmalıydı. Biraz batıda oldu patlama! Amerika’da AVM değil ama maraton patladı!

    Kâbeleri belledikleri Amerika’da böyle Oran’tısızca konuşabilirler miydi? Diyelim ki söylediler! Birileri onlara “bir bildiğin varsa, bize de söylesene!” diye sormaz mıydı?

    Ceyhun BALCI, 16.04.2013

     

  • AFRODİSYAS

     

    Tüm Asya kentlerinin içinden  kendime Afrodisyas’ı seçtim!”

     

    Roma İmparatoru Augustus’un yukarıdaki sözleri Afrodisyas’ın ayrıcalıklı olduğunun birinci ağızdan duyurusu sayılmalı. Sözlerden anlaşıldığı gibi ayrıcalıklı bir kent olmuş Afrodisyas Roma’nın gözünde. Görkemli Afrodisyas’ın Roma döneminde doruğa tırmanmış olması geçmişi olmadığının göstergesi değil elbette.

     

    Afrodisyas’ı görmüş olanlar doğrularlar mı bilmem ama buranın bir mermer kent olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim bir ilk bilgi olarak.

     

    Kentin geçmişi neredeyse insanlığın yerleşik yaşama geçtiği çağlara uzatılabilir. Şimdilik rahatlıkla 7500 yıl öncesine tarihlenen buluntulardan söz edilebilir. Pekmezhöyük, Kuşkalesi ve Akropolis’te tarih öncesinin izlerine rastlanabiliyor.  Özetle, Afrodisyas’ta her şey Roma değildir; ama, Roma’nın ayrıcalıklı Afrdodisyas’ı da karşımızda duran bir gerçektir.

     

    Afrodit kültüne dayanan herkesçe bilinen adını almadan önce göçebe Lelegler LELEGONPOLİS adıyla anmışlar burayı.  Bir dönem MEGALEPOLİS  olarak adlandırılan bu eşsiz kent artık Afrodit kenti adıyla anılmaya yol almaya başlamıştır diyebiliriz.

     

    İÖ III. yüzyılda Mezopotamya’daki çatışmalardan kaçan Suriye halkları gelirken elleri boş gelmemişler. Ninova kökenli önderleri NİNOE adıyla birlikte İştar’ı da taşımışlar bu Karya kentine. O İştar ki; batı dillerindeki Star sözcüğünü türetecek olan olan Astarte’ye analık etmiş. Aşk tanrıçası Afrodit’in yöreye gelişinin ilk adımı da sayılabilir bu buluşma. Yapılan kazılarda Ninus ve efsanevi karısı Semiramis’in adlarına rastlandığını ekleyelim.

     

    Afrrodisyas’lı Apollonius’a göre kentin tarihsel geçmişi İÖ III. yüzyıla dayanıyor. İÖ II. yüzyıl ise komşu Plarasa ile ortak para basmaya varan bir işbirliğinin yapıldığı dönem.  İÖ I. yüzyıla tarihlenebilen dönemde Afrodisyas Roma’nın ilgisi ve kanatları altına girmiştir denilebilir. Afrodisyas ilk kez bu zaman aralığında bir kent kimliğiyle gösteriyor kendini. İÖ 82’de Romalı General  Sulla kente Afrodit ve altın tacın yanı sıra altından çift taraflı balta armağan ederek göstermiş oluyor ilgisini. Çift taraflı altın balta Karya’da kutsal bir nesne.

     

    Afrodisyas’ın Roma egemenliğiyle koşut bir gelişme ve yükseliş gösterdiğini söylemek yanlış olmaz. İmparator Marcus Antonius döneminde  artan yakınmalar karşısında Afrodisyas ve Plarasa’ya vergi bağışıklığı gibi bir ayrıcalık sağlandığını görüyoruz. O denli önemsenmiş ki Afrodisyas o dönemde Roma imparatoru Hadrian kenti onurlandırma gereği duymuş. Kentteki Hadrian Hamamı’nın bu onurlandırmaya bir karşılık olduğu söylenir. Afrodisyas bir bakıma Roma-Afrodit ilişkisinin kurulduğu kenttir. Roma imparatorları soylarının Venüs’e dayandığını savlarlardı. Sezar, Venüs ile Afrodit’in özdeş kültler olduğu düşüncesindeydi. Bu özel durum Romalıların Asya’da başka hiç bir kente vermedikleri ayrıcalığı Afrodisyas’a tanımış olmalarını da akla uygun şekilde açıklamış olur.

     

    Doğu Roma diğer deyişle Bizans dönemi coğrafik bir dönüşümden çok dinsel bir değişimi simgeler. Her ne kadar bu değişim keskin bir şekilde gerçekleşmediyse de; İS 392’de İmparator Theodosius pagan döneme ilişkin ne varsa yasaklatmış, kırdırmış ve bu süreçte kentin adı da kendini bu yaklaşımlardan kurtaramamıştır. Artık, Stavropolis yani Haçkent olarak anılması istenecektir. Bu ad değişimi o dönemde bir ölçüde başarılmış olsa da günümüzde Afrodisyas’ın bir zamanlar Haçkent olarak adlandırıldığını bilenlerin sayısı bilmeyenlerden büyük farkla daha azdır. Bu değişim adını ve kimliğini değiştirse de önemini azaltmamış Afrodisyas’ın. Başpiskoposluk olan kentteki yontu işliği yerini kiliseye gelir sağlayacak olan zeytinyağı üretim yerine bırakmıştır. Doğal olarak Afrodit Tapınağı da kiliseleştirilmiştir.

     

    XI. yüzyılda tiyatro üst bölümlerinde yapılan düzenleme ile kaleye dönüştürülmüştür.  Değişim ve dönüşümden payına bir şey düşmeyen kent yapısı kalmamıştır denebilir rahatlıkla. XIII. yüzyılda ise Afrodisyas’ın yeni sahipleriyle tanışma zamanıdır. Selçuklu kuşatması sonrası bir kaç kez el değiştiren kent için artık Karya’dan Geyre’ye dönüşmeye hazırlanacaktır. İzleyen Osmanlı döneminden sonra kent gün ışığına çıkmak için Cumhuriyet’i beklemek zorunda kalacaktır. Bir de Ara Güler’in yolunu yitirerek Geyre’de bir gece geçirmek zorunda kalmasını. Konuk olduğu köy kahvesinde eskil (antik) buluntular gören Ara Güler yanındaki tüm film makaralarını tüketmekten alamamış kendisini.  Bu fotoğraflar bir yabancı dergide yayımlanıp da Kenan Erim’in dikkatini çekince 1960’tan başlayarak tam 30 yılını Afrodisyas’a vermesi kaçınılmaz olmuştur. İşe eskil  kentin üzerinde kurulu Geyre köyü kamulaştırılarak ve 1.2 km batıya taşınarak başlanacaktır.

     

    Otuz yılını Afrodisyas’a adayan Kenan Erim özverili çabalarının ürünü olan müzenin açılışından günler sonra coşkun ama aynı zamanda yorgun kalbine yenik düştüğünde geride yılda 150-200 bin konuk ağırlayan ve Türkiye’nin en iyi korunmuş eskil kentini bırakmıştı. Ona yaraşır şekilde Tetrapilon’un yanı başındaki alçakgönüllü anıt gömütünde hiç ayrılmamacasına kavuşmuştur Afrodisyas’ına!

     

    Kuşkusuz Ara Güler bulmuş değildir bu önemli kenti. XIX. yüzyılda Fransız Charles Texier, XX. yüzyılın başında yine Fransız Gaudin ve 1930’ların sonlarında İtalyanlar bu tanrıça kentine olan ilgilerini esirgememişlerdir. Bu ilgi bilimsel olmaktan  çok kaz-götür odaklı olmuştur.

     

    Afrodisyas İzmir’in 230 km güneydoğusundadır. İzmir’den Aydın’a otoyolla ulaştıktan sonra; Denizli’ye yönelmeniz ve Kuyucak’tan hemen sonra bu kez güneye Karacasu’ya ulaşmanız gerek. Karacasu’dan sonra önce yeni Geyre’ye hemen ardından da Bizans dönemi kent duvarları ile çevrili eskil kente varırsınız. Ören yerine girdikten sonra ancak fark edebilirsiniz bu eskil kenti. Deyim yerindeyse Afrodisyas kendisini bugün bile saklayan bir kent. Kolay erişilebilen yerlerin halini gördükçe iyi ki de saklanmış demeden edemiyorsunuz.

     

    Eskil döneme geri dönülecek olursa izlediğiniz yol bir bakıma Roma Yolu’dur. Afrodisyas’ı içeren Karya’nın komşuları arasında doğudaki Frigya ve kuzeydeki Lidya’yı saymamak olmaz. Afrodisyas’ın doğusunda Tabae (Tavas) yer alır. Morsinos çayı günümüzde Dandaloz (Tantalos) adıyla anılmakta. Afrodisyas’ın giriş kapısı Antioecheia (Antakya) günümüzde Başaran Çiftliği olarak biliniyor.  Bildiğimiz Antakya ile ad benzerliğini Mezopotamya’dan göçmüş ilk kurucularına borçludur.

     

    Müzekartı olanlar hızla içeri girebilirken bilet ya da müzekartı ilk kez edinecekler için kuyruk var. Buluntu sayısı o denli fazla ki; içeri adımınızı atar atmaz bir lahit bahçesi karşılıyor konukları. Ne müzeye ne de depolara sığmayan sayısız eser çaresizce serpiştirilmiş açık alana. Genelde yaşamı konu alan Afrodisyaslı mermer sanatçılarının bazı ürünleri ölülere de hizmet vermiş. Kentin belirli bölümlerini nekropole dönüştürürcesine dolduran çok sayıda mermer lahit bu görkemli kentin  ayrılmaz bir parçası olmuş.  Lahitler üzerindeki kabartmalar ölünün Afrodisyas toplumundaki sosyal konumunu belirlemesi bakımından da anlam taşımış. Lahitlerle ilgili bir başka ilginç nokta da siparişlerin ölmezden önce ölecek kişi tarafından verilmesi olmuş. Taslak lahitler üzerinde ayrıntılar konuşulup, karara bağlanmakta ve günü geldiğinde kullanıma sunulmaktaymış. Lahit pazarı oldukça hareketlidir. Herkes yeterli parasal güce sahip olamayabildiği için ikinci el lahit kullanımı da söz konusu olmuş. Pagan inanışının sonu gelince bir kaç kez kullanılmış olan bazı lahitler kiliselere yer döşemesi olmaktan kurtulamamış. Lahitler böylelikle bir bakıma cennete/cehenneme giden yolun taşlarını döşemede kullanılmış.

     

    Müzeyi sona bırakarak Sebasteion ve Tiyatro’ya yöneliyoruz.

     

    İmparatorlar Tapınağı olarak da adlandırılan Sebasteion çok tanrılı pagan inanışının simgeleriyle bezeli. Roma döneminde yaşayan imparatorlar da tanrılarla özdeşleştirilmişler. Afrodisyas Sebasteionu’nun eskil dünyada bir eşdeğerinin daha bulunmadığını belirtmekte yarar var. Kuzey-Güney ekseni yerleşimli Sebasteion üç katlı revaklardan oluşmuş bir kutsal mekan. İlk kat Dor, ikinci kat İon ve üçüncü kat da Korint biçeminin izlerini taşıyor.  İmparator Tiberius zamanında başlanan yapımı iki ailenin önemli parasal katkısı ile Claudius ve Nero döneminde tamamlanmış! Sebasteion’daki üç katta toplam 200 dolayında kabartma ya da yontu bulunduğu biliniyor. Üst iki katta imparatorlar ve Yunan kahramanlar betimlenmiş. Buradaki amaç çok açık. İmparatorlarla Yunan kahramanları özdeşleştirmek. Burayı bir tür tapınak da saymak gerek. Yüksekliği 14, uzunluğu 90 metre olan bu yapıt Roma-Afrodit-Yunan köprüsü olarak da tasarlanmış. İkinci kat tanrılara ayrılmış.  Baştanrı Zeus, zafer tanrısı Nike, savaş tanrısı Ares ve tanrıça Afrodit’in hizmetkarları olan Üç Güzeller  bu kattaki önemli yontular.

     

    Baştanrı Zeus ateş hırsızı Promete’yi affetmez. Zincirlendiği yerde her gün dalışa geçen bir kartal Promete’nin ciğerinden bir parça kopartacaktır. Herakles bu duruma son verene değin… Kartalın Herakles tarafından öldürüldüğü bu önemli an da Sebasteion’daki yerini almış. Efsane de olsa bir an için dalıp gitmemek, Herakles’in kartalı öldürerek Promete’yi kurtardığı anı düşlemek  heyecan verici değil mi?  

     

    Üçüncü katta ise Yunan kahramanların eşdeğeri Roma imparatorları boy göstermektedir. Karaların ve denizlerin efendisi Claudius! Yanındaki toga giysili kimse tüm Roma imparatorluğundaki halkları simgeler. Yerdeki kadın ise tutsak bir barbardır. Barbarlara karşı savaş ve zafer öyküyü tamamlamaktadır. İmparator ve tutsak metaforu Nero ve Tiberius yontularında da gösterir kendisini.

     

    Fetihlere de gönderme vardır. Claudius yontusunun altında Britanya, Tiberius yontusunun altında ise Ermenistan yazılarını görünce şaşırmayın! Fatih ve fethettiği ülke anıtlaştırılmıştır.

     

    Bir başka önemli yontu arkasında dramatik şekilde dalgalanan pelerini ile Hemera(Gün)’nınkidir. Pelerin metaforuna Okeanos kabartmasında da rastlanmaktadır. Gece figürü ile tamamlanan gün imparatorluk düzeninin sonsuza dek var olacağı varsayımına dayanmaktadır.

     

    Andrea (Cesaret) tarafından taçlandırılan Afrodit  bit başka önemli kabartıdır.

     

    Dile kolay! Tam 200 mermer kabartı ya da yontu. Tek başına bu bile Afrodisyas’ın yontu cenneti olduğunun belgesidir. Bu görkemli mermercilik olgusunda Roma’ya miras kalan Bergama Krallığı’ndan çevre kent ve devletlere göçen heykeltraşların önemli etkisi olduğu akla yakın varsayımlardan birisidir. Bu varsayımı destekleyen bir başka veri de Bergama’ya egemen olan Helenistik biçemin Afrodisyas’ta varlığını sürdürmüş olmasıdır. Belki de bu yolla Helenistik yontu anlayışı Afrodisyas’ta Helenistik dönemin bitiminden 700 yıl sonra da varlığını sürdürebilmiştir.

     

    İkinci ve üçüncü katlarda yer alan bazı kabartmalar yoluyla eskil Yunan mitoloji kahramanlarıyla Roma imparatorları arasında bağ kurulması unutulmamış. Bir bakıma Afrodisyas’ın Roma gözünde varlık nedenidir bu!

     

    İmparator Claudius zamanında imparatorluğa katılan 50 halkın betimlenmesi de unutulmamıştır. Burada yer alan bir başka önemli kabartma da Nero ve annesi Agrippina’yı bir araya getirenidir. Nero annesini İS 59’da öldürdüğüne göre kabartma önceki yıllarda yapılmış olmalıdır.

     

    Troya savaşı da unutulmamış. Zırhını kuşanmış ve babası Ankhises’I sırtlamış Aineas küçük oğlu Iulus’un elinden tutarak Troya’dan kaçmaktadır. Aineas’in hemen arkasındaki annesi Afrodit’tir. Afrodit’in Romalıların da anası sayıldığını unutmayalım. Romalıların soyağacını önemsediklerini ve babasız kişiyi köle saydıklarını anımsatmış olalım. İÖ 1. yüzyılda Roma’da secere yazıcılığının önemli bir iş olduğunun altını çizelim.Vergilius’un önemli yapıtı Aineas,  Afrodit’in Romalıların anası sayılmasında önemli etkiye sahiptir. Aeneas Troya’dan İtalya’ya yolculuğu sırasında karaya çıktığı Meriç deltasındaki bugünkü Enez’e adını verip yoluna devam etmiş.

     

    Sebasteion’dan tiyatroya geçerken sayısız mask bulunan duvarın yanından geçeceksiniz. Geçerken birkaç dakikalığına duraklamanız kaçınılmaz. Bu arada kendinizden geçip zamanın nasıl aktığını fark edemeyebileceğiniz konusunda uyarmakta yarar var. Bir tiyatronun fuayesine yaraşır bir köşe olduğu kuşku götürmez. Roma tiyatrolarında rol alan karakterler konusunda bir resmi geçittir bir bakıma bu yapıtla gözlerinizin önüne serilenler. Rolleri yalnızca görünmek olup neredeyse ağzını açmayanların yanı sıra gülen, ağlayan, öfkelenen sayısız karakter yüzyıllar öncesinden çıkıp da dikilmiştir karşınıza. Sesleri eksiktir! Ama, bakışlarıyla fazlasıyla anlatmakatdırlar her şeyi. Bir an için yüzyıllarca önceye yolculuğa çıkmanız işten bile değildir bu yapıtların karşısında.

     

    Tiyatro sahne, orkestra ve izleyici bölümlerinden oluşmaktadır.

     

    Üç katlı olan sahne bölümü alttan üste doğru sırasıyla Dor, İon ve Korint biçemlerinin izlerini taşır. Kazılarda Apollon, trajedi tanrıçası Melpomene, iki boksör, Demos ve Nike’yi betimleyen figürlerle Afrodit büstleri gün yüzüne  çıkartılmış. Sahne arkasında oyuncu odaları ve tiyatroya ilişkin çeşitli nesnelerin depolandığı bölümler yer alıyor.

     

    Yarım daire biçimindeki orkestra bölümü sahnenin hemen önündedir. Bu bölümün zaman zaman gladyatör ve vahşi hayvan gösterileri için de kullanıldığı bilinmektedir.

     

    Oturma sıralarına gelince, bugün için yalnızca alt bölümler ayaktadır. İS 7. yüzyılda büyük ölçüde hasar gören tiyatro işlevini yitirmiştir. Tiyatro, izleyen yıllarda yanı başına yapılan kalenin bir parçası olmuş. Tiyatronun 8 bin dolayında izleyici koltuğuna sahip olduğu kestirilmektedir.

     

    İzleyici bulmuş olmanın keyfiyle sahnede değilse de sahneye yakın izleyici sıralarından birinde kendini gösteren bir sürüngen oynamakla oynamamak arasında gelip gitti. Bu kararsızlığı sırasında bize düşen deklanşöre basmak oldu.

     

    Sahne bölümünün kuzey duvarına Yunanca yazıtlar yerleştirilmiş. İmparator Sezar tarafından Laodikea hükümdarı Stafanus’a seslenen bir kaçını paylaşalım :

     

    “Sezar’dan Stefanus’a selamlar! Arkadaşım Zoilos’a olan sevgimi biliyorsun!”

     

    “Bu kentin yurttaşlarını kendiminkiler gibi koruyacağım!”

     

    “Bütün Asya’dan kendime bu kenti seçtim!”

     

    Tiyatronun sahne bölümünün hemen gerisinde komşuluğu nedeniyle bu adla anılan tiyatro hamamları yer alıyor. Kentin yaşadığı yıkıcı depremlerin izini bu yapılarda da görmek olası! İS 4. yüzyıldaki büyük depremden sonra su baskını yaşayan kentte bu bölge yeni (kuzey) agora alanı olarak düzenlenmiş. Tetrastoon olarak adlandırılan bu bölgede doğu-batı caddesine bağlanan geçitte çok sayıda imparator yontusu bulunduğu için İmparatorlar Geçidi olarak da adlandırılmış.

     

    Tiyatroyu geride bırakıp ilerlediğimizde hafif bir yükseltiden Güney Agora’nın ve biraz daha ilerideki Hadrian Hamamları’nın gözlerimizin önüne serdiği soluk kesen manzarayı görünce bir süre duraklıyoruz. Fonda su birikintilerini mesken tutmuş olan kurbağa vıraklamaları. Ortadaki antik havuzun burayı kentin çekim merkezine dönüştürdüğüne kuşku yok. Tam da bu anda yüzyıllarca geriye gidip kentteki yaşamı gözümüzde canlandırmamak elde değil.

     

    Güney Agora’nın önemli yapılarından birisi de Tiberius Portikosu. Roma’da yeni imparator tahta çıktığında kentlere onların onuruna yeni yapıtlar eklenmesi bir geleneğe dönüşmüş. Güney Agora Tiberius tahta çıkınca  yaptırılmış. Agora ortasında yer alan havuz 260 metre uzunlukta, 25 metre eninde ve 1.20 metre derinlikte. Havuz görüntüsel güzellik katmasının yanı sıra su toplama amaçlı olarak da yaptırılmış.

     

    Güney Agora komşuluğunda yer alan Sivil Bazilika hıristiyanlık öncesinde mahkemeleri, askersel ve yönetsel görevlilerin bürolarının yer aldığı bir yapıymış. Hıristiyanlık sonrasında ise dinsel içerikli yapılara dönüştürülmüş. Sivil Bazilika’da ayrıca ürünlerin üst ederlerini duyuran listelere de yer verildiği bilinir. Böylelikle karşılıksız para ile kendisini gösteren enflasyona bağlı olarak fırlayan fiyatların dizginlenmesi amaçlanmış. Sivil Bazilika’nın önemli yapıtlarından birisi olan dörtnala giden Mavi At yontusuyla Truva Savaşı betimlenmiş.

     

    Yine bu bölgede yer alan bazı sütunlar graffiti duvarı olarak işlev görmüş.

     

    “Askerlerimiz çok yaşasın!” “İmparatorumuz çok yaşasın!” gibi yazılarla süslenmiş sütunlar olduğu biliniyor.

     

    Bouleterion ya da Senato yapısı yönetsel toplantıların yanı sıra gösterilerin de gerçekleştirildiği bir Odeon!  İzleyici kapasitesi 1750. İki katlı sahne yapısının girintilerini ünlü felsefecilerin yontuları süslemiş. Afrodit Tapınağı ile arasında kalan alan heykel işliği olarak kullanılmış. Bu özelliğiyle Afrodisyas, kent merkezinde heykel işliği barındıran belki de tek şehirdir. Bu yerleşimden de anlaşılır ki; heykel işleri Afrodisyas’ın hem sanatsal hem de ekonomik gelişmişliğinin önde gelen itici gücüdür.

     

    Meclis yapısı içinde yer alan Dometeinos ve Tatyana yontuları da müzede görülebilir. Dometeinos 2. yüzyıl sonlarında yaşamış bir rahip ve kent ileri geleni. Tatyana da yeğeni.

     

    Meclis üyeleri kentin en varlıklı ve ileri gelenlerinden oluşuyor. Bu üyeler duruma göre Roma’ya gidip gelen temsilciler olarak da işlev görüyorlar. Meclis üyesi olmanın önde gelen koşullarından bir kaçı yönetsel beceri, otorite ve parasal güç sahibi olmak şeklinde sıralanabiliyor.

     

    Meclis yapısının işlevi Afrodisyas’ta kendisini gösteren yaşam biçimi değişiklikleri nedeniyle zamanla değişmiş. Geç eskil dönemde Afrodisyaslı daha ışıltılı ve bohem bir yaşam sürmeye başlayınca Bouleterion da bu eğilime koşut olarak daha sıklıkla eğlence amaçlı kullanılır olmuş.

     

     

    İÖ 1. yüzyılda aslında salıverilmiş bir köle olan ama sonraları Afrodisyas’ın ikinci yaratıcısı olarak da bilinen Zoilos kentin bir numaralı yapıtını koyacaktır ortaya! Afrodit Tapınağı! İS 3. yüzyılda tapınağa eklenen Tetrapilon tapınağın görkemini tamamlamada önemli rol oynamış. Tetrapilon giriş kapısından Babadağ (Salbakos) görünümü bir başka güzeldir. Babadağ’ın karlı doruğunun görkemli ve etkileyici bir görünüm sunmasının yanı sıra Afrodisyas’ın gelişmiş mermer sanatına ham madde sunan bir oluşum olduğunu da unutmayalım. Tapınağa gelenler bu kapıdan girerek kutsal alana erişmişler.

     

    Tetrapilon’u Sebasteion ve tiyatroya bağlayan kentin  kuzey-güney caddesini ortaya çıkartma amaçlı kazılar sürmektedir. Bu caddenin üzerinde yaşamının yarısını ve akademik çalışmalarının tümüne yakınını buraya adayan Prof Dr Kenan ERİM’in gömütü yer alıyor. Kenan ERİM gibi bir Afrodisyas sevdalısının ölmeden önce isteyebileceği tek şey olsa gerektir bu! Bu kente gelen gezginlerin burada olmalarının da önde gelen nedenidir bu dünyadan bir Kenan ERİM’in gelip geçmiş olması. Nasıl ki Afrodisyas Roma’nın ayrıcalıklısıdır, Kenan Erim de Afrodisyas’ın ayrıcalıklısı bir kişiliktir.

     

    Caddede ilerlemeyi sürdürelim! Caddenin iki yanında sütunlar yer alıyor. Zamanında bu sütunlar arasında stoa adı verilen küçük aşevleri varmış. Buradaki hayvan kemiği ve deniz kabuklusu gibi buluntulardan denize kilometrelerce uzaktaki Afrodisyaslıların  son derece gönençli ve hiç de alçakgönüllü sayılmayacak bir yaşam sürdükleri kolaylıkla anlaşılabilmiş.

     

    Caddenin iki yanına dizilmiş sütunların başlıkları da süslemeden payını almış. Buralardaki yaşamı anlatan kabartmaların yanı sıra Afrodit’e de rastlamak olası bu sütun başlıklarında. Ama, bu Afrodit başka Afrodit! Afrodisyas Afrodit’i! Ana tanrıça olan değil de Yunan mitolojisinin köpüklerden doğan Afrodit! Lübnan kıyılarından bakıldığında günbatımı pembeliğinde tuzlu sulardan doğan Afrodit’in Kıbrıs’ta karaya çıktığına inanılmaktadır. Afrodit Tapınağı’nın yanı başındaki tuzlu su kuyusunun varlığı Afrodit’in bu kentle olan ilintisini açıklamak için yeterlidir. Bu tuzlu su kuyusundan bir tane de Atina Akropol’de bulunduğunu söylmekle yetinelim.

     

    Yaşamı boyunca rahip unvanı taşıyan Zoilos’un dışındaki rahipler kent meclisi tarafından seçilmiş.

     

    Dinsel dönüşüm başka deyişle Hıristiyanlığa geçiş Afrodisyas için son derece sancılı bir süreç olmuş. Kente adını veren Afrodit Tapınağı kiliseye dönüşünce ve bu doğrultuda köklü değişiklikler geçirince; kentin adının  değişmesi kaçınılmaz olmuş. Afrodisyas artık Stavropolis yani Haçkent olmuş! Yontu ve kabartmalarla sorunu olan bu tek tanrılı dinin heykel işliklerini de barındırması söz konusu olmayacaktır bundan böyle. Bir zamanların heykel atölyeleri artık kiliseye parasal katkı sağlayan zeytinyağı üretim yerlerine  dönüştürülecektir.  

     

    Afrodisyas kentinin çok sayıda insanı coşkuyla bir araya getiren yerlerinden birisi de hiç kuşkusuz stadyumdur. Bazen başka kentlerden ve devletlerden gelenlerin katılımyla gerçekleştirilen olimpiyatlar (Afrodisieia İsolimpia), kimi zaman araba yarışları ve sirk gösterileri hatta Kuzey Afrika’dan getirilen vahşi hayvanlarla gerçekleştirilen kanlı ve korkunç gösterilere sahne olmuş

    stadyum. Afrodisyas kentinin nüfusunun tam iki katı olan otuz bin izleyici kapasiteli stadyum İS 1. yüzyılda yaptırılmış ve özgün bir mimariye sahip. Stadyumun yapı olarak uzunluğu 270 metre ve eni de 59 metredir. Pist uzunluğu ise 178 metre ve eni 40 metredir.

     

    Yarım daire şeklindeki iki ucunun yanı sıra kenarlardaki eliptik biçim bir uçtaki izleyicinin diğer uçtakini görmesi olanağı vermiş. İki uçta stadyuma açılan tünellerden batıdaki Hermes doğudaki ise Herkül adını taşıyor.

     

    Sayfalara sığması güç Afrodisyas’tan küçük bir kesit umarım biraz olsun fikir vermiştir okuyanlara. Afarodisyas daha fazlasını isteyenleri bir gün ayırmak koşuluyla ağırlamaya hazır bekliyor. Anadolu’daki sayısız eskil kentten günyüzüne çıkartılmış en iyilerden birisi olan Afrodisyas’a bir gün ayırmayı çok görmeyin. Az geleceğini günün sonunda siz de doğrulayacaksınız ….

     

    Ceyhun BALCI, 13.04.2013

     

     

     

  • ÇAĞIMIZIN GALİLESİ

     

    Hüküm verilmiş olan Balyoz, verilmek üzere olan Ergenekon ve hüküm ne olursa olsun değerli askerlerin önünü kesmesi kaçınılmaz olan Askeri Casusluk davalarıyla bir şekilde tanıştık. Tümünde sanık konumundaki insanlar ve onlar aracılığıyla yıkıma uğratılan kurumlar gördük gözümüze yansıyan resimde!

     

    İzmir’de görülen ve göz yaşartan bir hızla sonlandırılan Rennan Pekünlü davası tek sanıklı.  Bir kişi üzerinden yargılanan laiklik ilkesi ve dolayısı ile onun üzerinden sonlandırılmaya çalışılan bir devlet!

     

    İlk davaya eklenen yenileri! Başkaca mağdurlar üretip Pekünlü’ye yöneltilen yeni davalar!

     

    Yanılsamaya dikkat!

     

    Ama, asıl hedef geride kalanlar! Olur da birileri kıpırdanır ve başkaldırma girişiminde bulunur  diye!

     

    Dava, adliye, yargı etiketli gelişmelerin bir hedefi var!

     

    Yenisi yapılmasına gerek görülmeksizin Anayasa’yı geçersiz kılmak, değersizleştirmek ve çöpe eşdeğer izlenimi vermek!

     

    Hotanto ve aşiret devletlerini bir yana bırakarak   gelenekleri olan ülkeler kapsamında bakıldığında belki de bir ilktir yaşanan! Yürürlükteki yasa ve Anayasa’ya uyduğu, onun yüksek yargıca da vurgulanmış ilkeleri gereğince davrandığı için özgürlüğünü yitirebilir Rennan Pekünlü hoca. Hiç kuşkusuz kişi olarak acılar çekmesi, özgürlükten yoksun bırakılması bir olumsuzluktur.

     

    Ama, deneyiminin demir parmaklıklar ardına düşme olasılığı şimdilik bulunmayan görünürdeki özgürlere, dışarıdaki tutuklulara ışık tutacağı da kesindir.

     

    Bu gelişmeler dışarıdaki tutsaaklara şu soruyu yöneltmiş olacaktır!

     

    “Ey dışarıdakiler, siz durumunuzdan hoşnut musunuz?

     

     “İçiniz rahat mı?”

     

    “ Sessizliğiniz olağan mı?”

     

    Akla geliveren bir kaçını sıraladığım soru listesine yenilerinin eklenmesi olanaklı! 

     

    O sorular duyulduğunda ve içtenlikli yanıtlar verildiğinde biraz olsun yol almış olacağız!

     

    Utançtan ve edilgenlikten kurtulmak zahmetli iş! Kendiliğinden olması güç!

     

    Pekünlü deneyimi dışarıdaki tutsaklara ders olmayı ve yol göstermeyi sürdürecek gibi gözüküyor.

     

    Ceyhun BALCI, 13.04.2013

  • Görsel

    JARED DIAMOND’LA SÖYLEŞİ

     

    New Scientist dergisinin 12 Ocak 2013 tarihli sayısında “Oymak yaşamının güzelliği ve vahşeti” konulu röportaj olarak yayımlanmıştır.

     

    Jared Diamond ne kadar tanınır? Oysa, “Tüfek, Mikrop ve Çelik” denince durum farklılaşır. Başka kitapları varsa da başyapıtıdır Tüfek, Mikrop ve Çelik.

     

    Pulitzer ödüllü bu kitabın modern toplum algımızı değiştirdiği söylenir. Bir zamanlar tüm insanların geçtiği yol olan oymak toplumları sürecine bakışı oldukça ilginç Diamond’un. Her ne kadar çok gerilerde kalmış gibi görünse de dünyamız bu gibi geleneksel toplumlardan bugün de yoksun değil. Diamond, bu toplumlara bakarak dünümüzü anlayabileceğimizi ileri sürüyor. Biraz daha ileri giderek (bizlere göre) ilkel toplumların bugünün evrensel sorunlarının çözümünde öğretici olduğunu bile savlıyor.

     

    Akla takılan soru şu! İnsanları uygarlaştırarak mı ilkelleştirmeli; yoksa, ilkel bırakarak mı uygarlaştırmalı?

     

    Jared Diamond ile yapılan söyleşinin satır başlarıyla özeti.

     

    SORU : Kırk sekiz yıldır Yeni Gine’yle ilgilisiniz. Neden?

     

    J.D. : Yaşım genç ve araştırmaya hevesliydim. Öncelikle kendime sordum! Dünyadaki en vahşi ve serüvene uygun yer neresidir? Yanıt Yeni Gine’ydi. 48 yıldır gelir giderim.

     

    SORU : Sizi bu ülkeye aşık eden neydi?

     

    J.D. : Ekvator çizgisinde kar bulunan üç ülkeden biriydi. Mercan kayalıkları üzerinde dinelip de buzul görebileceğiniz tek yerdi. Farklı doğal yaşam ortamlarının bir kaç millik bir aralığa sıkıştığı coğrafyaydı. Yeni Gineliler birkaç bin dil konuşan birkaç bin oymaktan köken alan insanlardı. Oldukları gibi görünen insanlardı. Onlardan çok şey öğrendim.

     

    SORU : Yeni Gine size ne öğretti?

     

    J.D. : 1964’te gittiğimde teknolojik açıdan ilkel insanlardı. Taş araç-gereçler kullanmaktaydılar ve mental durumlarıyla ilgili en ufak fikrim yoktu. Ama, mental ve duygusal olarak bana çok benzediklerini anlamam uzun zaman almadı. Zamanla tehlikelere karşı yaklaşımlarında ve çocuk yetiştirme konusunda önemli farklılıklarımız olduğunu keşfettim.

     

    SORU : Çocuk yetiştirme konusundaki farkları neydi?

     

    J.D. : Dışarıdan gözlemleyenler ilkel toplum çocuklarının toplumsal becerilerindeki erken olgunlaşmaya takılırlar. Çoğu geleneksel kültürde çocuklar kendi kararlarını alma hakkına sahiptir. Bu durum bizler için korkutucudur! Örneğin, 2 yaşında bir çocuk yanma korkusu olmadan ateş çevresinde oyun oynayabilir ve doğal olarak zarar görebilir. Ancak, bu yetiştirme biçemi çocukların deneyim sahibi olmasına olanak verir.

     

    SORU : Geleneksel kültürlerde aile ve toplumların rolü nedir?

     

    J.D. : Çocuklar ebeveynleriyle yatarlar. Böylelikle üst düzeyde güvenlik içinde oldukları gibi gereksinim duydukları anda bakım alabilirler. Çoklu yaş grupları  bir arada oynarlar ve kardeşlerine göz kulak olma becerisi kazanırlar.

     

    SORU : Olumsuz yönleri yok mu?

     

    J.D. : Bu toplulukların mükemmel yaptığı çok şey var. Ama, yaşlılarını ya da bebeklerini öldürme/ölüme terketme gibi bizlere korkunç gelen gelenekleri de yok değil. Sürekli savaşarak biri birimizi öldüren bizler daha mı az korkutucuyuz?

     

    SORU : Yaşlılar hangi durumda öldürülüyor?

     

    J.D. : Yerleşik ilkel toplumların yaşlıları mutluluk bakımından Batılı yaşıtlarından çok daha iyi durumda. Yaşamlarının sonuna dek aile ortamındalar. Yazmanın söz konusu olmadığı bu toplumlarda yaşlılar ayaklı kütüphane ve deneyim dağarcığına eşdeğer bir konumdalar.

     

    Göçebe toplumlarda durum değişir. Pek çok şeyin yanı sıra engelliye eşdeğer konumdaki yaşlıları taşımak güç ve maliyetlidir. Öldürmek/ölüme terk etmek konusunda seçeneksizdirler.

     

    SORU : Göçebe toplumlarda yaşlıların sonu ne oluyor?

     

    J.D. : Gözden çıkartmak ya da öldürmek. Daha nazik uygulama gözden çıkartmak biçiminde olur. Birlikte götürülemeyecek olan yaşlıya bir miktar yiyecek bırakılır ve vedalaşılır. Bazı toplumlarda yaşlılar öldürülmeyi kendileri isteyebilirler. Kimilerinde doğrudan öldürülürler. Örneğin, Paraguay’daki Ache yerlilerinde yaşlıları öldürmekle görevlendirilmiş gençler olduğu bilinir.

     

    SORU : Kimi zaman bebekler de öldürülür mü?

     

    J.D. : Bebek öldürme dünya ölçeğinde yaygındır. Bu pek çok kişi için korkunç bir düşüncedir. “Ne yapsaydılar?” diye de sormak gerekir. Yiyecek üretme kapasitesinin sınırlı olduğu toplumlarda asalaklara yer yoktur. Fiziksel engelli bir insan yavrusunun gelecekte kendi kendisini besleyecek duruma gelmesi söz konusu olamaz. Bu bebeğe bakılamayacağına göre annenin de  karara katılımı koşuluyla…

     

    SORU : Geleneksel toplum bireyleri batılıların asalak olduklarını düşünüyorlar mı?

     

    J.D. : Kendi yiyeceğimizi üretmediğimiz için sen de ben de asalak sayılırız onların gözünde. Amerikan ve İngiliz toplumlarında bizler yiyecek üreten % 2 üzerindeki asalaklar olarak görülürüz. Yeni Gine’de her birey aynı zamanda yiyecek üreticisidir.

     

    SORU : Sizce ilkel toplum yaşamının romantize edilerek  çekici hale getirilmesinin nedeni nedir?

     

    J.D. : Halk ve antropologlar arasında ilkel toplumların barışçı olduğu algısı oldukça yaygındır. Bu algı çoğunlukla bir yanılsamadır. Güçlü ve kalıcı bir barış için merkezi yönetim gereklidir.

     

    SORU : Güçlü önderlerden yoksun toplumlar neden barışçı olamazlar?

     

    J.D. : Bir grup ya da oymakta insanların düşüncesine yüz yüze erişmek olanağı vardır ve bu da son derece demokratik bir ortam yaratmış olur. Ama, yüz kişilik bir toplulukla birlikte komşu oymakla barış antlaşması yapmaya kalkışırsanız mutlaka bir ya da bir kaç sapkın insan çıkıp barışa son verebilir.  Bu gibilerle başa çıkmak için merkezi güç gerekir. Güçlü önderi olmayan ilkel toplumlar barışı yaşama geçiremekte zorlanır.

     

    SORU : Ulus devletler öç alma konusunda sınırlayıcı mıdır?

     

    J.D. : Bir trafik kazası olgusunu örnek verelim. Böyle bir durumda ortaya çıkan sonuç devletin hukuk sistemiyle değerlendirilecektir. Geleneksel toplumlar devlet gücünün yararlarıyla tanışmaktadırlar.

     

    SORU : Yeni Gineliler ABD gibi varsıl ülkeler konusunda ne düşünmektedirler?

     

    J.D. : Yeni Gineliler toplumuzla ilgili düşüncelerini benimle içtenlikle paylaşıyorlar. Kibrit, şemsiye, yapıştırıcı gibi yaşam kolaylaştırıcı ürünleri seviyorlar. Bizim çocuklarımızın ölmüyor oluşuna hayranlık duyuyorlar. Ama, bizlerin çocuk yetiştirme biçemi karşısında dehşete düşüyorlar. Yalnızlığımız ve kişisel ilişkiler konusundaki kısırlıklarımız da dehşet verici görünüyor onlara. Bizlerin yaşlılıktaki zavallılığımızdan da  nefret ediyorlar. 

     

    SORU : Daha önce hiç bilinmeyen bir oymakla ilk tanışan oldunuz mu?

     

    J.D. : Tanrıya şükür ki hiç tanınmayan bir toplulukla ilk tanışan olmadım. Kimse karşı tarafın nasıl davranacağını kestiremeyeceği için bu son derece tehlikeli bir durum.

  • BELEDİYECİLİK

    Yerel seçimler için yıldan az süre kaldı! Yarış kızışıyor. Ama, bu konuda da kötüyü ve olumsuzu ölçüt alan bir çerçeve çizilmiş durumda. Bizlerce üretilmiş olan “Çalıyor ama iş yapıyor!” deyişi bu olumsuz algının kanıtı sayılmalı! Ülkemizde belediyecilik özellikle son yıllarda bir yandan rant dağıtımı diğer yandan da göz boyayıcılık olgusuna indirgeniyor. Rant dağıtımı ile oluşan ayıbın ve suçun makyajla kapatılması anlamına da gelen bu olumsuzluk konusunda toplumun da yanılsama içinde olduğu kesindir.

    Kentin kalbine ne kadar çok taşıt getirebilirseniz başarı sayılıyor. Kentin orta yerini ne kadar çok sayıda alt-üst geçitle donatırsanız trafik sorununu çözmüş sayılıyorsunuz.

    Belediyecilikte üretilen kamu hizmetinin niteliğine yönelik denetim ise neredeyse gerekli görülmüyor.

    MÜDÜRLER MASADAN KALKACAK

    ESHOT Genel Müdürlüğü’ndeki daire başkanı ve müdürler, her gün mesailerinin iki saatini otobüslerle yolculuk yaparak ve duraklarda bekleyerek geçirecek. Uygulamayla hem kurum personeli denetlenecek, hem toplu ulaşımın işleyişini olumsuz yönde etkileyen unsurlar anında tespit edilerek raporlanacak. ESHOT Genel Müdürlüğü, idari personeline “alana çıkma” emri verdi. Genel müdürlükte çalışan 14 daire başkanı, 43 müdür ve 28 planlama personeli, bundan böyle masa başı görevlerine saat 08.00 yerine 09.00’da başlayacak. Akşamları ise 17.00 yerine 16.00’da ayrılacak. Bu süreler içinde her biri değişik bölgelerde otobüslere binecek, duraklarda bekleyecek; araçları, şoförleri ve hareket memurlarını denetleyecek ve her gün genel müdürlüğe yazılı rapor verecek. Uygulamanın tek amacı, personelin denetlenmesi değil. Toplu ulaşım işleyişini olumsuz yönde etkileyen, trafik akışını aksatan, şoförleri zor durumda bırakan olayların da aynı zamanda tespit edilmesi hedefleniyor. Uygulama çerçevesinde durakları işgal eden araçlar da fotoğraflanacak, gün ve saat kayıtlarıyla birlikte emniyet müdürlüğüne bildirilecek. (Cumhuriyet Ege, 22.03.2013)

    Habere konu olan uygulamanın yaşananları yerinde görme bakımından yararı olacaktır. Hele bir de gereği yapılırsa! Canlı kamera uygulamasıyla sürücünün hoyratlıkları, kural tanımazlıkları ve kitle taşıma araçlarının eksiklikleri anlık izlemle saptanabilecektir. Diğer yandan, durakları işgal eden taşıtlar, toplu taşıma araçlarının işini zorlaştıran diğer sürücüler ve hatta görevini ihmal eden trafik polisleri de takılacaktır bu canlı kameraların kayıtlarına.

    Özetle doğru bir iştir!

    İzmir’de belediye çalışmaları konusunda çok haklı eleştiriler olduğu gibi övgüyü gerektiren işlerin görmezden gelinmesiyle belediyeye haksızlık yapılmaktadır. Oysa, okul sütü projesi bu kentte başlatılmıştır. Ulusal ölçekteki başarısızlığın tersine son derece başarılı bir iş çıkartılmıştır. Ayrıca, ilin yerel ölçekli üretimi desteklenerek yerel kalkınmaya katkı verilmiştir. Tam da bir belediyenin görev alanında olan  uygulamadır. (Bkz ekteki görsel)

    Olur olmaz yerlere AVM kondurmak ya da EXPO ile kent kalkındırmak gibi uçuk ve dayanaksız projeleri ortaya atanların da gözlerinin içine sokulması gereken önemli uygulamalardan birisidir.

    Tüm bu başarılar kentli tarafından yeterince sahiplenilmekte midir? Bu soruya verilecek yanıt belirsizlik içermektedir.

    İzmir kentinin belediyesini yönetenler rant dağıtımını öncelikli bir görev olarak algılamayarak önemli öncülük yaparlarken; yerel kalkınma adına da önemli kararlar almakta ve uygulamaktadırlar.

    Sahiplenilmeyi hak etmektedirler!

    Ceyhun BALCI, 08.04.2013

     

     Görsel

     

  • PİRİ REİS VE HARİTASI

     

    Piri Reis’in dünya haritasını çizişinin 500. Yıldönümü. Akdeniz’i Türk Gölü yapmakla övünen anlayış Piri Reis gibi bir denizcisi varken neden daha öteye gidemedi? Söylentiye bakılırsa Piri Reis hiç gitmediği Amerika kıyılarını bile göstermiş haritasında.

     

    Osmanlı’nın donanma sahibi olmadığı yıllarda korsan olan Piri Reis gönüllü donanma işlevi görmüş. Akdeniz’deki pek çok fetihte rol almış. Seksenli yaşlarında Muhteşem Süleyman’ın buyruğuyla boynu vurulmuş.

     

    Yaşamının sonunda gelen bu ceza her ne kadar buluşlarıyla ilgili değilse de; önemsenmediği kesindir. Önemsenmiş olsa sonuç farklı olmaz mıydı? Bir bakıma tıpkı Hezarfen ve Takiyüddin gibi “caiz değil” duvarına toslamıştır diyebiliriz.

     

    Pirir Reis’in dünya haritasını çizişinin 500. yıldönümü bir başka önemli olayla da örtüştü ne yazık ki!

     

    Beşyüzüncü yıl dönümü Piri Reis’in coğrafyasında donanmanın dağıtıldığı, denizlerden vazgeçildiği bir önemli sinikliğe tanıklık ediyor.

     

    Geçenlerde Türkiye’ye gelen Yunan Başbakanı’na “Ege’deki kayalık ve adacıklara oldu bittiyle sahip oldunuz mu?” sorusunun yasaklanması vazgeçişin ve bu vazgeçişin üzerinin örtülmesi değilse nedir?

     

    Bir örnek daha! Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz aramalarına hız veren Kıbrıs Rum Kesimi’ni caydıracak güçten, donanmasını dağıtarak yoksun kalmış olan Türkiye tarihe geçecek bir misillemede bulundu. Akdeniz’deki petrol aramalarına karşılık biz de KKTC topraklarında petrol ve doğal gaz ararız diyerek. Bizleri ağlatan bu karar hiç kuşkusuz birilerini güldürmüştür!

     

    Piri Reis’in bizler için kıvanç ve övünç gerekçesi olabilecek bu önemli buluşunun 500. yıldönümü; tersine hüzünlü ve acıklı bir hal almış durumda.

     

    Donanmasından vazgeçen, denizlerine egemen olma yetisini yitiren bir Türkiye’de Piri Reis haritasının 500. yıldönümü övünç mü yoksa utanç kaynağı mıdır?

     

    Karar sizin!

     

    Ceyhun BALCI, 07.04.2013

  • GÖÇEBE KARTAL

     

    Üzerinde yaşadığımız ülke tarım devrimine sahne olmuş az sayıdaki dünya köşesinden birisidir. “Bereketli Hilal” olarak bilinen bir yerde yaşayıp da hayvanına yedirecek saman sıkıntısı çekmek nasıl bir şeydir?

     

    Bir yük gemisi İzmir’e saman yüküyle geldi ve boşaltım için sırasını bekliyor. Kısa zaman önce de İzmir körfezinde saman yüklü gemiler gördüğümü anımsıyorum. Hayvan varlığı 1980’den bu yana yarıya inmiş Türkiye’de saman sıkıntısı çekildiği geçen aylarda basına yansımıştı. Saman yiyecek hayvan sayısı azalırken, saman sıkıntısı çekmek bir tarımsal üretim sorunu değilse nedir?

     

    Kırsal alandaki nüfusunu geometrik bir şekilde eriten Türkiye’de kimi şaşkınlar bu durumu bir olumluluk olarak görebilirler. Üretsin diye değil de üretmesin diye özendirilen insan yığınları kentlere sürülüyor. Nitelikli işlerde çalışmaları neredeyse olanaksız olan bu kalabalıklar boğaz tokluğuna iş bulurlarsa ne iyi! İş bulamasalar da sadakaları hazır!

     

    Milyonlarca insan üretimden kopartılıp kentlerdeki gettolara tıkılırken; Türkiye saman dışalımı yapıyor! İnsani gelişmişlik endeksi dünya 92.liği olan bir ülkede dünyanın 16. büyük ekonomisi olmak gibi bir şişinme gerekçesi varken birilerine bir şey anlatmak kolay değil! Hele hele konuyla ilgisizlere tek söz etmeniz bile olanaksız.

     

    Çiftçilerin meslek örgütü olan Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ni duymuş olmalısınız. Kendimizi bildik bileli tarım ve hayvancılığın geriletildiğinden, özendirilmediğinden söz eder durur yetkilileri. Neredeyse Türkiye tarihi boyunca celladına aşık olan kurban adayları gibi davranmışlardır. Kökü dışarıda politikaların uygulayıcısı yönetimlere desteği eksik etmemişlerdir. Şimdi de farklı değiller!

     

    Şimdiki TZOB Başkanı da ağlaşmayı iyi becerenlerden birisi olarak tarihteki yerini almıştı. Bir kaç günden beri artık o bir “akıllı”! Temsilcisi olduğu çiftçinin derdini yönetimlere anlatmada başarılı olamasa da; bundan böyle bölgesindeki yurttaşlara Türkiye’nin bölünmesinin yararlarını anlatmayı deneyecek! Şemsi Bayraktar adlı bu muhteremin de okumasını isterim bu yazıyı! Saman dışalımı yapan bir ülkenin ziraat oadaları birliği başkanı olarak içi rahat mıdır? Temsilcisi olduğu çiftçiler başta olmak üzere başına bölünme çorabı örülecek diğer vatandaşlarını da ikna etme görevi bu saygıdeğer kişilik biraz olsun rahatsızlık duyacak mıdır?

     

    Yazının başlığına bakıp da ne ilgisi var diyecekleredir son sözlerim. Göçebe Kartal (Nomad Eagle) İzmir’e saman yüküyle gelmiş geminin adıdır.

     

    Ceyhun BALCI, 06.04.2013

  • BİR AKILLI(!)

     

    Gerek sözcük anlamı ve gerekse yazılışı konusundaki tartışmalardan sonar “akil” sözcüğünden çok “akıllı”yı tercih etmek istiyorum. Gerçek akıllılara haksızlık olmasın diye tırnak içi kullanımı yeğliyorum.

     

    Tarihe “Altmış üçlükler” (aslında liste uzatılabilir ve bu işe teşnelerin de katılmasıyla binyüz altmışüçlüklerden bile söz edilebilir) olarak geçecek olanlar medyada boy göstermeye başladı! Önceliğin her zaman olduğu gibi daha medyatik ve tanınmış olanlarda olmasına şaşırılmamalı!

     

    Dün akşam (05.04.2013) Lale Mansur bir haber kanalında kadın sunucunun özenle seçtiği ve bu sürece hiç bir şekilde zarar vermeyeceği kesin olan sorularıyla “al gülüm, ver gülüm” yaptı. Rahatlığına diyecek yoktu! Ama, rahatlık hata yapmaya ve gerçek yüzünü göstermeye engel değildi.

     

    Lale Mansur’da iki şey gördüm! Cehalet ve nezaket eksikliği!

     

    Bu film yıldızımız kafasında çoktan bitirmiş ülkeyi bölme işini! Bu gibilere değil onlarca, yüzlerce; milyonlarca kez anlatsanız anlatamazsınız! Milliyet ile milletin farkını! “CHP milletvekili bir kadın” (Birgül Ayman Güler’e göndermede bulunuyor) söylemiyle bu bilimsel ve akılcı tanımlamayı kendi aklınca eleştiriyor. Ne eleştirmesi! Hafife alıp, alay ediyor! “Akıllı” bir insana yakışmayacaklardan birisidir nezaketsiz olmak. Gerçekten akıllı ve kıvrak bir anlak sahibi bir insanın nezaketsizliğe sapmaması gereğini kavramaktan da uzak bir görüntü vermekteydi.

     

    Cehaleti de fazlasıyla göze battı verdiği yanıtlarla! Kürtçe eğitim verilse ne olurmuş? Neyi anlatmaya çalıştığını açmadıysa da; Kürtçe eğitim dediğine göre herhangi bir düzeydeki okulda Kürtçe öğretiminden öte tüm derslerin Kürtçe verilmesi istemini anlamış oluyoruz. 4+4+4’te ve yüksek okulda Kürtçe eğitim vermenin başarılabilirliğine değinmek gereksiz! Var sayalım ki başarıldı! Bir gencimiz isteği üzerine falanca üniversitenin filanca fakültesinin Kürtçe bölümünü bitirdiğinde ve iş aramaya koyulduğunda ilk olarak Lale Mansur hanımefendinin kapısını mı çalacak? Yoksa, bu kadarı beni aşar! “Bana ne senin iş ve aş derdinden başka kapıya mı diyecek?” Keşke bu soru sorulsaydı da işin içyüzünü öğrenseydik diyecek oluyorum ama hemen vazgeçiyorum!

     

    Çok iyi biliyor ve anlıyorum ki; artık “akıllı” insanlar üzerinden toplum mühendisliği yapma çağındayız. Her şeye eli varan, Karadeniz’de TPAO’nun elindeki petrol arama haklarının Chevron’a altın tepsi içinde sunulmasında akıllı insanlara danışma gereği duymayanların “vatan ve namus” anlayışından yoksun olanları seçmiş olmasında bir anlaşılmazlık olmadığını düşününce bu tiplere sormanın da, anlatmanın da anlamsızlığını kavrıyorum.

     

    Bu durumda bilge ve gerçekten akıllılara fazlasıyla iş düştüğünü söylemeye bilmem gerek var mı?

     

    Ceyhun BALCI, 06.04.2013

     

     

  • ÂKİL ADAMLAR

    Bundan yaklaşık 2.5 yıl önce (S)akil Adamlar başlığıyla yazmışım. O yıllarda yerli âkil sıkıntısı olmalıymış ki; yabancısıyla iş görülmüş. Bugünlerde yabancı âkiller, bayrağı yerlilere aktarıyor diyebiliriz. Koşullar olgunlaştığına ve içtekiler seslerini yeterince gür çıkartacak duruma geldiğine göre zamanıdır!  

    Geçmişte ateşten gömlek olan bu görevlendirme için bugünlerde “ben neden listede değilim?” diye ağlaşacaklar da olacaktır.  

    Sözcük anlamı her ne olursa olsun! Âkil adam olmanın günümüz Türkiyesindeki anlamı pis işlerin yükleniciliğidir.  

    Siz hiç sağlıkta dönüşüm adım adım gerçekleştirilirken, ulusal varlıklar özelleştirme adı altında peşkeş çekilirken ya da ülkenin ordusu dağıtılırken âkil adam arandığını duydunuz mu? Bu âkil adam aşkımızın nedeni ne olabilir?

    Türkiye bu âkil adamların katkısıyla önemli bir dönüm noktasına sürükleniyor. O çok güçlü sayısal üstünlüklü hükümetimiz bu konuda neden çekinik davranıyor? Türk halkı açılım adı altında yürütülen sürece arzulanan desteği göstermiyor olabilir mi?

    Bu pis iş taşeronlara yaptırılarak doğacak tepkilerin adresi şaşırtılmaya çalışılıyor!

    (S)akil adamlar iş başında! Hepsi tek tip, tek düşünceli ve kayıtsız koşulsuz bölücü! Bölünmezliği savunmak zararlı, bölünme yolunun taşlarını döşemek yararlı!

    Halkımız onay verecek mi?

    Ceyhun BALCI, 03.04.2013

    (S)AKİL ADAMLAR

    Başkalarının eylediğini değil de söylediğini yapma alışkanlığı hemen her davranışımıza fena halde yön verir oldu.

    Muştuyu gazeteden okudum!

    “Öcalan’ın arabuluculuk yapmasını istediği Ahtisaari, Kürt sorunu ve AB süreci için temaslarda bulundu

    ‘Akil adamlar’ Diyarbakır’da

    DİYARBAKIR (Cumhuriyet Bürosu) – Terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun çözümü için arabuluculuk yapmasını istediği eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Nobel Barış Ödülü sahibi Martti Ahtisaari’nin başkanlığındaki heyet, dün Diyarbakır’da Vali Mustafa Toprak, Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTK eşbaşkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile görüştü.” (……)

    Nobel onaylı Fin Ahtisari ve yanına iliştirilen “eski” sıfatlı iki hariciyeci (biri İspanyol, diğeri Avusturyalı) eşdeğerlerinin pek çoğunun yaptığı gibi Türkiye’ye gelir gelmez Diyarbakır’a koşturmuşlar.

    İlginç olan “meşe ağacının dalı” ile başlayan ve burada paylaşılamayacak kabalıkta sözcüklerle süren;  belleklerden hiç silinmeyecek sözün sahibi de olan bir seçilmiş, âkil adamların ilk durağı olmuş.

    Âkil ile sakil! İlginç bir buluşma olmuş!

    Anlı, şanlı âkillerin oturup da konuşmak için seçecekleri insanların sakil olmaması için olabildiğince özenli olması gerekmez miydi soracak oldum kendime. Hemen vazgeçtim! On binlerin ölümünden sorumlu birinin önerisi ile yola çıkacak kadar yolunu yitirmiş olanlar Diyarbakır’da oturup da konuşacağı kimseyi seçerken neden özenli davranacaktı ki?

    Asıl nedeni gözden kaçırıp da olayın güncel oyuncularıyla uğraşıp, zaman yitirmek kuşkusuz kolay ve iç boşaltmaya yardımcı bir iş olacaktır.

    Bellek yoklaması yararlı olabilir!

    Birkaç ay önce Trabzon’da Sümela ayini haberleri ilişmişti gözlerimize. Sırtında “Büyük Pontus Devleti” yazılı giysili katılımcılar pek az kişinin dikkatini çekebilmişti.

    Sırada Akdamar kilisesinin ibadete açılması var! “İleri Demokrasi” kavramına katkıda bulunacak bir başka girişim olmaya adaydır.

    Bugünkü bir habere göre ise bir grup Yunan Dedeağaç’tan yola çıkmaya hazırlanmaktaymış. İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini gezmekle kalmayacakları anlaşılıyor. Gelmişken Ayasofya’da ibadet etmeyi düşünmekteymişler. Başarıp başaramayacakları ayrı bir sorundur ama böyle bir şeyi akıllarına bile getirebiliyor oluşları yeterince anlamlı sayılmalıdır.

    Diğer yandan, Heybeliada Ruhban Okulu sorunu da kabak tadı verme noktasına gelmiştir.

    Bir yandan âkil ve sakil adamların işbirliği ile kotarılmaya çalışılan siyasi işler diğer yandan da dinsel etkinlik kisveli maskaralıkların eş zamanlı olarak sergileniyor oluşu sıradan bir rastlantı sayılabilir mi?

    Bugünkü bir başka gelişmeye göre mayınlı saldırıda 10 yurttaşımız yaşamını yitirmiş. Sanılanın tersine bu türden terörist girişimler âkil ve sakil adamların işini zorlaştırmayacaktır. Son zamanlarda yaygınlaştığı ve yerleşikleştiği üzere silahlı eylemler siyasi girişimleri destekleyen bir payandaya dönüşmüş durumdadır.

    Süreç başladığı gibi yürüyecektir.

    Ceyhun BALCI, 16.09.2010

     

     

  • SUÇ YAPTIRIMSIZ KALINCA

     

    OLGU (İZMİR DOKUZ EYLÜL TIP FAKÜLTESİ)

     

    Ölümcül bir kas hastalığı olan ALS’ye yakalanmış olan yakınını yitiren kişi ortalığı biri birine katıyor. Ölüm haberi almış kimselerin taşkınlıklarına ve abartılı davranışlarına sıkça tanıklık eden bir toplumun üyeleriyiz. Ama, bu olayda bir başka boyut var! Saldırgan saçtığı dehşet ile sağlık ortamını hizmet verilemez  duruma sokuyor. Alışılageldiği gibi karakol sürecinin sonunda serbest kalıyor. Pek çok olguda bu evrede saldırganın pişmanlık duymuş olduğuna tanıklık etmişizdir. Bu olaydaki kahramanımız sakinleşecek yerde hedef bellediği hekimlere kaldığı yerden saldırmayı sürdürüyor. Bu kez saldırısını fiziksel boyuta taşıyamasa da; tehditler savurarak korku salmadaki uzmanlığını sergilemekten geri kalmıyor.

     

    Bu saldırının fiziksel izlerini çok uzun olmayan bir zaman dilimi içinde iyileştirecek olan hekimler zaman alacak olan psikolojik iyileşmeye fırsat bile bulamıyorlar. Hatta, psikolojik yaralanmalarının iki günden bu yana derinleştiğinden bile söz edilebilir.

     

    Hiç bir suçunuz olmadığı halde birilerince tehdit edilmek nasıl bir duygudur?  Bu soruya içtenlikle ve duygudaşlık yaparak yanıt vermek hiç kolay değil.

     

    Olayın hemen ardından tepki gösteren ve tepkilerini bir sonraki güne de taşıyan başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanları saldırgana yönelik caydırıcı bir yaptırım uygulatılmasında başarıya ulaşamıyorlar.

     

    Bir polise karşı koymak şöyle dursun; uyarıları karşısında umursamaz davranmanız bile coplanmanız, yerlerde sürüklenmeniz ve hatta biber gazı ile tanışmanıza yeter de artar bile!

     

    Herhangi bir adliyede savcı ya da yargıca saygısızlık yapmak bir yana sesinizi yükseltmeniz bile tutuklama nedeni olabilir; sanık olduğunuz suçlamadan aklansanız bile sırf bu nedenle bile yaptırıma uğramanız olasıdır.

     

    Bir hekime ya da sağlık çalışanına yönelen sözel ya da fiziksel şiddet olgusunda saldırgan için caydırıcı olabilecek tutuklama kararı verilebilmesi için saldırıya uğrayanın ya ölümcül şekilde yaralanmış olması ya da ölmesi gerekmektedir. Bu durumun pratik sonucu kendisini suçun yaptırımsız kalması şeklinde göstermektedir.

     

    Başta hekimler ve sağlık çalışanları olmak üzere düşünen yurttaşların da katılımıyla bu duruma son verilmesi zamanı gelmiştir. Çünkü, sağlık ortamında şiddet aracılığı ile oluşan karmaşa en başta hizmet alma çabası içindeki hastaları etkileme potansiyeli göstermektedir.

     

    Ülkemizde tırmanış göstermekte olan ve hız keseceğine ilişkin belirti göstermeyen sağlıkçıya şiddet olgusu konusunda Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’nde bugüne değin yapılmamış bir uygulamaya geçileceği bilgisi alınmıştır. Bundan böyle Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’ne başvuran ve sağlık hizmeti alacak olan tüm hastalara bilgilendirme ve şiddet uygulamayacağı güvencesi içeren bir for imzalatılacaktır. Bu formu imzalamayan hastalara hiç bir şekilde hizmet verilmeyecektir.

     

    Diğer yandan, son saldırının hedeflerinden olan meslektaşımızdan birisinin İran İslam Cumhuriyeti uyruklu olması diplomatik kanalların da kullanımını zorunlu kılmıştır. Bu yolun kullanımının kolaylaştırılması amacıyla İzmir Tabip Odası, İran İslam Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne bir bilgilendirme yazısı yazmıştır.

     

    Hekimler başta olmak üzere sağlıkçıların bu denli sıklıkla saldırıya uğramakta oluşunun ardında yatan birincil neden hekimliğin ve hekimlerin değersizleştirilmesi ve sıradanlaştırılmasıdır. Bunun önde gelen sorumlusu yönetenler olmakla birlikte bu duruma seyirci kalan hekimler de en az yönetenler kadar sorumluluk taşımaktadırlar. Öncelikli hedefler arasında sağlık ortamında şiddet uygulayanlara yaptırımların ağırlaştırılmasını sağlamanın yanı sıra hekimleri ve hekimliği değersizleştiren sürece karşı direnç göstermek de yer almalıdır.

     

    Ceyhun BALCI, 30.03.2013