cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ETNİK AYRILIKÇILIK

    GÜNCEL BİR KOÇBAŞI :

    ETNİK AYRILIKÇILIK !

     

     

    Gezi Parkı ile başlayan ve bugünlere uzanan başkaldırı deprem etkisi yarattı. Deprem yalnızca iktidarın yanı sıra iktidarda olmasalar da iktidarda gibi davranan bağlaşıkları da etkiledi. T.C.’nin ortadan kaldırılması süreci dinci ve etnikçi kutupların işbirliğini kaçınılmaz kılmıştı. Eşyanın doğası gereğince bu bağlaşıklık çok geçmeden kendisini gösterdi.

     

    Taksim Gezi Parkı sürecinde BDP’li Sırrı Süreyya ÖNDER’in varlığı bir yol kazasıydı. Buraya evrileceğini kestirse değil içinde yer almak önünden geçmezdi Gezi Parkı’nın!

     

    Eylemler Gezi Parkı sınırlarını çoktan aşmıştır. Hükümet ile Gezi Parkı Platformu’nun Gezi Parkı sınırlarında uzlaşma çabaları dikkat çekicidir. İşi buraya hapsedip, olayı soğutmak ve kitleleri yatıştırmak onlar için kaçınılmaz bir hedef haline gelmiştir.

     

    Başkaldıran yığınlar hedefi çoktan belirlediler. Hükümet ve iktidar partisi! Ve elbette onun önderi!

     

    Bugünkü iktidarın devrilmesi ya da etkisini yitirmesi nasıl bir sonuca yol açar? Etnikçi bölücülük bu sonucun kendisi için felakete eşdeğer olduğunun farkındadır. Bu başkaldırının önü alınamazsa açılım denilen parçalama ve bölme süreci suya düşer! Bu nedenle Türkiye’de filizlenmiş ve her geçen gün çiçeklenmeye yol alan başkaldırının önü kesilmelidir. Bu gereklilik bizzat bölücü örgütün, önerileri dikkate alınan, ama her nedense kendisi içeride gibi görünen önderince gündeme alınmıştır. Öcalan ziyaretine gelen tayfaya “Taksim’i  Ergenekonculara bırakmayın!” buyurmuş. Bölücülük ve Öcalan ikonları alanlara taşınırsa ortak paydada buluşan insanların arasına kama sokulabileceğini var sayılmakta besbelli.

     

    Bugüne dek kışkırtma ve ayrışma karşısında son derece iyi sınav veren yığınların bu girişimi de saf dışı bırakacağını öngörmek yanlış olmaz!

     

    Kitleler yola devam ederse, kuşkusuz Türkiye üzerine sahnelenmek istenen bir çok senaryo gibi açılım adı altındaki bölücülük de önemli darbe yemiş olacaktır.  Çünkü, bu da başka bir çoğu gibi bu toprakların ürünü bir proje değildir. Buralara ait olmayan başkaları gibi onun da çöp sepetini boylması kaçınılmaz olacaktır.

     

    Etnikçi-bölücü takımının telaşı boşuna değildir. Kendi açılarından haksız sayılmazlar! Ancak, bu kez inisiyatif onlarda değil başkaldıran kalabalıklardadır. Etnikçi-bölücüler açısından gerçekleşecek şey ise kesinlikle şudur! Sicillerine halk hareketini engelleme notu düşülecektir. Başka bir çok yanlışlarına ve suçlarına bir yenisi daha eklenmiş olacaktır.

     

    Daha önce bir çok kez olduğu gibi bu kez de kendilerine koçbaşı ve maşa olmayı yaraştırmaları kendi sorunlarıdır! Ama, sol maskeli PKK kuyrukçularının da bir sınava girdiklerini görmemiz gerekiyor. Asıl önemli olan onların bu sınavı verip veremeyecekleridir!

     

    Bir yol ayrımındadırlar! Ulusal çıkarlar mı yoksa küresel payandalık mı?

     

    Yanıtı yakında….

     

    Ceyhun BALCI, 09.06.2013

    Görsel

  • DİJİTAL GENÇLİK

    Görsel

  • ÇAPULCU

     

     

    GörselDilin yaşayan bir olgu olduğu “çapulcu” örneğiyle bir kez daha kanıtlandı. Sözcükler de, sözlükler de değişmez değil! Bundan böyle sözlüklere çapulcu sözcüğünün karşılığı olarak son günlerde kazandığı anlam da eklenecektir. İletişimin dünyayı küçülttüğü günümüzde Türkçe kaynaklı bir sözcük de uluslararası yazındaki yerini almış oldu! Çapuling, Türkçe kökenli bir kavram olarak dünyalıların kullanımındadır artık! Sözcüklerin evrimleşmesi, bilinenden farklı anlam kazanması böyle bir şey olmalı!

     

    Ceyhun BALCI, 08.06.2013

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    CUMARTESİ YAZILARI

     

    Ataol Behramoğlu

     

     ataolb@cumhuriyet.com.tr 

     

    Çapulcu

     

    Başbakan siyaset sözlüğümüzü Arapçadan ve sokak Türkçesinden sözcüklerle zenginleştirmeyi sürdürüyor.
    Bunlardan ilkini bildiğinden kuşkuluyum. Zaten bu bir eksiklik de sayılmaz. Fakat ikincisinde, sokak ağzında epeyce idmanlı olduğunda kuşku yok. Hedefe ateş etmeyi biliyor. Ama ne yapalım ki hedef yanlış. Bu nedenle de söz mermileri “bumerang” gibi kendisine dönüyor. Tıpkı şu çapulcu sözünde olduğu gibi…
    “Çapul”, yağma, talan demek… Çapulcu da yağmacı, talancı…
    Günlük konuşma dilinde, daha doğrusu argoda bu sözcük, değersiz, aşağılık, beş para etmez insan demektir…
    Şimdi Başbakan’ın bu sözcükle hedeflediği kitlelerle bu kitlelerin karşısında yer alanlar arasında bir karşılaştırma yapalım…
    Kim çapulcu?
    Herhangi bir zora başvurmaksızın demokratik haklarını kullanan, kadınlı erkekli, her yaştan barışçıl insanlar mı; sabahın köründe çadır basarak bu insanları gazlayıp çadırlarını yakanlar mı?
    Kim çapulcu? Simgeleşen fotoğraftaki kırmızı giysili genç kadın mı, böcek ilaçlar gibi ona burnunun dibinden hedef gözeterek gaz sıkan yaratık mı?
    Çapulcu kim? Ankara’da balerin genç kızı öldüresiye döverek kalçasını kıran alçak sürüsü mü, o genç kızımız mı?
    Rize’deki kuşatmanın görüntülerini Halk TV’den izlemiş olanlar, olayları güya yatıştırmak için gelen belediye başkanının mütebessim çehresini; çevresindeki saldırgan, şımarık, Madımak canilerini anımsatan güruhu görmüşlerdir…
    Kim çapulcu? Bayılan genç kız ve onu ambulansa taşımaya çalışan arkadaşları mı; onları ve ambulansın hareketini engellemek isteyen, hareket ettiğinde de ambulansı tekmeleyen, alçak, ruhsuz, serseriler kalabalığı mı?
    Ey Başbakan, kim çapulcu?
    Ülkenin yağmalanmasına canları pahasına karşı çıkan milyonlarca yurtsever mi; Taksim Gezi Parkı da içinde olmak üzere kamu zenginliklerini, ortak değerlerimizi çapul olarak görüp yağmalamakta olan bir siyasi iktidar ve bilinçli bilinçsiz yandaşları mı?
    Söyleyin bakalım, kimmiş gerçek çapulcu, çapulcular?

     

    ***

     

     

     

    Başbakan hizmetten söz ediyor, hangi hizmet?
    Yol yapmak, köprü yapmak, tünel yapmak başlı başına hizmet değildir.
    İktidarınız süresince kaç tane fabrika kurdunuz?
    Polislik ve imamlık dışında kaç işkolu yarattınız?
    Kaç işsize iş buldunuz?
    Birkaç hafta önce ilk kez gördüğüm güzelim Bitlis kentimizde, AKP’lisi BDP’lisi başta olmak üzere ağız birliği etmişçesine herkes, 2000 işçinin çalıştığı Tekel Fabrikası’nın, o işçilerle birlikte ailelerinin ve tütün ekicisi köylünün, yaklaşık on bin kişinin ekmek kapısı olan Tekel Fabrikası’nın kapatıldığından yakınıyorlardı.
    Döneminizde kapısına kilit vurulan ya da özelleştirilip yerli yabancı çapulcuya yağmalattırılan fabrikalarımızdan sadece bir tanesidir bu.
    Hangi hizmet?
    Siz kimi kandırıyor, nereye kadar kandırmaya devam edebileceğinizi sanıyorsunuz?

     

    ***

     

     

     

    Bu haftaki yazı için tasarladığım ilk başlık “Türkiye’yi Bir Akıl Hastası mı Yönetiyor?” olacaktı…
    Kuşkusuz ki hakaret amaçlı bir söz değil, bir kaygının dile getirilmesidir bu…
    Nitekim son günlerde, Başbakan’ın psikolojik sorunları olabileceğine ilişkin kaygılara, sorulara, köşe yazılarında, hemen her yerde rastlanır oldu…
    Akıl hastası, ya da değil…
    Çapulcu, ya da neyse ne…
    Bir ülkenin yarısını öteki yarısına karşı kışkırtan kişinin ya tedavi altına alınması, ya bu sözleri için suç duyurusunda bulunmak gerekir…
    Büyük çapula ortak olanlara söyleyecek sözüm olamaz… Fakat hangi partinin yandaşı, hangi inanıştan olurlarsa olsunlar, herkesin, bütün kurumların ve yurttaşların bu yönde yapması gereken bir şey mutlaka olmalıdır…
    Suskunluk, suç ortaklığı demektir…
    Kendi payıma ben, bu yazı bir suç duyurusu olarak görülecek olursa, bir TC yurttaşı ve Başbakan’ın hedef gösterdiği öteki yüzde elliden biri olarak mahkemeye gelmeye hazırım…
    Hodri meydan, Tayyip Erdoğan!..

     

     

     

  • ATATÜRK DİYEMEMEK

    ATATÜRK DİYEMEMEK!

    Türkiye’yi sarsan 10 gün toplumsal başkaldırı potansiyelini açığa çıkartmasının yanı sıra; başkaca ipuçları vermesi bakımından da yararlı oldu! Osmanlı’nın son dönemiyle başlayan yenileşme ve çağdaşlaşma sürecinin Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet ve onları izleyen devrimlerle olgunlaştığına ve yeni bir ülkeyi tarih sahnesine çıkarttığından kuşku duyulabilir mi? Her devrim gibi bizimki de etkiye tepki ilkesi gereğince “karşıdevrim”ini yarattı. Bir doğa yasası sayabileceğimiz bu durumda belirleyici olan devrim saflarının tutumuydu. Oradaki aymazlık ve vurdumduymazlık olağan sınırlarda kalması gereken “karşıdevrim”i palazlandırdı. Türkiye’yi sarsan (s)on günlerin hareketliliği ülkenin yakın geçmişinde yaşananlara ve o yakın geçmişteki başarılara dayanıyor. Alanları dolduran, milyonlarca insanın elde bayrak, dilde Atatürk ile bir araya gelmesi başka türlü açıklanabilir mi?

    Yurdun başka yerlerindeki ezeli sportif karşıtlıkların “iki ayyaş” söz konusu olunca şaşırtıcı bir kenetlenmeye dönüştüğüne coşkuyla tanıklık ediyoruz. İzmir’deki Göztepe-Karşıyaka kaynaşması bunun benim tanık olduğum canlı kanıtıdır.

    Durum böyleyken milyonları birleştiren değerlerden uzak durmak akıldışılığının bir açıklaması olmalıdır!

    Atatürk-Cumhuriyet-Devrim üçlemesine öteden beri karşı çıkan çoğunlukla din eksenli ama son zamanlarda onlara eklenen sözde liberal kesimleri tartışarak zaman yitirmeye gerek duymuyorum.

    Ancak, dilinden devrim, halkçılık ve çağdaşlık sözcüklerini düşürmeyen ve kendilerini sol olarak tanımlayanlara birkaç dakika ayırmanın  sakıncası olmasa gerek! Devrim-Halkçılık-Çağdaşlık denildiğinde bu coğrafyada akla ilk gelmesi gereken olgu nedir? Yapılmış devrimi değil de yapılmamışını ve hatta yanına yaklaşılmamışının peşine düşmek budalalık sayılmaz mı?

    İzmir’de Gündoğdu Meydanı’nın kuzey ucuna (liman yönü) kurulan sesli-ışıklı platform birkaç gündür sol eğilimli olduğunu savlayan grupların egemenliği altındadır. KESK, DİSK ve TMMOB bu grupların ileri gelenleridir. Adını, sanını kendilerinden başkasının bilmediği diğerlerinden söz etmeye bile gerek yok! Bu grupların ellerindeki döviz ve flamalara, dillerindeki savsözlere bakılırsa hepsi de hızlı solcudur. Marks, Engels, Lenin ve Che’nin yanı sıra ulusal ölçekli önderler Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya figürleri en çok kullanılanlardır! Ne yazık ki, tek birisinin Atatürk resmi taşıdığı görülmüş, ona göndermede bulunan söz söylediği işitilmiş değildir! Platformda bu doğrultuda sözlerin dile getirilmesi istemi tüm ısrarlara karşın dikkate alınmamıştır. Bire bir görüşüldüğünde Atatürk ve Cumhuriyet ile sorunlarının olmadığı dile getirilmekle birlikte Atatürk’e olumlu bir yaklaşım içinde olunmadığı da gözlemlenmektedir. Hafta içindeki etkinliklerin birisinin sonunda her nasılsa zorla İstiklâl Marşı söyletilmiştir. Atatürk’e ilişkin tek sözleri ise Çanakkale Savaşı’ndan bu yana emperyalizme karşı savaşan yurttaşlarımıza şükran duygularının iletilmesidir. Bunu da yasak savmak, bir yerlerde söz konusu edildiğinde üste çıkmak için yaptıkları ortadadır.  

    Şimdi soralım! Solda olduğunu ileri süren bir kişi ya da kurumun bu coğrafyadaki biricik değer olan Atatürk ve Cumhuriyet’ten uzak durmak için akılcı bir gerekçesi olabilir mi? Hep güdük kalmaktan, derdini halka anlatamamaktan ve buna bağlı olarak da halk desteğinden yoksun kaldığından yakınan bu kişi ve grupların bunca duyarsızlıktan sonra ağlamaya hakkı olabilir mi?  

    Bu dostlarımıza şunu anımsatmakta yarar var! Bunca yıldır bu coğrafyada var olan sizler, dişe dokunur bir güce erişememiş olmanızı hiç şapkanızı önünüze koyarak irdelemediniz mi? İçinden çıktığınız halkın temel ve birleştirici değerlerinin Atatürk ve Cumhuriyet olduğunu hâlâ anlayamadınız mı? Yanıtınız “evet anlayamadık!” ise lütfen biraz kafanızı kaldırıp çevrenize bakınız! Ama, bu bakışınız hiç olmazsa bu kez görmek için olsun!

    Kişisel görüşümdür! Siz kendisini solcu olarak tanımlayıp bu coğrafyanın değerlerine sırt çevirenlerin ağır bir hastalıkla engelli oldukları düşüncesindeyim. Ataol Behramoğlu’nun adını koyduğu bu hastalık “Yurtsevmezlik”tir. Sakın, biz de yurtseveriz diye atılmayın öne! Yurtseverlik sözle değil eylemle konur ortaya! Öncelikle Atatürk diyememek hastalığından kurtulun! Hiç de zor değildir bu hastalıkla baş etmek! Bu öğüde kulak verirseniz, kuşku duymayın ki her şey daha güzel olacaktır!

    Kendisini solcu olarak tanımlayan birisinin hele bu coğrafyada “Atatürk diyememek” gibi bir ayrıcalığı olamaz! Hiç unutmayın ki; ellerinizde fotoğraflarını taşıdığınız kişiliklerin de çoğu Atatürk’ün hakkını vermişlerdir. Örneğin,  Lenin Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı yardımlarla Atatürk’e Çanakkale başarıları nedeniyle teşekkür etme fırsatı bulurken, onu onaylamış ve yüceltmiştir. Deniz Gezmiş elinde bayrak ve dilinde Atatürk ile Anadolu’yu adımlamış bir değerimizdir. Atatürk’ten sakınıp yücelttiğiniz kişilikleri içtenlikle anlamaya çalışsanız bile önemli yol almış olacaksınız!

    Bu hastalıktan kurtulmak hem sizin hem de ülkenin yararınadır!

    Artık yurtsever olma zamanıdır! Gelin katılın! Yanlıştan dönün!

    Ceyhun BALCI, 07.06.2013

     Görsel

  • Görsel

     

    TÜRKİYE’DE NELER OLDU, OLUYOR, OLACAK?

    Taksim Gezi Parkı yalnızca bir gerekçeydi. Ya da bardağı taşıran damla! Kıvılcım etkisiyle Türkiye’yi ateşlemiş olması bakımından küçümsenemez! Ancak, bütünüyle olayın odağına da konmamalı! Taksim Gezi Parkı direnişinin içinde bulunanların bir bölümü de bu olayın vardığı noktaya bakarak şaşırmış olmalıdır.

    Toplumsal muhalefetin ve başkaldırının kabarması telaşa düşenleri de açığa çıkartmış oldu. Benim kırmızı çizgim Gezi Parkı’ydı deyip gelişmelerin içinde yokum diyen gazeteci mi ararsınız? Yoksa, Gezi’de başrolde olup iş açılıma varıncaya dek bir dizi gelişmeyi etkisi altına alınca ortadan kaybolan milletvekili mi? İstanbul’dan çakan kıvılcım o kıvılcıma yol açanların da kestiremediği bir yola girince BDP eşbaşkanı göstericileri aşağılamaya bile vardırdı işi. Bu yan çizmeler Türkçe’ye şöyle çevirilebilir. Gezi Parkı kıvılcımının Türkiye’de yönetim değişikliğine yol açmasına izin ver(e)meyiz! Yüzüle yüzüle kuyruğuna gelinmiş olan bölme-parçalama sürecinin böyle bir nedenle zarar görmesine izleyici kalmayız!

    Taksim Platformu adının daha çok seslendirilmesine de bu açıdan bakmak gerekir. “Al Taksim’i, Çekil Önümden!” anlayışı halk hareketini söndürme peşindedir. Bu sinsi yaklaşımlarını göstericiler içinde yer alır gibi yapıp alanları dolduran yığınların ruhu ve istemiyle bağdaşmayan tutumlarıyla da perçinlemektedirler. Örneğin, İzmir’de alanları dolduranlar ezici çoğunluğu Atatürk-Bayrak-Millet paydasında buluşmuşken Gündoğdu’da kürsüyü ele geçirenler bu ruh ve coşkuyla ilintisiz bir söylem tutturarak tepkinin kabarmasına değil sönmesine hizmet ettiklerinin son derece farkındalar! Ya alandakiler? İşte orası biraz kuşkulu!

    Halk hareketinin başsız, düzensiz ve örgütsüz olduğu doğrudur. Ancak, bunun böyle sürmesi de gerekmemektedir. Başsız ve düzensiz bir başkaldırının yorulması ve bıkkınlığa sürüklenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Düzenli, örgütlü, önderli ve enerjisini tutumlu kullanan bu yığınları tutmak hiç de kolay olmayacaktır.

    İlk anın ve şaşkınlığın etkisini üzerinden atanların bir satranç oyunu oynamaya başlaması şaşırtıcı gelmemeli hiç kimseye!

    Bağlaşıklar iş başındadır! Çünkü, onların da yitirecekleri çok şey vardır en az iktidar sahipleri kadar! Açıkça yazmakta sakınca yok! Gelişmelerden dolayı ödü kopanlar etnik bölücülük işini kotarmayı kafasına koyanlardır. Alanları dolduranların birleştikleri ortak payda telaşlarının yersiz olmadığının göstergesidir.

    Türkiye’de kendisini gösteren halk hareketinin geleceği bugünün önde gelen kaygı ve ilgi konusudur. Uzun soluklu, akılcı ve sonuç alıcı süreç planlaması olmazsa olmaz gerekliliktir. Önderlik, düzenlilik ve örgütlülük bu planlama sonucu ortaya konması gerekenlerdir. Burası eksik kalırsa gerileme kaçınılmaz olacaktır. Bu eksik tamamlanırsa halktan korkanların telaşı katlanacaktır!

    Ceyhun BALCI, 06.06.2013

  • Görsel
     
     
    Değerli okur,
    Ülkemizde demokrasi gelişmiş, özgürlükler genişlemiş değil miydi?
    Ekonomimiz muhteşem, krizler teğet bile geçemez değil miydi?
    Boğaza üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havaalanı ve bir başka İstanbul Boğazı yapacak güçte değil miydik?
    Kanla sulanan topraklardan vazgeçmeyi barış ve açılım, soykırımı üstlenmeyi ve soykırımcı olmayı erdem sayanlar bizler değil miydik?  
    Ne oldu bizlere?
    O güçlenen ve dünyayı titretme noktasına gelen ülkemiz ne oldu da bir kaç günde 21. yüzyıl vahşetinin kaynağı oldu, çıktı! 
    Herkese günaydın! Çılgın Türklere selam olsun! 
    Bir de aşağıdaki mektubu okuyun!
    İzmir Tabip Odası Üyesi meslektaşımız Dr Ömür MAVİOĞLU’nun izin ve özendirmesiyle bilginize sunuyorum.
    Ceyhun BALCI
     
     

    Değerli basın çalışanı

     
    Ben Dr. Ömür Mavioğlu, Dokuz Eylül Üniversitesi emekli öğretim üyesiyim. Anestezi ve Reanimasyon uzmanıyım. 31 yıllık meslek hayatımda meslek ilkelerimden ödün vermeksizin her hastama bilgi ve becerim ölçüsünce hizmet vermeye çalıştım. Günlük sosyal yaşamımda asla şiddete başvurmadım ve şiddeti her zaman kınadım. Celal Bayar Üniversitesinde kıdemli öğretim üyesi olan eşimle birlikte çocuklarımı da aynı bilinçle yetiştirdim. 
     
    02 Haziran 2013günü saat 02.00 sıralarında oğlum ve gelinime Alsancak Gündoğduda polis ve ne olduğu belirsiz kişiler tarafından aşırı şiddet uygulanarak ciddi bedensel ve ruhsal hasarlar verilmiştir. 
     
    Tek suçları gündoğduda oturmak olan çocuklarım defalarca cop ve delici cisim (muhtemelen çivili sopa) ile vurularak darp edilmişler, oğlum ve eşi birbirlerine sarılarak korunmaya çalışmışlar, oğlum karıma vurmayın biz size hiç birşey yapmadık demesine karşın eşine ” orospu bu saatte burada ne işin var” diye hakaretler edip vurmaya devam etmişlerdir. Bir erkeğin kendisine ve eşine uygulanan vahşete karşı çaresiz kalmasının yarattığı ruhsal travmanın şiddetini  değerlendirdiğimde hekim bir baba olarak nasıl karşılamam gerektiğini yurttaşlarımızın vicdanlarına bırakıyorum. 
     
    Başta izmir valisi ve emniyet müdürü olmak üzere, silahsız ve kendisi şiddet uygulamayan bir bireye aşırı şiddet uygulayanlara soruyorum, “eşinizle otururken bu uygulama size yapılsa ve eşinize orospu denilerek hakaret edilse ne yaparsınız?”
     
     
    İzmir valisi ve Emniyet müdüründen çivili sopaların hangi yetkilinin emri ile dağıtıldığını ve şiddet uygulayan bu kişilerin açık kimliklerini kamu oyu ile paylaşmalarını rica ediyorum.  
  •  

    Görsel

    MATEMATİK, ARİTMETİK, GEOMETRİK…

    Matematiksel düşünce yalnızca doğa bilimlerinde değil yaşamın her alanında gerekli ve başarının anahtarı konumunda. Kendisinden değil düşünce biçiminden söz ediyoruz matematiğin. Sanat etkinliklerinde bile önemi yadsınmıyor!

    Matematik kapsamında görülebilecek, yoldaki vatandaşın parmak hesabı olarak algıladığı aritmetik de önemsiz değil! Yapılacak aritmetiksel hatalar geometrik zararlara yol açabiliyor.

    Matematik siyasette kendisinden en çok meclis aritmetiği ile söz ettiriyor.  Türkiye’nin son 10 yılına iktidar gücü tartışılmaz meclis aritmetiği damga vurmuştur diyebiliriz. Matematiksel değil de aritmetiksel düşünenlerin çokluğunda bu düşünce saplantıya ve tabuya dönüştü. Oysa, tartışmasız meclis aritmetiği yaşamın her alanında geometrik zararlara yol açtı. Bu zararların oluşmasının engellenmesi bir yana eleştirilmesi bile olanaksızlaştı din sopalı kusursuz aritmetikli iktidar dönemlerinde.

    Türkiye elbette dünyadaki ilk değildi. Aritmetikle iktidara gelip geometrik davranan sayısız iktidar insanlık tarihinin tozlu sayfalarında fark edilmeyi beklemektedir. 

    Korku duvarını aşmayı başaran halk başkaldırısı iktidar sorununun yanı sıra Türkiye’de öteden beri sözü edilen muhalefet sorununu bir kez daha açığa çıkartmış oldu.

    Kasetzede ana muhalefet değişimle birlikte büyümek bir yana yerinde saydı. Henüz kasetzede olmasa da kasetsel sorunu olduğu izlenimi veren yavru muhalefet tabanıyla zıt bir durağanlık ve iktidar olma korkusu sergiliyor.

    Son örnek çok ibretlik. Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımı iktidara değil de muhalefete yapıştığını gösteriyor. Başbakan’ın geleceği konuşulurken “özür dilesin!” (yönetmeye devam etsin) türünden bir havada. Belli ki, aritmetik saplantısı içinde. Kuşkusuz aritmetik siyasette de önemli. Saygı görmeyi hak eden bir gerçek. Ancak, durum Türkiye’deki gibi aritmetikten çıkıp da geometrik zarara dönüşmüşse aritmetik takıntısı hoşgörülebilir mi?

    Sokaklardaki milyonlar “hükümet istifa” çığlıkları atarken iktidardan uzak durmak hangi aklın ürünü?

    Aritmetik saplantısından kurtulmak için matematiksel düşünce gerektiği ortada. Matematik yoksa aritmetik anlam taşımıyor! Böyle bir ortamda ortaya çıkan sonuç da geometrik zarar oluyor!

    Halk başkaldırısının esenliğe erişmesi muhalefet sorununun da giderilmesiyle yakından ilintili!

    Türkiye’de iktidarın yanı sıra muhalefetin de değişime gereksinimi olduğu ortada.

    Ceyhun BALCI, 04.06.2013

  • EYLEMİN ARDINDAN

    EYLEMİN ARDINDAN

     

    Türkiye’de çok dikkate ve saygıya değer eylemlilikler dizisinin ortaya konduğu günlerden geçiyor.

     

    Bu eylemlerde öne çıkan ve örnekleri önceden pek de yaşanmamış özellikler şu şekilde sıralanabilir :

     

    1.    Bu eylemlere katılım 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet mitingleriyle karşılaştırılabilir ölçüdedir. Coşkunun boyutu ise o buluşmalardan farksızdır.

    2.    Gençliğin yoğun ve bilinçli katılımı her türlü övgü ve dikkate değer boyutta olmuştur.

    3.    Biri birine benzerlikleri ile değil de farklılıklarıyla kendisini gösteren grup ve örgütlerin katılımı çok önemlidir. Özellikle, siyasetin yanından geçmemiş olan spor kulübü yandaşlarının siyasetle bu denli iç içe bir görünüm sergilemeleri not edilmeye değerdir.

    4.    Bu eylemlerde Türk ulusu korku sarmalından çıkabileceği işaretini vermiştir. Sırada diğer sarmallardan kurtuluş vardır!

    5.    Bu eylemlerle kartel medyasının gerçek yüzü biraz daha belirginleşmiştir. Beğenmediğimiz uluslararası medya kurumları bile bizim ulusal görünümlü sefalet anıtları karşısında çok daha saygıya değer bir tutum sergilemişlerdir.

    6.    Eylemlerde öne çıkan bir başka nokta son yasaklarla birlikte alkol kullanımının bir muhalefet aracına dönüştürüldüğü gerçeğidir. Simgesel düzeyde kalması koşuluyla zararı olmayan bir davranış olabilir. Ancak, sınırları zorlandığında alkolün insan davranışı üzerinde yaratabileceği keskin değişiklikler de göz önünde bulundurulmalıdır.

     

    Adına medya denen onursuzluk kurumlarının gerçek yüzleri son eylemlere yaklaşımlarıyla birlikte iyice tescillenmiş durumdadır. Eylemin büyüklüğü ve coşkusunun yansıtılması yerine güvenlik güçlerinin ve iktidarın orantısız şiddet kullanımına gerekçe oluşturacak görüntü ve bilgi paylaşımı bunun kanıtı sayılmalıdır.

     

    Ancak, bu durum eylemlerin katılımcılarca nesnel bir şekilde irdelenmesi ve gereğinde özeleştiri tutumu gösterilmesine engel olmamalıdır.

     

    Türk insanını sokağa döken nedenlerin başında Taksim Gezi Parkı’nda barışçıl bir şekilde direnmekteyken kolluk gücü şiddetine uğrayan yurttaşlarımızın her ortama yansıyan görüntüleri gelmekteydi. Bir bakıma uyuyan dev bu kabul edilemez saldırılarla uyandırılmıştır.

     

    Dünkü İzmir eylemine ilişkin kimi gözlemlerimi öznel değerlendirmelerle paylaşmaya çalışacağım. Her öznel yargı gibi benimkiler de eleştiriye ve yanlışlanmaya açıktır.

     

    Eyleme Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden yöneticisi olduğum İzmir Tabip Odası pankartı altında bir grup meslektaşımla birlikte yürüyüşe geçerek katıldım. Gündoğdu Meydanı’na varışımız yoğun katılım nedeniyle yarım saat kadar sürdü. Söz ettiğim yeri bilenler doğrulayacaklardır. En fazla 10 dakika yürüme uzaklığındaki iki nokta arasının yarım saatte yürünmesi kalabalığı fazlasıyla doğrulayan bir kanıt sayılmalıdır. Gündoğdu tümüyle dolmuştu. Yol boyunca ev ve işyerlerinden eyleme destek veren yurttaş çokluğu dikkat çekici boyuttaydı. Ayrıca, bu yürüyüş koluna daha önceleri bu tür eylemlere katılım konusundaki çekingenlikleriyle bilinen TKP ve ÖDP’nin de eklenmiş olması cephenin genişlemesi adına önemli bir ayrıntıydı.

     

    Gündoğdu’da biriken coşkun kalabalığa TGB’li gençlerin kusursuz önderliği bir kez daha değinilmeyi hak ediyordu. Meydanın büyüklüğü ile oranlandığında son derece kısıtlı olan ses düzenine karşın topluluğa hep bir ağızdan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okutulması da bir başka önemli başarıydı. Yerinde duramayan kalabalığın Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyüşe geçirilmesi de doğru bir karardı.

     

    Cumhuriyet Meydanı’nda coşkusu ve yoğunluğu katlanan kalabalık Gündoğdu Meydanı’na asıl buluşmaya katılmak üzere geri dönüşü sırasında İzmir’de daha önce tanık olmadığım bir coşku ve insan seli oluştu. Bu kez Gündoğdu Meydanı’na girmek şöyle dursun yaklaşamadık bile! Cumhuriyet Meydanı’nda Konak tarafından gelen kollarla birleşildi. O anda kaygılanmamak olanaksızdı. Çünkü, kalabalığa katılan yeni kollar arasında özellikle ulusal değerlerimiz konusundaki duyarsızlıkları ve hatta yer yer alerjileriyle bilinen grupların varlığı kaygı nedeniydi. Özellikle, onların arasına karışmış olan ve adını duyduğunuzda şaşıracağınız sayısız grupçuk bu topluluğun zayıf halkasını oluşturmaktaydı. Neyse ki korkulan olmadı. Taraflar sağduyulu davrandılar. Gündoğdu’ya egemen olan Türk bayraklı ve Atatürk posterli ortamın özellikle bazı grupçukları rahatsız etmesini olağan karşılamak gerekiyordu.

     

    Böyle bir günde her şeye karşın alanı terk etmemek yerine alandan ayrılmayı seçtiler bu grupçuklar. Adını anmaya değer görmediğim bu grupçukların Türkiye’de olan bitene tepki duyduğundan kuşku duymuyorum. Ancak, bu türden küçük oluşumların kendilerini tanıtma ve bunu yaparken de saldırgan olabilme potansiyeli taşıdıklarını da önceki gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim. Son olarak 1 Mayıs’ta ellerinde taşıdıkları Türk bayrağı nedeniyle saldırdıkları bir katılımcının doğrudan saldırıdan değil ama saldırıya ikincil olarak gelişen bir sağlık sorunu nedeniyle yaşamını yitirdiğini unutmamak gerekiyor. Bu grupçuklar toplumsal etkinliklerde polisle çatışmanın kendilerine ün va şan sağlayacağı düşüncesiyle hareket edebiliyorlar. Hatta, polisle çatışmaya girmeyenleri küçümseyebiliyorlar.

     

    Güneş battıktan sonra Gündoğdu Meydanı’na kadar etkili olan ve gözlerimizin ve boğazımızın yanması ile kendisini gösteren gaz belirtileri korkulanın gerçekleştiğinin habercisi oldu.

     

    Çok geçmeden Basmane dolaylarında çatışma ve polisin gaz kullanımı haberleri gelmeye başladı. Hatta, bazı grup ve kişilerin Gündoğdu’nun terk edilerek saldırıya uğrayanlara yardım için Basmane’ye yönelinmesi doğrultusunda yoğun çaba harcadıkları da gözden kaçmadı. Neyse ki, bu çabalar fazlaca karşılık bulmadı! Bu eyleme katılıp da bugüne değin polisle hiç karşı karşıya kalmamış insanları Basmane’ye yöneltmek eylemin yararına değil zararına bir tutum olurdu.

     

    İzmir Tabip Odası’nda acil sağlık yardımı gereken durumlarda harekete geçmek üzere genç meslektaşlarımızdan oluşan bir ekip hazır beklemekteydi. Çatışma haberlerinin hemen ardından bu arkadaşlarımız olayların yaşandığı bölgeye doğru harekete geçtiler. Onlardan aldığımız bilgiye göre yoğunluklu olarak gaz kullanımına bağlı sorunlarla karşılaşılmış ve arbede sırasında küçük bedensel yaralanmalar olmuş.

     

    Basmane dolaylarında bulunan genç meslektaşlarımızın tanıklık ettiği bir manzarayı da dile getirmeden geçemeyeceğim. Sivil giyimli ama polis olup olmadıkları anlaşılamayan eli sopalı kimi insanların göstericilere karşı şiddet uyguladıkları bilgisi tüyler ürperticiydi. Oysa, ne Gündoğdu ne de Cumhuriyet Meydanı’nda üniformalı tek güvenlik gücüne rastlamamıştık. Elbette, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok sivil giyimli güvenlik gücü kalabalığın arasına karışmış olmalıydı. Sivil giyimli eli sopalıları gece yarısından sonra Halk TV yayınına katılan İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler de söz konusu etti. Sivil giyimli polislerin uyguladığı şiddet elbette kabul edilemez. Ancak, akla getirilmek istenmese de polis  de olmayan eli sopalıların bir paramiliter gücü anımsatması bile dehşet verici bir durum olabilir. Açıklığa kavuşturulması gereken çok önemli bir ayrıntıdır!

     

    Gündoğdu ve Cumhuriyet Meydanı’ndaki toplulukların hiç bir şekilde fiziksel şiddete başvurmadığının altını çizmekte yarar görüyorum. Bir Starbucks kahvecisinin bir de Cumhuriyet Meydanı’nda bürosu bulunan yandaş medya kuruluşunun önünde topluluğun yoğun sözel tepki gösterdiğine tanıklık edildi. Ama, her iki noktada da gündüz saatlerinde en küçük bir fiziksel şiddete başvurulmadığı kesindir.

     

    Bu tür eylemlerde özellikle önderlikten ve disiplinden uzak grupçukların denetim altına alınması son derece zordur. Bir de bu grupçukların arasına kışkırtıcıların karışması durumunda sorun iyice içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Izmir’de yaşananlara etken olmada hangi seçeneğin öne çıktığını şu an için bilmek zor. Ancak, neden ne olursa olsun göstericilerin fiziksel şiddete başvurması bu çok etkinliğin saygınlığına gölge düşürmüş olmaktadır. Yanı sıra, bu türden fiziksel şiddet görüntüleri bu etkinliklere katılan sıradan yurttaşları caydırıcı rol oynayabilmektedir. Eylemcilerin tümüne mal edilen bu fiziksel şiddet görüntüleri eylemlere olan toplumsal desteği aşındırma ve kartel medyasınca kötü niyetle kullanılma sonucuna yol açabilmektedir.

     

    Bu etkinlikler dizisinin sürmesi olasılığı göz önüne alındığında eylemin görkemi kadar olumsuz yönleri de irdelenmeli; buradan çıkartılacak derslerle aynı hataların yinelenmemesi doğrultusunda çaba gösterilmelidir.

     

    Bu deneyimlerin öğrettiği bir şeye daha olmuştur! Türkiye’de etkili bir muhalefet dalgası oluşacaksa bunun dayanacağı temel son derece yalındır. Türk bayrağı, Atatürk ve ulusal değerlerimiz birleşilecek biricik ortak paydadır. Ortak paydayı bunun dışına taşırma girişimleri kalabalıkların gücünü aşındıracağı gibi dip dalgasının sönmesi anlamına da gelecektir.

    Bu kadar coşkulu ve kalabalık bir kitlenin başka hiç bir ortak paydada buluşturulamayacağı bütün açıklığıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır.

     

    Ceyhun BALCI, 02.06.2013

    Görsel

  • PORTAKAL GAZI(?)

    Görsel

    PORTAKAL GAZI

     

    (2,4,5- trikloroasetik fenoksi asit)

     

     

     

    Bir kaç gündür Türkiye’yi sallayan olaylar yaşanıyor. Biber gazıyla yeterince haşır neşir olmuştuk. Bugün gündeme düşen haber çok önemlidir. Doğruluğu elbette denetlenecektir. Ama, bazı şeylerin söylentisi gerçekleşmesinden beterdir! Bu da onlardan birisidir!

     

     

     

    Portakal Gazı ile insanlık Vietnam’da tanışmıştır. Bitki öldürücü ve yaprak dökücü özelliğiyle bilinir. Vietnam’da vatanlarını savunanların önemli bağlaşığı olan doğal bitki örtüsünü ortadan kaldırmak amacıyla kullanılmıştır. Taksim Gezi’deki yeşili ortadan kaldırma kalkışmasıyla ne de çok örtüşen bir yaklaşım değil mi?

     

     

     

    Portakal Gazı yalnız bitkilerin değil insanların da düşmanı! Vietnam’da 400 bin insanın ölümüne yol açtığı ve 500 bin dolayında bebeğin sakat doğmasına neden olduğu belirlenmiş.

     

     

     

    Vietnam’da 20 milyon gallon dolayında Portakal Gazı kullanıldığı biliniyor. Ardında bıraktığı Dioksin maddesinin de önde gelen zehirleyici olduğunun altını çizmekte yarar var!

     

     

     

    Bu kimyasal BM tarafından yasaklı maddeler listesindedir.

     

     

     

    Bu satırları yazarken bir yandan da İstanbul Barosu Başkanı Ümüt Kocasakal’ı dinlemekteydim. Portakal Gazı kullanımı iddiası ve biber gazının kimyasal silah kullanımı sayılacağına vurgu yaptı. Çok önemli bir vurgudur.

     

     

     

    Kimyasal silahı komşu Suriye’de arayanlar geçtiğimiz günlerde Adana’da (sarin gazı) bulmuşlardı. Oysa, yaşamımızın neredeyse her anında kimyasal silahlarla burun buruna yaşamaktaydık! Kolluk güçlerinin kendi toplumlarına karşı kimyasal silah aracılığıyla savaş vermesi korkunç bir şey değil midir?

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 02.06.2013

     

  • Görsel

     

    İZMİR’DE BUGÜN

     

     

     

    Türkiye ve dolayısı ile İzmir tarihi günler yaşıyor! Büyük ölçüde kendiliğinden gelişen bir halk hareketinden söz ediyoruz. Yaşamı boyunca böyle bir olayıın içine girmek bir yana yakınından geçmemiş sayısız insan gördüm bugün!

     

     

     

    İzmir’i bilenler için değil ama bilmeyenler için açıklamam gerekir! İzmir’de Karşıyaka ve Göztepe spor kulüpleri arasında kıyasıya bir çekişme yaşanır. Öyle ki, çoğu zaman taraftarları değil yan yana gelmek uzaktan da olsa karşı karşıya bile gelemezler. Bugün İzmir’de bu iki spor kulübünün formalarını taşıyan sayısız yandaşın el ele, kol kola olduklarını şaşırarak izledim. Belki de yaşamlarında ilk kez ortaklaşa karşı duracakları bir durum saptamışlardı.

     

     

     

    Yalnızca onlar mı? Geçtiğimiz bir kaç yıldan bu yana artan bir başarı ivmesiyle kendilerini gösteren TGB’nin de bugünkü eylemlere son derece ustaca önderlik ettiğini gözlemlemek de hem şaşırtıcı hem de sevindirici oldu!

     

     

     

    Bugünkü eylemi bundan öncekilerle karşılaştırmak gerekirse; 2007 Cumhuriyet Mitingi uygun bir eşleştirme olur! Özellikle akşam saatlerinde katlanan kalabalığın coşkusu ve kararlılığı görülmeye değerdi.

     

     

     

    Dikkat çeken bir başka önemli nokta ise bugünkü gösterilere egemen olan genç sayısıydı. Son derece fazla sayıda liselinin yanı sıra üniversite gençliği bugüne ağırlığını fazlasıyla koydu.  Bu da sevindirici bir başka gelişmeydi.

     

     

     

    Kalabalığın önemli bölümü zembereği boşanmış bir düzenek gibiydi. Bu denli içten ve coşkun davranan bir başka insan topluluğu daha var mıdır diye sormadan edemedim kendime insan manzaralarını izledikçe!

     

     

     

    Bugünkü gösteriler öncelikle iktidarı titretse de muhalefete yönelik olarak da ileti oluşturacak türdendi. Sokakları inletenler muhalefete de nerede bulunması gerektiğini fazlasıyla anlatmakla önemli bir görevi yerine getirmiş oldular.

     

     

     

    Selam olsun iktidara demek zorundayım!

     

     

     

    Bunca zamandır muhalefetin yapması gerekeni yaptıkları ve uyanması neredeyse olanaksız görünen bu halkı uyandırıp, sokaklara döktükleri için!

     

     

     

    Taksim Gezi parkı bu gösterilerin ve uyanışın simgesi olacaktır hiç kuşkusuz! Ancak, tek etken midir? İçki yasağı ve iki ayyaş söylemi dolan bardağın taşmasında önemli etkenler olmamış mıdır? Gözlemlerime dayanarak paylaşıyorum. Bugün İzmir’de içki içmek bir siyasi davranışa dönüştü. Pek çoğu sırf simge olsun diye içkilerini yudumlarken muhalif tutum sergilemenin yolunu bu davranışta bulmuş gibiydi.

     

     

     

    Neden ve etken her neyse ortaya çıkan sonuç son derece olumlu ve umut vericidir. Bu olumlu durumun utkuya erişmesi için örgütlü ve kararlı bir önderliğe gereksinimi olduğu gerçeği de gözden kaçırılmamalıdır!

     

     

     

    Yeni haftayla birlikte eylemlerin boyutunun çok daha etkili bir düzleme taşınması sonuç alınması doğrultusunda önemli bir gereklilik olarak gözükmektedir.

     

     

     

    Özetle, iş bundan sonra partilere, sendikalara ve meslek örgütleriyle her türden demokratik kitle örgütüne düşmektedir. Duygulara değil akla, ayrıntılara değil gerçek hedefe yönelen bir önderlik çok şeyi değiştirme gücüne sahiptir.

     

     

     

    Daha bir kaç gün öncesine kadar düşleyemeyeceğimiz olaylar yaşamaktadır Türkiye! Bu dip dalgasına yazık edilmemeli!

     

     

     

    Türk halkı korku duvarını aşmıştır. Sırada diğer duvarları aşma görevi durmaktadır halkın karşısında!

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 01.06.2013

     

     

     

    Görsel