• Barış

    ATAOL BEHRAMOĞLU, CUMHURİYET, 30.03.2013

    Barıştan söz etmek için savaşan (en azından) iki taraf olması gerekiyor.

    Türkiye’de savaşan Türk ve Kürt halkları mıydı?

    Söz konusu olan, bir Türk-Kürt savaşı mıydı? Ya da, öyle midir?

    Benim gördüğüm bu değil.

    Benim gördüğüm, hangi etnik kökenden olurlarsa olsunlar, bu ülkede yaşamakta olan insanların sorunlarının etnik aidiyetlere ilişkin olanlardan çok önce, sınıfsal, toplumsal, ekonomiye ilişkin sorunlar olduğudur.

    Halk insanları öncelikle, çoluk çocuğunu geçindirmek, çocuklarına bir meslek kazandırmak, kendinin ve çocuklarının geleceğini güvenceye almak derdindedir.

    Benim gördüğüm, parçalanan Yugoslavya’daki, İrlanda’daki, Cezayir’deki gibi bir savaş değil, başka bir şeydir.

    Savaşın adını koyamazsak, barış konusunda söyleyeceklerimiz de sağlıklı bir temele oturamaz.

    ***

    Benim inancım, Türkiye’nin bir ulus devlet olduğudur.

    Ulus devlet olmanın iki temel koşulundan biri ulusal ekonomi, ötekisi dildir.

    Din değil, dil.

    Her toplumda, farklı dinsel inançlar, mezhep ayrılıkları, herhangi bir dinsel inancı bulunmayan kişiler vardır.

    Din, çağdaş, laik bir ulus devletin yurttaşlarını birleştiren harç olamaz.

    Etnik aidiyetler için de aynı şey geçerlidir.

    Ulus devletler farklı etnik aidiyetlerin sentezidir.

    Birleştirici unsurlar, merkezlerden toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşan ulusal ekonomi ve bütün toplumun ortak dili olan ulusal dildir.

    Bunlar da yasalarla, genelgelerle, zorlamalarla dayatılamaz. Hayatın, toplumsal gelişimlerin, gerçeklerin, gereksinimlerin zorunlu, kaçınılmaz sonuçlarıdır…

    Her ulus devletin oluşumunun kendi hikâyesi, tarihi, sorunları, eksikleri vardır… Bu, bizimki için de böyledir…

    Yeni kuşaklar, hepimiz, bütün bir toplum, bu tarihi doğru olarak biliyor muyuz?

    Yoksa mirasyediler olarak hazıra mı konduk?

    Üzerinde düşünülmesi gereken sorular…

    ***

    Barıştan söz edildiğine göre, savaşan en azından iki taraf olması gerekir dedik…

    Görünen, Türkiye ordusu ile PKK adlı örgütün savaştığı, iki tarafın da ağır kayıplar verdiğiydi…

    Ben bu savaşın iki halk, iki etnik aidiyet arasında değil, bir Türk-Kürt savaşı değil, üstelik eşit olmayan (bir tarafta büyük bir ülkenin yüz binlerce kişilik silahlı gücü, öteki tarafta beş bin kişilik olduğu söylenen bir gerilla) iki silahlı güç arasındaki çatışma olduğunu düşünmeyi sürdürüyorum…

    Halklar arasındaki savaş böyle olmaz…

    Türkiye’de savaşan, çok şükür, bütün yaşananlara ve kışkırtmalara karşın, Türk ve Kürt diye adlandırılan iki halk değil, bir anlamda profesyonel iki silahlı harekettir…

    Adlandırılan diyorum… Çünkü ben, çağımızı etnik aidiyetlerin değil, dinlerin hiç değil, ulusal kültürlerin, ulusal birliklerin, onun da ötesinde evrensel değerlerin belirlediğini düşünmeyi, bu geri kafalılığımı sürdürüyorum…

    ***

    Evrensel değerlerin başında da düşünce özgürlüğü, özgür insan olma bilinci ve emeğin hakları için sömürüye karşı savaşım geliyor…

    Buna kısaca, sosyalizm için savaşım da diyoruz…

    Ülkemize ve coğrafyamıza dayatılan ise, ulusal birlikteliklerin ve sosyalizm için savaşımın rafa kaldırılarak, çağdışı ilan edilerek, ülkelerin etnik ve dinsel kışkırtmalarla bölünüp parçalanması; barış içinde yaşamaya yatkın farklı din, mezhep ve etnik aidiyetten halkların birbirine boğazlatılması ve bu arada emperyalizmin bölgeyi ve bütün dünyayı bir kan denizinde boğarak sömürgeleştirmesi hedefine adım adım yaklaşılmasıdır…

    Ateşkese elbette sevinelim ama yaşanmakta olan süreci bir de böyle okumayı deneyelim…

  • İZMİR’DE İRFAN EKSİKLİĞİ YOKTUR!

    Akıldan kopan toplumların başına gelendir yaşananlar! Kendi öznel ölçütleriyle ulusun bir kesimine, ülkenin bir bölümüne sövmek kanıksanan bir saldırı biçimi olmuştur. Sövmeyi dövme izler genellikle. Laftan, sözden anlamazsanız döveceklerdir de! İzmir kenti bu sövmelere de dövmelere de alışıktır! Vicdanı ve irfanı hür olduğundandır başına gelenler. Benim tanıdığım İrfan’lar İzmir kentinde irfan eksiği değil Türkiye ortalamasına göre fazlası olduğunu kanıtlamaya yeter de artar! Bunlara adı İrfan olmayanları eklediğimizde sel olup taşacak kadar çokturlar.

    Bu cahil ve karanlık kafa ürünü saptamalara fazla takılıp, onlara laf yetiştirmenin de bu odaklara hak ettiklerinden fazla değer biçmek olduğunu unutmamak gerek!

    Ancak, bu durumun ülkenin başına sarılan diğer dertler bakımından ders verici olduğunu da görmezden gelmemeliyiz.

    Bilindiği gibi bir kısım vatandaşımız bir süredir zil takıp oynayacak denli sevinçli ve coşkulu bir görünüm sergilemektedir. Solcusuyla sağcısıyla, ilericisiyle gericisiyle eşi görülmemiş bir koalisyon oluşmuş durumda. Bu ülkeyi yönetenlerin meşrebi ve düşüncesiyle hiçbir şekilde uyuşmayacak olanlar bile Çiçero’nun “En kötü barış, en iyi savaştan iyidir!” sözüne göndermede bulunup İmralı sakininin ağzından duyurulan “barış” projesine güzelleme yapmakta sakınca görmüyorlar. İslâm bayrağı altında birleşme sözünü es geçip kendilerini “barışın dili” budalalığına kaptırmakta sakınca görmüyorlar.

    Açılımcı ve saçılımcı, çözümcü değilse de çözülmecilere İzmir kentine yönelik son saldırıyı anımsatırım! Belki akılları başlarına gelir de, ayakları suya erer diye! İzmir’de irfan eksikliği yoktur! Eksiklik olsa olsa bu sözü söyleyenlerde ve fareli köyün kavalcısının peşine takılan aymazlardadır.

    Ceyhun BALCI, 27.03.2013

  • Görsel

    İZMİR’İN ORTA YERİNDE

    KEMERALTI’NDA…

     

    Kent ilgisiz kalmayana, kendisinden köşe bucak kaçmayana elinde, avucunda ne varsa vermeye hazır bekler. Uzakları gezmeye üşenmeyen pek çok kentlinin  ilgisini kendi kentinden esirgediği de seyrek olmayan bir olgudur. Nasıl olsa elinin altındadır, bugün değilse yarın! Olmadı başka bir gün! Kendi adıma bu eksikliği giderme kararlılığındaydım. Birbuçuk yıl önce Pagos’ta başlayıp Agora’da sonlanan büyüleyici gezi ilk adım olmuştu. Kentimle barışmaya, onu daha yakından tanımaya kararlıydım. Geçen ayki Tepekule-Kadifekale-Agora üçlemesine bu kez Kemeraltı’nı eklemek iyi geldi.  Önünden değil yüzlerce, binlerce kez gelip geçtiğimiz ama göz ardı ettiğimiz ayrıntılarla tanışma fırsatı yakalamak heyecan vericiydi.

     

    Yıllardır bu kentte yaşayanlar kadar buranın yabancısı olanlar için de tanıdık bir yerde buluşuldu yürüyüş turu için. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü onuruna başka bir çok Anadolu kentinde olduğu gibi İzmir’de de yükselen bir yapıt Konak Saat Kulesi. Yapımı 1901’de tamamlanmış neoklasik bir yapıt. 1930 ve 1974 depremlerinde hasar görmüş olsa  da 112 yıldır dimdik ayakta. Kentin tartışmasız en tanınmış simgesi! Mart ayıyla ne ilgisi olduğunu anlayamadık belki ama, yanı başımızda 30-40 kişilik bir öğrenci grubu mezuniyetlerini kutlamaktaydı. Kızlı erkekli mezun grubunun cüppelerini, kızların başlarındaki üniformaları tamamlıyordu. İlahiyat öğrencileri olduğunu öğrenince taşlar yerine oturmuş oldu. Zamanın ruhuna uygun görüntülerle başlıyoruz baharın muştucusu bu pazar gününe. Törenin sonundaki Batılı işi kep fırlatma ritüeli çelişkiyi yaman kılan önemli ayrıntı! Biraz ileride heykeli olan Hasan Tahsin’in kurşun sıktığı düşman bu kez silah kuşanmaya gerek görmemiş belli ki! Tek kurşun atmadan da ele geçirmek olanaklı günümüzde ülkeleri!

     

    Anıları tazeleme zamanı! Saat Kulesi önünde beklediğimiz bu yerde çok değil çeyrek yüzyıl önce her türlü motorlu taşıt aracı olanca gürültüyle ve dumanını savurarak geçerdi. İskeleden Kemeraltı’na giriş dönerek tırmanılan merdivensiz üst geçitten yapılırdı! Dilinin altına mı yoksa damağına mı yerleştirdiği anlaşılamayan bir nesne ile kuş sesi çıkartan satıcı tam da buralarda bir yerde miydi? Ondan başka kimse beceremese de bu nesneyle kuş sesi çıkartmayı; gelen geçen ilgisini esirgemez olmalıydı ki her zaman orada görebilirdiniz onu. Yoksa satıcı kılıklı bir polis ya da istihbaratçı mıydı? Çehresi şimdi görsem anımsayacağım kadar gözümün önünde!

     

    Konak Meydanı’nın en kıdemli yapısı Konak ya da diğer adıyla Yalı Camisi. 1752’de Derviş Mehmet Ağazade Mehmet Paşa’nın kızı Ayşe Hanım tarafından yaptırılmış. Camiden çok mescit boyutunda.  1970 yangınında şimdiki kaymakamlık ve emniyet müdürlüğünün olduğu yere uzanan külliyesi geri gelmemecesine yok olmuş. Külliyenin yerinde yükselen ucubeler canımızı kim bilir  kaçıncı kez sıkmaya yetiyor. 9 Eylül 1922’de balkonundaki göndere Yunan bayrağı yerine Türk bayrağı çekilmesi görüntüleri ile belleğimize kazınan Hükümet Konağı’na ayrıcalık yapılmış. Kentin Osmanlı dönemindeki arşivi ve belleği olan bu yapı belgeler geri getirilemese de yeniden yapılmış. Replika da olsam ucubeden iyiyim diye haykırır gibidir kendisiyle göz göze gelenlere!

     

    Şu anda Hasan Tahsin anıtının bulunduğu yerde bulunan Atıf Kafe ve vapur iskelesini ve hatta hemen oracıkta denize giren çocukları anımsayanlar için deniz şu anda ne kadar da uzakta. Denizi doldurarak yer kazanıp üzerine yerleşmek dünyanın başka neresinde yaşanıyor ve yaşatılıyordur? Paranın gözü kör olsun diyoruz.  Sırtımızı denize verdiğimizde sağımızda olması gereken Sarı Kışla da alanın 50’li yıllardaki kurbanlarından. Şimdilerde göze çarpan simgesel alçak bir duvar Sarı Kışla’dan geriye kalan tek iz gibi. Sarı Kışla’nın bulunduğu yerin yirmi yıl kadar önce AVM katliamından kıl payı kurtulduğunu anımsadığımızda bugünkü görünümden yakınmaya hakkımız olmasa gerek.

     

    Hükümet Konağı’nın karşı köşesindeki görece modern görünümlü yapı Ankara Palas Oteli. Daha önce Askeri Otel olan yapının onarılmasıyla 1938’de hizmete girmiş. Döneminin en konforlu oteli olarak yıllarca ağırlamış konuklarını. Sonraki yıllarda geliştirilerek pasaj eklenerek yozlaştırılan yapının günümüzdeki varlığı bile teselli kaynağı.

     

    Anafartalar Caddesi’ne girişte yaşamını çakmaklara gaz ve benzin doldurarak kazanan görme engelli yurttaşımızı saygıyla anıyoruz. Çok sonraları onun bir Tıbbiyeli olduğunu öğrenmek fazlasıyla heyecan verici olmuştu. Benzinci Kör Hafız bir patlama sonucu görme yetisini yitirince okulu bırakmak zorunda kalmış. Değerlerine sırt çeviren toplum olma özelliğimiz bir kez daha kendini gösteriyor. Asıl adı Mustafa Ayrıközü olan Benzinci Kör Hafız hekim olma düşleriyle yatıp kalkarken dönemin Anadolu koşulları pek çok yaşıtı gibi onu da ummadığı yöne savurmaktan geri kalmamış. Antep’te askerken yaşadığı patlama sonucu gözleriyle birlikte geleceğini de yitirmiş.  Canını kurtarmış olmak pişmanlık yaratmış mıdır bilinmez ama ömrünün geri kalan bölümü yaşam savaşıyla geçecektir. Kemeraltı’na yolu düşüp de onu görmeyen, tanımayan olabilir mi? Hiç olmazsa bugün anısı yaşatılamaz mı? Böylesi bir emektar gaziye alçakgönüllü bir anıt çok mudur?

     

    Kemeraltı’na doğrudan yönelmek yerine sağa dönerek Milli Kütüphane Caddesi’ne giriyoruz. Sonradan adı Nadir Nadi Caddesi olarak değiştirilmiş! Önceki adı  geçerliliğini koruyor. Yer adlarını değiştirmek hiç de kolay değil. Caddenin Sarı Kışla’nın bulunduğu alan doldurulmadan önce rıhtım olduğunu öğrenmek biraz şaşırtıcı olsa da; denizi doldurarak rant yaratmak denen hastalıkla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.  Cadde girişinde soldaki Evliyazade ve Yusufoğlu hanları dimdik ayaktalar. Köşebaşındaki Evliyazade’nin öteden beri banka olarak hizmet verdiğini anımsıyoruz. Yanı başındaki Yusufoğlu hanı ise uzun yıllar fotoğrafçı ve dönerciye mekan olduktan sonra markaya teslim olmaktan kurtaramamış kendisini.

     

    Yolun sonunda caddeye adını veren kurum tüm görkemiyle karşılıyor bizleri. Milli Kütüphane. Kuruluş yılı 1912! Her ne kadar kuruluş tarihi 1912 olsa da bu özgün yapının tamamlanma tarihi 1933’tür. Adına tanışık olduğumuz bu kurumun Türkiye’de ikisi İstanbul’da üçü de Ankara’da bulunan toplam altı eşdeğer kütüphaneden birisi olduğunu öğreniyoruz. Sıradan bir kurum değil!  Yararlanmak için ya öğrenci olmak ya da özel izin almak gerekiyormuş. Milli Kütüphane statüsündeki kurumlara Türkiye’de basılan her süreli ya da süresiz yayın gönderilerek arşivlenmesi sağlanıyormuş. Kütüphaneye gelir getirsin diye zamanında yanı başına yaptırılan ve  bir zamanların Elhamra Sineması şimdilerde Opera ve Bale salonu olarak kullanılmakta. Elhamra adı da işletmecisinin İstanbul’daki aynı adlı sinemasından gelmekteymiş.

     

    Karşı köşedeki sevimsiz katlı otoparkın yerinde bir zamanlar tutukevi olduğunu öğreniyoruz. Cumhuriyet öncesi hukuk sisteminde tutukevlerine fazla gereksinim duyulmadığından özel durumlar ve  tutuklular için kullanılmış olduğu bilgisini ediniyoruz.

     

    Otoparkın hemen yanında adını taşıyan küçük parkın girişinde Süleyman Ferit Eczacıbaşı heykeli karşılıyor ziyaretçilerini. Pek çoğumuz kim bilir kaç kez önünden gelip geçtiği bu parktaki heykelin varlığıyla şaşkına dönmüş durumda! Eczacıbaşı İzmir’in ilk müslüman eczacısıymış. Uzun yıllar Kemeraltı girişindeki Şifa Eczanesi’ni  işletmiş. Ama, pek çok ünlü gibi o da İstanbul’un yolunu tutmuş. Bugün adını taşıyan holdingi bilmeyenimiz olmasa gerek.  

     

    Parkın karşısındaki tarihi yapı İzmir Memleket Hastanesi. Başlangıçta Sarı Kışla ile birlikte askersel amaçla inşa edilen yapı 1903’te yapılan onarım ve eklemelerle İzmir Memleket Hastanesi’ne dönüştürülmüş.  1950’de İzmir Devlet Hastanesi adı altında hizmet vermeyi sürdüren yapı İzmir’deki üniversite hastaneleri kurulana dek kentin önde gelen sağlık kuruluşu olmayı sürdürmüş. Son dönemde Doğumevi olan hastanenin bu işlevine de son verilmiş. Bu yorgun tarihsel yapıya bundan sonra müze olmak yaraşmaz mı?  

     

    Birinci Beyler’deyiz. Bundan 30-40 yıl önce İzmir’de rantın doruk yaptığı yerdeyiz. Eski görkeminden çok uzakta. Önce doktorların, sonra da taşınan Adliye’yle birlikte avukatların bölgeyi terk etmesi bugünkü dibe vuruşu kaçınılmaz kılmış. 

     

    Birinci Beyler’den ilk sağa dönüp ilerlediğimizde Hacı Mahmut Camisi ve haziresine varıyoruz.  Yine çok kez önünden geçip de farkına varamadığımız bir başka yapıtın avlusundayız. Alçakgönüllü ve dar alana sıkışmış bir cami. Bahçede camiyi yaptırnaların yanı sıra önemli kişilere ait mezartaşları çarpıyor gözümüze.

     

    İkinci Beyler yoluyla Anafartalar Caddesi’ne başka deyişle Kemeraltı’na yöneliyoruz. Şan Pasajı ve Sema Sineması’na anılarımızın buğulu derinliklerinde gezinti yaparcasına göz attıktan sonra Meserret’in tarihi atmosferinde bir sabah çayı iyi gider diyerek soluklanıyoruz. Ondokuzuncu yüzyıl yapımı olan Küçük Barut Han’ın düzenlenmesiyle otele dönüştürülen Meserret 1911’de hizmete açılmış. Bu ad da İstanbul’da aynı adlı oteli işleten Meserret ailesi tarafından İzmir’e taşınmış. Bugün çarşıya dönüştürülmüş şekliyle hizmet vermeyi sürdürüyor.

     

    İçine girmeseniz de tam karşıdaki Şükran Oteli’ne bir selam vermeden geçmemek gerek. Köşede tarihi yapısıyla varlığını sürdüren bir zamanların Kemeraltı Polis Karakolu kaçmayacaktır dikkatinizden. Anafartalar Caddesi’ne değil de sola doğru yürüdüğünüzde hemen sağdaki yapıdır Kemeraltı Camisi. Daha bir kaç cami daha görülecek olmakla birlikte sonda söylenecği şimdiden paylaşalım. İzmir’de görkemli cami ararsanız düş kırıklığı yaşarsınız. Hemen tüm tarihsel camiler alçakgönüllü görünümleriyle deyim yerindeyse biz burada yokuz der gibidirler. İzmir ne Selçuklu ne de Osmanlı başkenti olmak bir yana her iki imparatorluğun çok da önemsenen kenti bile ol(a)madığı için padişah ya da şehzadeler tarafından yapılmış camiden yoksundur. Vakıflar ya da diğer varlıklı kişilerce yaptırılan camilerin ne parasal olanak ne de yerleşikleşmiş eğilimler gereğince görkemli olmak gibi bir şansı olmadığını anımsatalım. Şimdilerde yoz beğeni ve mimari ürünü çifte minareli, çok şerefeli camilere kentin varoşlarında rastlayabileceğinizi ve şaşırmamanız gerektiğini anımsatalım.

     

    Gümrük yönüne biraz daha ilerlediğimizde köşede 4 metal çubuktan yapılma bir başka anıt görüyoruz. 1. İzmir İktisat Kongresi anısına dikilmiş. Pek çoğumuz çokça önünden geçtikleri bu anıtın farkına böylelikle varmış oluyor. Çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciden oluşan dörtlü anıtı oluşturan çubukların anlamını kavramamızı sağlamış oluyor. Kongrenin gerçekleştirildiği yapının yerinde yeller esiyor. Neyse ki fotoğrafı var.

     

    Biraz ileride tarihi bir yapıyla karşılaşıyoruz. Paslı ve belli belirsiz tabelasında Çakaloğlu Hanı yazılı. Tarihi kapısına da koli deposu olduğunu belirten bir duyuru iliştirilmiş. Çeşmesi ve kitabesi de çevreye egemen olan görüntü kirliliği nedeniyle farkedilir gibi değil. Çakaloğlu Hanı 1806 yılında dikdörtgen planlı ve tonozlu tasarımla yapılmış. İzmir’in Mısır Çarşısı’ymış. Mısır’dan gelen ürünlerin dağıtımının yapıldığı kapalıçarşı olarak işlev görmüş.

     

    Kızlarağası Hanı bir sonraki durağımız. Yakın zamanda onarılan ve kullanıma açılan han Kemeraltı’nın seçkin tarihsel yapıtlarından birisi. Özellikle, gezginlerin uğrak yeri konumunda. 1744’de Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmış. İki katlı ve avlulu bir yapı. Çuha ve Cevahir Bedesteni adlarını taşıyan iki çarşısı var. Batı girişindeki çeşmedeki 1675 tarihi yanılgıya yol açabilir. Olasılıkla çeşme başka bir yerden buraya taşınmıştır. 1675 bu çeşmenin yapım tarihini yansıtıyor olmalıdır. Bir kapısından girip diğerinden çıkarak hızlıca geçiyoruz Kızlarağası Hanı’nı.

     

    Kendimizi Hisar Camisi avlusunda buluyoruz. Alçakgönüllü İzmir camilerinden bir başkası. Belki de en çok bilineni. Cami adını yapıldığı yerdeki hisarlardan almaktadır. Yapanı ve yaptıranı tam olarak bilinememekle birlikte XIV. Yüzyılda kiliseden bozularak camiye dönüştürüldüğü bilgisi oldukça yaygındır. Molla Yakup ya da Yakup Bey Camisi olarak da bilinir.

     

    Bölge son derece renkli ve hareketli. Günlerden pazar olmasına karşın her yer cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Çevredeki bir başka tarihsel yapı eski Belediye.  Günümüzde artık başka kurumlara ev sahipliği yapıyor. İzmir’in efsane belediye başkanı Dr Behçet Uz’un da oturduğu belediye binasından söz ediyoruz. Bu yapının yıkılan Ok Kalesi yerine XIX yüzyıl sonlarında yaptırıldığı ve 1891’den başlayarak İzmir Belediye Binası olarak uzun yıllar kullanıldığı bilinmektedir.

     

    Bir sonraki durağımız Ali Paşa Meydanı Şadırvanı. Şadırvanın damlatan çeşmesinden büyük bir beceriyle su içen kedi bir anda hepimizin ilgi odağı oluyor. Geçmişi bir yana bırakıp o ana yani kediye odaklanıyoruz. Şadırvana gelince! Sekiz mermer sütun üzerine oturtulmuş ve kurşun örtülü büyük bir kubbesi var. Hekimoğlu Ali Paşa tarafından 1754’te yaptırılmış olduğu sanılıyor. Bu meydanın bir özelliği de halkın açık idam cezalarının infaz edildiği mekan olması.

     

    Anafartalar Caddesi boyunca ilerliyoruz. İçine girmesek asla farkına varamayacağımız bir özgün ortamda buluyoruz kendimizi. Yeşildirek Pasajı’ndayız. Onyedinci yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından odunla ısıtılan hamam olarak yaptırılmış. Pek çok yapının alışveriş yerine dönüştürüldüğünü anımsıyoruz. Ama, bir eski hamamın bu türlü bir düzenlemeyle kullanıma kazandırılmasıyla ilk kez karşılaşmış oluyoruz.

     

    Biraz ileride düzenlemesi son yıllarda tamamlanmış Abacıoğlu Hanı’ndayız. Kahve molası için iyi bir seçenek. Bu hoş ortamda kendisini gösteren görüntü kirliliği gözleri yoracak düzeyde. Abacıoğlu Hanı XVIII. Yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarfından yaptırılmış. Uzun zaman kullanım dışı kalan han 2006’da yeniden hizmete açılmış. Elbette turistik amaçla.

     

    Bir sonraki durağımız olan Kestanepazarı Camisi çevreye göz atmak için de uygun bir mekân. Altında yer alan dükkanların üzerinde yükselen “fevkani” tipte bir cami. Gökdelen-minare ikilisi fotoğraf makinelerimizin belleğindeki yerini alıyor. Kestanepazarı Camisi’nin bir kaynağa göre 1636 yılı yapımı olduğu söylense de; 1668’de Baruthane Nazırı Eminzade Hacı Ahmet Ağa tarafından yaptırıldığı  Evliya Çelebi tarafından da doğrulanmıştır. Dolgu alanında yer aldığı için minaresinin güçlükle oturtulduğu ayrıntısına bile girmiştir Evliya Çelebi.

     

    Bir sonraki cami Şadırvan adını taşıyor. Adını yanındaki şadırvandan alıyor. Onaltıncı yüzyıl sonlarında yaptırıldığı düşünülmekle birlikte yaptıranı kesin olarak bilinmiyor. Dikkatle bakıldığında şadırvan kubbe içi süslemelerinin islâm geleneğinde çok rastlanan türde olmadığı kolaylıkla fark edilebiliyor. Bu durum Kalkandelen’deki (Makedonya) Alaca Camisi ve Tiran’daki Ethem Bey Camisi’ni çağrıştıran bir özellik olarak gösteriyor kendisini. 

     

    Artık Havra sokağındayız. Burasının da adı Türk Pazarı olarak değiştirilmiş vaktiyle. Hâlâ Havra sokağı olarak bilindiğine göre tutmamış belli ki. Küçük bir alanda saymakta zorlandığımız kadar çok sayıda havra olduğunu farkediyoruz. Taşınmadan önce ayakkabı imalatçılarını barındıran bu bölge artık terk edilmiş bir görünüm sergiliyor. Ama, Havra sokağı canlılığını korumayı sürdürüyor.

     

    İkiçeşmelik Caddesi’ndeyiz. Karşımızda tüm görkemiyle Agora boy göstermekte.  Çarpık ve plansız yapılaşma sonucu yıllar boyunca çektirdiğimiz acı nedeniyle geçmişten özür diler gibiyiz bölgedeki tarihsever düzenlemelerle. İskelelerle donatılmış eski yapının Sabetay Sevi’nin evi olduğunu öğreniyoruz. Yaşadığı dönemde olduğu kadar bugün de tartışılan bir önemli kişilik olan kentlimiz Sabetay Sevi yakında onarılan eviyle de aramıza dönmüş olacak. Sabetaycılık ve Sabetay Sevi aradan geçen zamana karşın bugün de söz konusu olmayı sürdüren bir gerçeklik.

     

    Anafartalar Caddesi boyunca bu kez Tilkilik yönüne ilerlemeden önce girişte solda yer alan tarihsel yapının polis müzesi olarak düzenlendiğini görüyoruz. Bir tarihsel yapı daha kurtulmuş diyerek seviniyoruz. Çakma minareli cami görmezden gelinecek gibi değil elbette. Hasan Hoca Camisi olarak biliniyor.

     

    Sağlı sollu metruk yapıları geride bırakıp da ilerlediğimizde Dönertaş’a varıyoruz. Hatuniye camisi ve buraya adını veren dönertaşlı sebil ilgi çekici yapılar olarak göstermekte kendisini. Dönertaş olarak yapılan ama artık dönmez olan düzenek bulunduğu yerdeki zeminin  çökmekte olduğunun belgesi sayılmalı. Dönertaş 1813’te yapılmış aynı adlı sebile eklenmiş bir düzenek. Hatuniye Camisi’ne gelenlerin Dönertaş’ı çevirmeyi uğur saydıkları söyleniyor.  

     

    Sokak içindeki bir otelin önündeki tanıtım yazıları da arkadaşların İngilizce’ye çeviri için hiç kimseden yardım almadıklarını göstermesi bakımından ilginçti. Bölge için “no problem” nitelemesi çok da ikna edici gibi gelmedi pek çoğumuza.  

     

    Oteller Sokağı’na gelmiş bulunuyoruz. Basmane’nin son yıllarda yeniden düzenlenerek kullanıma kazandırılan bir bölgesindeyiz.

     

    Saat Kulesi önünden başlayan yürüyüş turumuz Basmane Garı önünde sonlanıyor. Buraya kadar yazılanların eksiği çoktur, fazlası ise hiç  yoktur!

     

    Ceyhun BALCI, 23.03.2013

  • SUÇLULARIN TELAŞI

     

    Türkiye tarih yapılan günlerden geçiyor. İleride yazılacaktır. Mustafa Kemal’in vurguladığı gibi yazan, yapana sadık kalmalıdır. Yanlış yazacakların çıkacağı şimdiden bellidir! Bağlantıdaki haritaya göz atarsanız ne demek istediğim anlaşılacaktır. Suçluların telaşının ürünü olduğu çok açık olan bir çizimdir. Havuç ya da içi çürük bir elma şekerine de benzetilebilir!

     

    Bölünme ya da yok olma bir kuşku ya da korku olmaktan çıkmış gerçekliğe dönüşme yolunda hızla yol almaktadır. Hem de üzerine ant içtikleri anayasayı yok etme heveslilerinin gözetiminde ve güvencesinde!

     

    “Kemalizm tairihin çöplüğüne!” çığlıkları arasında Misakı Milli de neyin nesi oluyor? Hem de bebek katilinin ağzından! Yerle bir edilmedik tek bir ilkesi ve yapıtı kalmamış olan Mustafa Kemal’in Mısakı Milli’sine dört elle sarılmak da nereden çıkmış olabilir?

     

    Atatürk’ün biricik yapıtı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yok olmaya gün saydığı Diyarbakır’da yüzbinlerce insanın katılımıyla duyuruldu. Şimdiye kadar gizlilikle değilse de utangaçlıkla yürütülen yıkıcılığın artık açıklık kazanacağının da göstergesiydi bu tarihsel dönüm noktası!

     

    Genişleme ve toprak kazanımı yanılsaması yaratmak amacıyla çizildiği besbelli olan bu harita güncel Osmanlıcılık eğilimiyle örtüşürken; gerçekliğe dönüşmüş olan bölünme ve yok olma korkularına karşı bir sakinleştirici işlevi de görebilecek türden alçakça bir kurgu olma özelliği taşıyor.

     

    Her ne kadar Musul ve Kerkük Misakı Milli kapsamında kentler olsa da aradan geçen bunca zamandan sonra bu çerçevede değerlendirilmemesi gereken yerlerdir. Haritada genişleyen sınırlarımız içine yerleştirilen Halep ve Batı Trakya kazanımlarıyla, Nahcivan olduğu anlaşılan bir başka sözde kazanım yoluyla gerçekte kaybeden olacağımız maskelenmeye çalışılıyor.

     

    Bu harita aracılığıyla halk aldatılmaya çalışılırken Mustafa Kemal’in bir başka önemli ilkesi de ayaklar altına alınmış oluyor! Yaşamı savaşlarda geçmesine karşın “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyebilme bilgeliğini göstermiş bu güzel insanın ülkesinin başkalarının topraklarında gözü olduğu izlenimi vermesi kaçınılmaz olan bu haritayla düşürüldüğü durum da ayrıca tartışılmalıdır.

     

    Bu gidişin önüne geçilmezse Türkiye’nin bölünmesi ve küçülmesi kaçınılmazdır. En az bu denli kötü olan bir başka nokta da Türkiye’nin bu bölünme sonrasında kukla devletle sınırdaş olacak olmasıdır.  Daha da kötüsü Türkiye’nin bu kukla devletin varlığından ve sağkalımından sorumlu tutulacak oluşudur!

     

    Bir de Diyarbakır meydanında “keşke Türk bayrağı asılsaydı!” diye hayıflananlar var! Bunca yanlışlığın ve kirliliğin olduğu yerde Türk bayrağının varlığı mı yoksa yokluğu mu yeğlenirdi?  Bazı ayrıcalıklı değerleri kirletmemek gerek!

     

    Ceyhun BALCI, 24.03.2013

     

     

     

  • TIP BU DEĞİL II

    İlki geçtiğimiz yılın başlarında okuyucuyla buluşan “Tıp Bu Değil” büyük ilgi görmüştü. Bu ilginin doğal sonucuydu ikinci kitabın okurlara sunulması. “Tıp Bu Değil” adı üstünde tıp ortamına ve dolayısı ile de o ortamın öznelerine eleştirel bakan bir yapıt oldu.

     

    “Marifet iltifata tabidir!” ilkesi gereğince özellikle medyada ses getiren bir etki yarattı ilk kitap. Bu etkinin özendirmesi ile ilk kitapta 13 olan yazar sayısına ikincide eklenen 20’yi aşkın yenisi halkayı genişletmiş oldu. İkinci kitap sayesinde eski bir sağlık emekçisi olduğunu öğrendiğimiz Nihat Genç’in deyişiyle bu sorunlu alana ilk kitapla vurulan kazma ikincisiyle biraz daha derinleştirilmiş oldu.

     

    Hiç kuşku yok ki, yalnızca ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte de hekimlikten, hekimden ve hatta insandan arındırılan bir süreç yaşanmaktadır. Sineğin yağını çıkartan anlayışın gerçek anlamda hasta ve hastalıkla yetinmeyeceği açıktır. Bu yeni şablona gore “hasta olmayan kalmasın!” anlayışı öne çıkmıştır. İlginç olan bu durumdan toplumun da hoşnutluk duyuyor oluşudur. Bu hoşnutlukta geçmişin izi zor silinecek olan güçlüklerle dolu sağlık ortamının payı olduğunu da yadsıyamayız. Bugün içine düşülmüş olduğu çok açık olan “Paran Kadar Sağlık” sarmalının bile toplumun bu derin uykudan hemen uyanmasına yol açmayabileceği gerçeğini aklımızda tutmak zorundayız. Okuma ve gerçeklere bilgi yoluyla erişme konusunda toplumsal alışkanlığımızın çok gelişmemiş olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu duruma çok da şaşırmayalım!

     

    “Tıp Bu Değil” yaklaşımının toplumun yanı sıra sağlık ortamının öznelerine de ayna tuttuğu gerçeğine değinelim. Bir tür özeleştiridir de bu! Sağlık hizmetini üreten özneleri önemsizleştiren, değersiz bir nesneye dönüştüren süreçte özneler ne yapabilmiştir? Yapılabilenler, yapılması gerekenlerin neresine denk düşmüştür? Olaya özne penceresinden bakan birisi olarak biraz bunu irdelemek gerek diyorum!

     

    Geçtiğimiz 5-6 yıllık zaman aralığı boyunca; basın açıklamaları ve benzeri özdoyum etkinlikleri bir yana bırakıldığında öznelerin başarabildiği tek eylem g(ö)reve çıkmak olabildi. Adına ne denirse densin bu eylemi küçümsemek değil elbette amacım! Ama, o eylemin yapılmadığı ama yapılır gibi yapılışınadır eleştirim. Günler öncesinde duyurulan, hastaların o eylem gününde sağlık kurumlarının önünden bile geçmediği; kurum bahçelerinde davul-zurna ile gerçekleştirilen şenlikli görüntüler. Bir, bilemediniz iki gün sonra g(ö)rev günü yapılmayan işlerin de eklendiği hummalı çalışmalar. Bir sonrakine kadar unutulan eylemlilik hali!

     

    “Tıp Bu Değil” öznelere tuttuğu ayna ile artık gangrene dönüşmüş bu açmaza ve açmazdan çıkışa da yol göstermiş oluyor. Yakın tarihimizden kesitler alındığında “Tıbbiyelilik” ruhunun oluşumuna katkıda bulunan sayısız başkaldırı ve dik duruş öyküsüyle karşılaşırız. Ancak, özellikle son yarım yüzyıl boyunca bizlerin Tıbbiyeli köklerimizle ilintisiz bir edilgenlik içinde olduğu da bir acı gerçektir. Olmayan hastalarla gerçekleştirilen içi boş g(ö)rev eylemlerinin yerini gerçek anlamda eylemlere bırakma gereği de tüm yakıcılığıyla karşımızdadır artık!

     

    Egemenlerin yönlendiriciliğinde rayından çıkartılan tıp, öznelerinin katkısı olmadan bu denli yozlaştırılabilir miydi? Bu soruya verilecek yanıt bir özeleştirinin yanı sıra bizlere izlememiz gereken doğru yolu göstermesi bakımından da önem taşıyor.

     

    “Tıp Bu Değil” tıp alanının efendilerin ve öznelerin işbirliği sonucu amacından ve hedefinden saptırıldığını ortaya koymakla çok iyi etmiştir. Gerçeği fark etmek, onu bütün yalınlığıyla görmek de çözümün önemli bir parçası olduğuna göre bu durumdan gocunmak yerine sevinmek gerek!

     

    “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile sağlıkçıyı köle, yurttaşı müşteri yapan anlayış ile savaşmanın tek yolu hekimliği diriltmekten geçiyor. Hekimlikten anladığımız insana dokunmayan, işi çağ ötesi görüntüleme ve incelemeye yıkan güncel durumsa eğer felaketten kurtulma şansımız yok denecek kadar az demektir. Oysa, gerçek anlamda hekimliği geri getirmekten söz etme durumundayız. Hastayı dinleyen, onu önemseyen, ona dokunan anlayıştır hekimlik. Tarih boyunca da böyle olmuştur.

     

    Acımasız çarkları arasında hastayı da, hekimi de, sağlık çalışanını da öğüten düzenekle başa çıkmanın tek yoludur hekimliği diriltmek. Hekimlik anımsandığı anda sistemin çatırdaması ve çöküş yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Hiç kuşkusuz bu yaklaşım özveri, özgüven ve başkaldırı ruhu gerektirmektedir. Ama, sıkıntı yaşamadan esenliğe çıkmak da tarihte eşi, benzeri görülmüş bir durum olmadığına göre başta biz hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına düşen zoru başarmak değil midir?

     

    “Tıp Bu Değil” insanlığın baş etmeye çalıştığı açmazdan çıkış yolunun yine tıptan geçtiğini ortaya koyarak, bu yalın gerçeği bizlere bir kez daha anımsatarak önemli bir görevi yerine getirmiştir.

     

    Sıra bu iletiyi alması gerekenlere gelmiştir!

     

    Ceyhun BALCI, 23.03.2013

     

    Not : Bu yazının öze yönelik olumlayıcı biçemi, her iki Tıp Bu Değil kitabında eleştirilecek yanlar olduğu gerçeğini göz ardı etmeyi amaçlamıyor. Görsel medyada izleyebildiğim kadarı ile kimi konularda yazarlar arasında bile tam anlamıyla bir görüş birliği oluşturulamıyor. Bu da ayrıca tartışmaya değer bir olgudur. Tüm bunlar özdeki doğruluğu gölgeleyecek boyutta çelişkiler sayılamaz düşüncesindeyim.

     

    TIP BU DEĞİL(*)

     

    (*)“Tıp Bu Değil” , İthaki Yayınları, Haziran, 2012,  İstanbul.

     

    Her kitap, her yapıt ve her ürün gibi bu da eleştirilecektir, eksiklikleri olduğu söylenecektir. Ki öyledir!

     

    Sonda söyleneceği başta söyleyelim! Bu kitap mutlaka edinilmeli ve okunmalıdır!

     

    Yazarların biri dışında tümü hekimdir. Kendilerinin de altını çizdiği gibi düşünsel eğilimleri farklı olan kişiliklerdir. Bu farklılıkların böylesine önemli bir paydada buluşmaya engel olmayışı da önemsenmelidir. 

     

    Hekimler mutsuz, umutsuz ve daha da kötüsü ürkü içinde. Pek çoğunun ideali olan hekimlik nasıl olup da bu denli kısa zaman aralığında mutsuzluk kaynağı haline geldi?

     

    Yanıt kısa ve öz : “Tıp bu değil!” Hekimler, hekimlik dışında birşeylere zorlandıkları için mutsuzlar!

     

    Şimdilik çok mutlu ve hoşnut oldukları ileri sürülen yurttaşların bu tatlı düşten uyanmalarına çok da zaman kalmadığının altı çizilmeli!

     

    Hekimliğin özellikle son çeyrek yüzyılda “bilim” kisveli uygulamalar aracılığı ile hekimlikten çıkartıldığı; insana dokunan, insana insani yollarla ulaşan yapısı yozlaştırıldı. Yozlaştırma sözü hafif kalır! Hekimliğin “sanat” ve “zanaat” yanı bilerek köreltilmiştir demek yanlış olmaz.

     

    Günümüz hekimliğinin temel sorunu kitaba katkı koyan yazarların yazılarından kolaylıkla anlaşılabileceği gibi aracılık ve esnaflık hizmetine dönüştürülmüş olmasıdır. Sistemli ve bilinçli bir kurgunun ürünü olan bugünkü durum rastlantı değildir.

     

    Erkenden ölmeyen, uzun yaşayan insanlar gerçek anlamda sağlıklı bir yaşam sürüyorlar mı? Böyle bir olasılık yok ne yazık ki! Yaşamınız boyunca sayısız dert sahibi olmalısınız ki; ilaç tekelleri, tıbbi aygıt kartelleri ve 7 yıldızlı oteli andıran dev sağlık işletmeleri küplerini doldurdukça doldurabilsinler!

     

    Biz hekimlerin ve elbette saygıdeğer bulduğumuz mesleğimizin kurtuluşu “hekimlik” yapmaktan geçmektedir.

     

    Her ne kadar egemenler hekimlik yapılmasının önünü bir yandan “performans” diğer yandan da “medikolegal tuzaklar” aracılığıyla kesme çabalarını yoğunlaştırsalar da hastaya dokunmak, pek çoğumuza fakültede anlatıldığı gibi onunla insani ilişki kurmak tek seçenektir. Başka deyişle biz hekimleri kurtaracak olan yine hekimlik olacaktır. Bugün boğazımıza kadar gömüldüğümüz tanımlanması güç hekimlik dışı anlayış bizlerin kurtuluşuna değil daha da fazla tutsaklığına yol açacaktır!

     

    “Tıp Bu Değil” saptama yapmada son derece başarılı! Her ne kadar önerilerin tümünü hekimlik uygulamasına taşımak kolay olmasa da kafa yormaya değer çözümler de önerilmiyor değil.

     

    Öncelikle biz hekimler bu önemli başlıklardan haberdar olma göreviyle karşı karşıyayız. Sorunu bilmezsek, çözüm de üretemeyiz!

     

    Nedensellik ilişkisi kurma zorunluluğu tıp sanatının temel ilkelerinden birisine ne kadar çok benziyor değil mi?

     

    “Tıp Bu Değil” okunmalıdır…

     

    Okunmakla kalınmamalı! Eleştirilmeli, geliştirilmeli ve katkıda bulunulması esirgenmemelidir.

     

    Ceyhun BALCI, 11.06.2012

  • ÖCALAN POSTERİ AÇMAK SUÇ(MUŞ)

     Muammer Güler, “Öcalan posterleri, ‘suç ve suçluyu övmek’ anlamında yasaktır, suçtur. Bununla ilgili tespitler yapılmıştır. Mutlaka adli mercilere yansıtılacaktır” dedi. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22861050.asp

    Türkiye’de yaşam sürmek gerçekten çok güç bir iş! Yıpranma payı son derece fazla! Burada yaş almak için yılı beklemeye gerek yok! Ayda, haftada ve hatta günde bir yaş almanız olanaksız değil! İçişleri Bakanı’nın ağzından çıktığı ileri sürülen yukarıdaki sözler de “bir yaşıma daha girdim!” dedirtecek türden! Eli kanlı katille aylardır sürdürülen “barış” görüşmeleri birkaç haftadır kamuya açık hale getirildi.

    Postacı kılıklı vekili, istihbaratçısı ve kim bilir neci olduğu belirsizi ileti taşıyıp durmaktayken…

    Görüşme yapmak bir yana bir devlete nokta koyulup ne olduğu bilinmeyen bir başkasının temelleri atılıp, anayasası yazılırken Öcalan’la el, gönül ve işbirliği yapmak suç değilken…

    Amed’de (bizim de dilimiz alışmış olmalı Diyarbakır demeyi unuttuk) Nevruz için toplananlara Öcalan’ın sesi dinletilip; son talimatları iki dilden iletilirken…

    Bir kısım kendini bilmez elinde Öcalan posteri taşıdı diye soruşturulacak ve kovuşturulacak öyle mi? Bu gülünç ve gülünç olduğu kadar hepimizi hızla yaşlandıran anlaşılmaz tutumun tek amacı olabilir!

    Anıları canlandırmak! Nasıl mı?

    12 Eylül’den sonra içeride oluşuna anlam veremeyen Türkeş’in bir tümcesi belleklerimizdeki yerini koruyor olmalıdır! Çelişkiyi bu denli iyi vurgulayan pek az söz vardır! “Fikirlerimiz iktidarda, ama bizler içerideyiz!” Olur da Öcalan posteri ya da bir başka nesnesi taşıdığı için birileri içeriye düşerse otuz yıl sonra Türkeş gibi mırıldanacaktır! Küçük bir farkla!

    “Fikirlerimiz iktidarda, Öcalan da dışarıda, ama bizler (neden) içerideyiz?”

    Suç ve suçluyu övmek haramdır ama suç ve suçluyla birlikte barış yapmak helâldir!

    Ceyhun BALCI, 21.03.2013

  • 18 MART ÇEŞİTLEMESİ

     

    Dalya demeye iki kala 18 Mart! Her ne kadar Çanakkale Savaşları 18 Mart’la anılsa da; gerçekte, deniz savaşları zaferinin günüdür! Asıl savaş ve trajedi izleyen süreçte yaşanmıştır. Deniz savaşıyla sonuç alamayacağını gören yayılmacı güçler karaya çıkmaya karar verdiğinde dünya tarihinin çok önemli trajedilerinden birisinin de fitilini ateşlemiş olduklarının ne kadar farkındaydılar?

     

    “Yüz yıllık bir parantezi kapatıyoruz!” (T.C. Dışişleri Bakanı, Ahmet Davutoğlu)

     

    Bu demektir ki Çanakkale’de toprağa düşen canlar (şu an geldiğimiz noktada) boşa gitmiştir. O zaman için Milli Mücadele’nin, Türkiye Cumhuriyeti ve Anadolu aydınlanmasının önsözü yazılmıştı Çanakkale’de!

     

    Geçtiğimiz on yıl içinde Çanakkale’yi geçilmez yapan denizcilerimizin şu anda bulundukları yer mahpushane olduğuna göre parantez kapatma işinde epeyce yol alınmış olduğu ortadadır.

     

    Bugünlerde ortaya konulan ama sahiplenilmesi konusunda ciddi sıkıntılar olduğu anlaşılan “açılım” olgusunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kapat parantez işaretinin konmasında İmralı’daki eli kanlı ile sıkı işbirliği artık saklanamaz noktaya erişmiş durumda.

     

    Ülkemizi TC’den arındırmak erişilmesi hedeflenen son noktadır! Bu son noktaya ilişkin prova niteliğindeki gelişme ülkenin en eski bankası Ziraat’in TC’den arındırılmasıdır!

     

    İzmir’in Talatpaşasındaki Ziraat şubesinden başlamışlar provaya! Ermeni Soykırımı yalanının yüzüncü yılına iki kala Ermeni terörüyle toprağa düşen Talatpaşa’nın adını taşıyan caddede yaşananlar kuşkusuz ilginç bir rastlantıdır! Ama, bu prova İzmir’in Mithatpaşasındaki Ziraat şubelerine yansıdığında durum çok daha ilginç bir hal almış olacaktır. Mithatpaşa 1876’daki ilk Türk Devrimi’nin başat kişisi olmasının yanı sıra Ziraat Bankası’nın da kurucusudur! Pek çok Türk aydın ve yurtseverinin başına gelen onun da yazgısı olmuştur. Ödülü II. Abdülhamit tarafından Taif’te öldürülmek olmuştur.

     

    Türklerin Kanuni Esasi ile başlayan Anayasa serüveni bugün de olanca hızıyla sürüyor. Anayasa, bir toplumun ve devletin varlık senedi anlamına gelen bir belge olsa da; biz Türkler bu bağlamda bambaşka bir ilke daha imza atmanın öngünündeyiz. Yaşama geçirilmesi tasarlanan yeni Anayasa belki de tarihte ilk kez bir ulusun ve devletin yokluk belgesi olacak gibi görünmektedir.

     

    Çeşitlemeyi sürdürelim! Bugün İzmir’de bir maç vardı! Göztepe-Karşıyaka arasında! Türkiye’de tüm zamanların seyirci rekoru iki takım arasında 1981’de oynanan maçta kırılmıştı. Atatürk Stadı’ndaki o maçı 60 bini biletli 80 bin kişi izlemişti. O gün bugündür bu rekor kırılamadığı gibi, yanına bile yaklaşılamadı.

     

    Bugün akşam üzeri maça araç konvoyuyla giden Göztepelileri gördüm. Kuşkusuz renkler dışında benzer sahneler Karşıyaka’da da yaşanmıştır. Yüzlerce araçlık konvoyda her türden taşıt vardı! Ortak nokta trafik güvenliğinin hiçe sayılmış olmasıydı. Araçların kapıları ardına kadar açık, yolcular camlardan sarkmaktaydı! Hatta, araçların tavanlarında ve motor kapakları üzerinde “coşkuyla” ölmeye gider gibiydiler. Bir başka çarpıcı görüntü şerefe diyerek fondip yapan insan manzaralarıydı. Ellerindeki bıçak, şiş, döner bıçağı vb silahları saklama gereği duymaksızın göstere göstere böbürlenen insan müsveddeleri de cabası!

     

    Bu kenti yönetenler nerede sorusunu sormak geldi içimden! Ama, bu densiz ve sınır tanımaz insan kalabalığının kentin valisinin oturduğu konutun önünden geçerek yol aldıklarını anımsayınca vazgeçtim.

     

    İnsanımızın hangi yaşamsal sorunumuza bu denli gönülden ve kararlılıkla sahip çıktığını sormakta sakınca yok diye düşündüm! En iyisi sözü Neyzen Tevfik’e bırakmak :

     

    TÜRK Milleti
    Türk milleti gariptir
    her bi lafı kaldırmaz
    ..bne dersin kızar da
    s.k..sin aldırmaz

     

    “Analar ağlamasın, akan kan dursun, barış gelsin!” sözleri ardına saklanarak bezirganlık yapanlara da Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde düşmanlarına söyledikleriyle Atatürk’ü anımsayalım:

     

     

    “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken Ingiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar!
    burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.
    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
    Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

    Mustafa Kemal

    Kıssadan hisse : Şimdilerde “savaşa hayır!” budalalığına kurban gitmekte ise de “haklı savaş” denen bir olgu vardır! Evinizi, barkınızı, vatanınızı, yurdunuzu elinizden almak isteyenlere karşı savaşmaktan başka seçeneğiniz olabilir mi? “Haklı savaş”tan ya da başka deyişle  vatanınızdan vazgeçerek barışa erişemezsiniz. Haktan vazgeçerek varacağınız yer bozgun ve yıkımdır! Mustafa Kemal savaşın da, barışın da ustası olarak bugünümüze da ışık tutuyor!

     

    Elbette anlayanlara…

     

    Çanakkale’de kanını döken, canını veren tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun!

     

    Ceyhun BALCI, 18.03.2013

     

  •  

     

    FUT-POLİTİK

     

    Real Madrid ve Lazio! Bir süreliğine birlikte yatıp, kalkacağımız ikili! Yine, bir süreliğine yatıştırıcımız, uyutucumuz ve sakinleştiricimiz olmaya aday olan ikonlar!

     

    Her iki takımın toplam değerinden, futbolcusunun satış ederine ve yoksul ailesinin yaşam öyküsüne; sevgilisine, çoluk çocuğuna varıncaya dek olmazsa olmaz, her şeyini öğreneceğimiz günler yakındır!

     

    Her şey gibi futbolun da bir ekonomi politiği olduğunu anımsayan çıkacak mı? Yoksa, Fut-politik hep olduğu gibi görmezden mi gelinecek! İnsan yığınlarını uysallaştırma, tepkisizliğe tutsak etme araçlarının önde gelenlerinden olan sporun ve onun içinde de futbolun çok önemli ve özel bir yeri olduğu bilinmeyen bir durum değil. Futbol-Fiesta-Fado üçlemesiyle insanları güdülemeyi başardığını açıkça söyleyen Portekiz diktatörü Salazar’ın yanı sıra bu aygıtı tepe tepe kullanıp da böylesine açık sözlü olmayan sayısız zalimin varlığı da belleklerimizdedir. 

     

    Güncele dönelim! Rastlantıya bakın! Kökleri faşizme dayanan iki Avrupa devinin karşısında Türkiye’nin aydınlanma ve Cumhuriyet temsilcisi iki seçkin takımı! Ömrü yetip de Cumhuriyet’i görmemiş olsa da aydınlanma düşünceleri Cumhuriyet’e rehber olmuş Tevfik Fikret’in Galatasaray’ı ile milli mücadeleyle içli dışlı olmuş, Mustafa Kemal’in ilgisini daha Anadolu’ya geçmeden önce çekmiş Fenerbahçe!

     

    Benito Mussolini’nin tanınmış taraftarlarından yalnızca birisi olduğu Lazio 2. Dünya Savaşı sonrasında Waffen SS’i çağrıştıran, adındaki SS kısaltmasını (Societe Sportivo) değiştirmeyecek denli köklerine bağlı! Kim demiş Avrupa’da faşizmin kökü kazındı diye! Lazio’nun aynı kentteki ezeli karşıtı AS Roma’nın da üç kulübün birleşmesiyle Mussolini tarafından kurdurulmuş olması Roma futbolunun her koşulda Mussolini güdümünde olduğunun sağlam bir göstergesi.  Lazio’dan farkları son yıllarda kökleriyle ilişkileri konusundaki özenleridir denilebilir.

     

    Daha yakın zaman önce Laziolu Di Canio hem ezeli karşıtları AS Roma hem de emekçi takımı Livorno yandaşlarına karşı faşist selamı verecek kadar önde giden faşist olduğunu saklamayacak kadar açık sözlüdür. Kendisini bu şekilde tanımlamaktan utanç değil gurur duymuştur!

     

    Cumhuriyetçi Fenerbahçe’nin Lazio ile karşılaşması sportif olduğu kadar fut-politik bir çekişmeyi de simgelemiş olacaktır!

     

    Gelelim  Madrid’e! Sociedad, Union, Zaragoza ve Betis ile birlikte Real adını taşıma ayrıcalığına sahip bir kaç takımdan en önde geleni. Kral XIII Alfonso tarafından verilen bu adın yanı sıra logosundaki taç da kraliyet  onaylı takım olduğunun belgesidir. Real Madrid’in doğum tarihi 1897 yani 19. yüzyıl sonudur!

     

    Aslına bakarsanız, Galatasaray ve Fenerbahçe iki kardeşle eşleşmiştir.  Neden mi? Çünkü, aşırı sağcı Real Madrid taraftar grubu Ultras Sur ile Lazio taraftar grubu İrrudicibili biri birlerini kardeş saymaktadırlar.

     

    SS Lazio-AS Roma ezeli karşıtlığı gibi, Madrid’de de Real Madrid-Atletiko Madrid çekişmesi 20. yüzyılın başından bu yana sürmektedir. Real Madrid’in bir spor kulübü olmasının ötesinde yıllık kazancının 500 milyon Avro’ya eriştiğini anımsatalım. Aristokrat ve seçkinci Real Madrid’e karşı emekçi kökenli Atletiko’nun bu yarışta biraz geride kalmasında şaşılacak hiç bir şey yoktur.

     

    Ceyhun BALCI, 16.03.2013

    ‘Faşizme Karşı Omuz Omuza!’

    1980’li yıllar öncesi, hayal meyal anımsadığım mitinglerde bağırırdı binlerce yurttaş:

    “Faşizme karşı omuz omuza…”

    O dönemin Çevik Kuvveti olan Toplum Polisi, basardı copu…

    Ardından 1990’lı yıllarda SBF, ODTÜ, İTÜ gibi üniversitelerin bahçelerinde benzeri sloganları duyar olduk. Yine cop ve artık teknolojik ilerleme doğrultusunda gaz bombası, biber gazı da girmişti devreye… Şimdi ise sadece 1 Mayıs’larda ya da TKP’nin mitinglerinde ses buluyor bu söylem, polis de “rutin” uygulama olarak “orantısız” güç kullanıyor. Ne var ki Avrupa Kupası’ndaki eşleşmelerden sonra artık rahatça, “Faşizme karşı omuz omuza” diyebileceğiz. Hatta İstanbul’daki maçlarda, iki kulübün sol tandanslı grupları, “polis dayağı” korkusu olmadan bağıracak:

    “Faşist Real… Faşist Lazio…” Çünkü G.Saray’ın da F.Bahçe’nin de Avrupa’daki yeni rakipleri yüzyılın başında futbolu bir araç olarak gören faşist politikaların desteğiyle kurulan takımlar. Örneğin Real Madrid, Kastilya İspanyası’nda Kral’ın takımı olarak doğmuş. Duruşları belli. Aşırı sağcı görüntüleri var. Globalleşip dünya takımı olsalar bile bu kimliklerini koruyorlar. Hatta geçenlerde tribüne açılan “İyi ki doğdun 18” yazılı dev bir pankartın bile “Ultra Sur” lakaplı sağcı taraftar grupları tarafından Hitler’in doğum gününü kutlamak için hazırlandığı ifade edilmişti. Armasında “Kraliyet” logosu bulunan Real’in bu bağlamdaki karşıtları ise Bask’ın Bilbaosu ve Catalan Barcelona…

    SS Lazio’yu anlatmaya gerek yok.

    Mussolini İtalyası’nda Alman rüzgârının etkisi ile biçimlenmiş bir kulüp. Takımın adındaki SS bile, Hitler Almanyası’nın Roma ekibine bir “miras”ıdır. Hatta şöyle derler: “Her Laziolu faşist değildir ama her faşist Lazioludur..” İşin garibi futbolcular da mavili formayı giydikten sonra asilime olmuşlar. Eski kaptanları Di Canio’nun Mussolini selamı, Lazio’nun duruşunu sergileyen en önemli semboldür. Ve bu eşleşme için söylenecek en iyi söz, “İyi ki seyircisi.” Çünkü, meşale yüzünden adam öldüren taraftar grupları ile Roma’ya gidecek Fenerbahçeliler arasında ciddi sıkıntılar yaşanırdı.