cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    Dinci Faşizmin Şifreleri Çözülürken

    Olabilecekler bazılarımız için en başından, diktatör taslağının belediye başkanlığı döneminden belliydi…
    Fakat artık taslak tamamlanıyor, herkesin görebileceği bir açıklıkla gerçek kimliğine bürünüyor.
    Dinci faşizm olanca açıklığıyla gözler önüne seriliyor…

     

    ***

     

    Önce şu dinci faşizm kavramı üzerinde duralım…
    Bilimsel olmayan herhangi bir düşünce yöneticilik tasladığında kaçınılmaz olarak faşizme dönüşür.
    Din böyle bir şeydir.
    Kişisel inanç olarak kaldığı sürece sadece kişiyi bağlar.
    Toplumu yönetmeye kalktığında adı faşizmdir.
    Çünkü soru sorulması, kuşku duyulması yasaktır.
    Tartışmaya, eleştiriye, irdelenmeye kapalıdır.
    Kanıta gereksinimi yoktur. Kanıt kendisidir.
    Ülkemiz her geçen gün değil her geçen an, dinci faşizmin mengenesinde biraz daha sıkıştırılmaktadır.
    Nereye kadar?
    Erich Fromm’dan bir çıkarsamayla yanıtlayalım:
    Boğulana ya da isyan edene kadar…

     

    ***

     

    Alkol yasağından önceki büyük adım eğitimin dinselleştirilmesiydi.
    Okulöncesi çağındaki çocuklara, merak etmeyi, soru sormayı, doğa sevgisini, araştırma duygusunu, anadilin tatlarını duyumsatıp öğretmeden önce, taptaze beyinleri herhangi bir dinsel inancın dogmalarıyla doldurup karartmak, o çocuklara ve ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.
    Dinci diktatörlük, yargının ve karşı çıkmayan herkesin suç ortaklığıyla, bunu yapmayı başardı…
    Alkol yasağı, bunu izleyen ikinci bir adımdır.
    Alkol yasaklanmadı ki, satılmasına sınır getirildi diyecek sığ akıllar olabilir.
    Bu gibiler herhalde evlerde de içki içilip içilmediğini denetleyecek ahlak polisleri gündeme gelinceye kadar uykularına devam edecek, belki de hiçbir zaman uyanmayacaklardır…
    Birkaç gün önce, yanılmıyorsam
    Kemal Okuyan’ın Sol’daki köşesinde okumuştum.
    Oralarda yaşayanlar ya da gezip görenler biliyor, ülkemizin birçok yöresinde alkol zaten yasa olmadan da yasaklanmış gibiydi…
    K. Okuyan çok doğru olarak, yasağın daha çok sahil kentlerini, turizme açık bölgeleri, İstanbul’u, İzmir’i hedeflediğini saptıyor…
    Bu yöreler, İstanbul, İzmir, dinci faşizmin yasa adı altındaki yasaklarına boyun eğecek mi?
    Yine boğulmak ve isyan etmek ikilemi karşısındayız…
    İnsan haklarına, ülke çıkarlarına aykırı bir yasa, hukuksal değer taşıyabilir mi?
    Ülke yönetiminde dinin gereklerini yerine getiriyorum diyen adam, günümüzün dünyasında ve Türkiye’sinde yasa koyucu kimliği taşıyabilir mi?
    Kafatasının içinde ortaçağ beyni taşıyan kişi, daha ne kadar süre hüküm sürmeye devam edecek?..

     

    ***

     

    Bugünkü siyasal iktidara yöneltilen başlıca eleştirilerden biri de, iktidarları süresince tek bir fabrika kurmadıkları, olanları da satıp savdıkları, elden çıkardıklarıydı…
    Bu konuya da
    Ali Sirmen Cumhuriyet’teki harika yazısıyla açıklık getiriyor:
    “…. hızla dini totalitarizme doğru yol alan Erdoğan diktası, ekonomik olarak üretime dayanmamakta, bu değirmenin suyu üretimden değil, yağmadan, talandan gelmektedir..” (“Diktanın Tabanı İstanbul’un Talanı”, 30 Mayıs 2013).
    Yazının bütününde, reddedilemeyecek bir açıklıkla, küresel kapitalizmin egemenleri ve içerideki işbirlikçilerince, ülkenin nasıl yağmalanıp talan edildiği, gecekondularda yoğunlaşmış kitlelerin de bu yağma ve talandan nasıl nasiplendikleri gözler önüne seriliyor…

     

    ***

     

    AKP yönetiminin, başındaki diktatörün, dinci faşizmin çözülmedik hiçbir şifresinin kalmadığı rahatlıkla söylenebilir.
    Muhalefetteki siyasi partilerden MHP keskin söylemlerine rağmen en kritik anlarda AKP destekçiliğini sürdürmekteyken ve belli ki sürdürecekken, BDP ve Kürt muhalefeti ırkçılığa ve kısır bir ulusçuluğa sıkışmış olarak dinci faşizmin yanında yer alıyor…
    Umudumuz CHP’nin iç tıkanıklığını aşması; solundaki siyasi partilerle, yükselmekte olan kitle hareketleriyle, emekçilerin ve gençliğin enerjisiyle açık yürekli, gerçekçi eylem birliğini sağlayarak, söylemde ve eylemde asla geri adım atmaksızın, uzlaşmacı ve korkak davranmaksızın, ülkemizi içinde boğulmakta olduğu pislikten, bataklıktan çıkarmasıdır…
    Ben bu konuda umutlu olanlardanım…

  • Görsel

     

    Alkolün aklımızı başımızdan alması için içilmesine gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bazen sözü bile yeterli olabilir! Kanıtı Türkiye’yi saran, sarmalayan ayran-alkol tartışmasıdır! Reyhanlı katliamı unutulduğuna göre işlem başarılıdır!

    Alkol-İnsan ilişkisi sanıldığından da karmaşık ve eskiye dayanan bir süreçtir. Ama, bunun tartışılabilmesi için de bilgi toplumuna gerek olduğu ortadadır.

    Her şeye karşın bunu denemekte sakınca yoktur!

    Bir bilim dergisinden konuya ilişkin derleme yararlı olabilir!

    Ceyhun BALCI, 30.05.2013

     

    İNSANIN ONBİN YILLIK TUTKUSU

     ALKOL

    Yeşilaycı da olsanız başka türlerin yanı sıra insanın alkol tutkusunu yadsıyamazsınız. Şarap ve bira başta olmak üzere pek çok alkollü içki tüketiyoruz. Bu toksik maddeye olan düşkünlüğümüzün açıklanması hiç de kolay değildir. Kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için içtiğimiz açıklaması yeterli olmayabilir. Evrimselliğe dayanan çok daha ayrıntılı bir açıklama bulunabilir.

    Alkolün öyküsünü insan-maya mantarı ilişkisiyle açıklamak çok daha akılcı olabilir. Milyonlarca yıl önceye dayanan bu ilişki bugün de sürmektedir. Kendisini başrole oturtmayı seven insanın, mayaların öncü rolünü göz ardı ettiğini söylemeliyiz. İnsan-maya mantarı ilişkisi simbiyotik bir olgudur. Simbiyoz bilindiği gibi karşılıklı yarara dayanır. Kendi içkisini üretmiş ilk atalarımızdan bu yana maya mantarı üretimimiz de sürmektedir denilebilir. Bir zamanlar maya ve alkol bizlere çok önemli ödüller sunmuştur. Günümüzde alkol tutkumuzun yararlarını aşan bir bedeli olduğunu söyleyebiliriz. Evrimsel olarak bazı insanlarda “az içmeye eğilimli” genetik değişimler oluştuğu gözlemlenmektedir.

    Biz insanların alkolsever tek tür olmadığımızı da eklemeliyiz. Örneğin, meyve sinekleri düzenli içicilerdir. Tüketimlerini fermente meyveler aracılığı ile gerçekleştirirler. Daha da ilginci içmekle herhangi bir yetilerinde bozulma çıkmaz ortaya. Buna karşılık bazı kuşların alkol tüketimi sonrasında ağaç dallarına takılıp kaldıkları ya da yapılara çarpıp telef oldukları bilinmektedir. Bu alanda insanın da iyi bir sicili olmadığı söylenebilir.

    Biraz daha geriye, Kretaz Çağı’na gidecek olursak çiçek açan bitkilerin yaşam bulduğu zamana erişmiş oluruz. Saccharomyces türü mayaların ortaya çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Bu mayalar sahip oldukları şekerin tümünü yıkmak yerine fizyolojik bir oyunla bir bölümünü etanole dönüştürüp depolamaya başlamışlardır. Buradaki amaç şeker ve oksijen kaynaklarının kıtlaşması durumunda bu depoya başvurmaktır. Diğer yandan bu durum bir başka önemli avantaj sağlamış olur maya mantarlarına. Etanol bakterileri öldürücü etkiye sahip olduğundan;  örneğin bir meyve üzerinde yaşayan maya mantarları, bu yolla da bakterilere karşı üstünlük sağlarlar.

    Başından beri, Saccharomyces mayaları olgunlaşmış meyveler üzerinde yaşam bulmuşlardır. Ham meyveler çoklukla zehirleyici oldukları için alkol kokusu meyvenin olgunluğu bakımından da belirleyici olmuş. Böylelikle primatların yanı sıra başka birçok tür olmuş meyveyi alkol kokusuyla saptamıştır. Bir primat alkol almakla beynindeki haz duygularını da uyarmış olur.

    İnsanların alkole eğiliminin doğuştan olmadığını savlayanlar olduğunu bilmekte yarar var. Bu yaklaşıma göre insanların alkole ilgisi alkolü üretmelerinden sonraya rastlamaktadır. Alkol beyindeki GABA reseptörlerini bağlayarak zevk duygularının oluşumuna yol açar. Bu reseptörler olağan koşullar altında bulundukları yerlerdeki nöronların etkinliğini azaltır; alkol tarafından bağlanmaları ile baskılayıcı rolleri ortadan kalkmış olur. Aslında pek çok yeni bebeğin dünyaya gelmesini, yeni arkadaşlıkların ve yaklaşımların ortaya çıkmasını sağladıkları için onlara teşekkür etmemiz gerekir. Ama, unutulmamalıdır ki etanol aynı zamanda eşgüdüm bozukluğu yaratan, sarhoşluk veren, umursamazlığa ve saldırganlığa yol açan bir maddedir.

    Sonuç olarak, alkol avcı-toplayıcı atalarımızdan çok tarım devrimi yapmış atalarımıza avantaj sağlayan bir madde olmuştur. On bin yıl kadar önce tarım devriminin ilk yıllarında yerleşik insanlar besin ve içecekleri fermente etmeye başlamışlardır. Bu yöntem, mayalar yardımıyla fazla tahılların bakterilerce yok edilmesinin önüne geçilerek saklanması olanağı anlamına gelmiştir. Maya mantarlarının besinlere B vitamini eklemesi besin değeri artışı demektir.  Etanolün bakterileri öldürücü etkisi besin sterilizasyonu bakımından da yarar sağlamıştır. Yerleşik topluluklarda fermente içkiler besleyici olmalarının yanı sıra fermente olmayanlarla karşılaştırıldığında daha olumlu bir beslenme seçeneği olarak öne çıkmışlardır.

    Çoğu antropolog Saccharomyces maya mantarı ile bulaşmış tahılların fermente olmasıyla insanların alkolü rastlantısal olarak elde ettiklerini savlamaktadırlar. Bu deneyimin 7000 yaşında olduğu kestirilmektedir.

    Bira mayası tarımın yayılmasıyla ve yeni insan topluluklarının ortaya çıkmasıyla birlikte pek çok kez değişikliğe uğramıştır. Yani evrimleşmiştir. Maya mantarları bir yandan içki üretimine katkı sağlarken diğer yandan da ekmek mayası çeşitliliğine katkıda bulunmuştur.

    İnsandışı primatlarda alkol yıkımında önemli olan alkol dehidrogenaz enzimi vücudun her yerinde varken; insanlarda yalnızca değilse de yoğunlukla karaciğerde bulunur. Bugün için karaciğerdeki alkol dehidrogenaz enziminin % 10’unun alkol yıkımında kullanıldığı düşünülmektedir.

    İnsan ve bira mayasının karşılıklı etkileşim ile yine karşılıklı evrimleşmeyi etkiledikleri doğrultusunda sayısız bulgu vardır. Herhangi bir simbiyotik ilişki gibi bu da oldukça karmaşıktır. Tarımın ilk dönemlerinde ermiş ve sağlıklı meyvenin göstergesi olan alkol insanların sağkalımına katkıda bulunmuştur. İnsanların ara sıra içmek koşuluyla alkolden hala yararlanabilecekleri söylenebilir. Hemen her an karşımıza çıkabilen ve az miktarda şarap ya da biranın sağlığımız için yararlı olduğuna ilişkin çalışmalardan söz edebiliriz. Ancak, toplamda alkolün topluma getirilerinden çok götürülerinden söz etmek gerekir. 2010 yılında küresel ölçekte 4.9 milyon ölümle alkolün üçüncü önde gelen sağlık sorunu nedeni olduğu saptanmıştır.

    Günümüzde doğal seçilim bireyleri daha az alkol tüketmeye özendiren bir konuma yöneltmektedir.

    Etanol yıkımında iki enzim rol oynamaktadır. Alkol dehidrogenaz alkolü asetaldehide yıkarken; Aldehid dehidrogenaz da asetaldehidi asetata dönüştürür. Bu enzim ortaklığı bakterileri de içeren birçok organizmada işlemektedir. Ancak, Çinli ve Japonları kapsayan bazı doğu Asya toplumlarında aldehid dehidrogenaz geninde sorun olabilir. Bu tip kişiler alkol alır almaz yüzleri kızarır,şiddetli  kalp çarpıntısı çarpıntı yaşar ve bulantıdan yakınabilirler.

    Bozunmuş gen bundan 7-10 bin yıl kadar önce pirinç tarımı ve pirinç şarabı üretiminin yaygınlaşmasıyla küresel yayılım göstermiştir. Bu olayın bir sonucu olarak da “az içme eğilimi” geninin hem doğal hem de eşeysel seçilim yoluyla özendirildiği düşünülmektedir. Bu eğilim varlığını sürdürdüğünde günün birinde alkol aşkımızın sona ereceğinden de söz edilebilir. Tam da bu noktada maya mantarlarının evrimsel becerileri küçümsenmemelidir.

    Bütün bunlara karşın konuyla ilgili olarak anlaşılamayanların, anlaşılabilenlerden sayıca çok olduğu da bir gerçektir.

    Kadehlerimizi maya mantarları şerefine kaldırabiliriz!

    Ceyhun BALCI, 30.05.2013

    New Scientist, 26 January, 2013

     

  • Görsel

     

    Sayın İsmail UYGUR,

     

    T.C. Torbalı Belediye Başkanı

     

     

     

    Fotoğrafınızın da bulunduğu bir habere rastladım Hürriyet’in Ege (26.05.2013) ekinde. Ne yazık ki, olumsuz bir  nedenle yer almışsınız medyada. Daha önce adınıza da çehrenize de rastlamamıştım hiç bir ortamda. Bildiğim tek şey Altıok partisinden Torbalı Belediye Başkanı seçildiğinizdi.

     

     

     

    Torbalı Belediye Başkanı olmasanız ve CHP’li kimliği taşımasanız habere konu olan durum beni hiç şaşırtmazdı. Dolayısı ile yazma gereği de duymazdım.

     

     

     

    TC’yi silenler kervanına katılmış olmanız hoş görülür bir durum değil. Hele hele hebere yansıdığı kadarı ile tabelanın değişiminden haberdar olmadığınız yollu açıklamalar da inandırıcı olmaktan uzak.   Duyarlı yurttaşların tepkisine kulak verip hatadan dönmeniz olumlu bir durum olarak not edilmekten çok umarsızlığınızın kaçınılmaz sonucu olarak görülmeli.

     

     

     

    Ancak, gazeteye yansıyan demeciniz de kabul edilir türden değil. “Yanlış anlaşılmadan” söz etmişsiniz. Onlarca, yüzlerce, binlerce insan sizi yanlış anlamış oluyor böylece. “Yanlış anlaşılmak” ne yazık ki pek çoğumuzun başvurduğu bir savunma yöntemine dönüşmüş durumdadır. Oysa, ağzımızdan çıkan “yanlış anlaşıldım” sözünün aynı zamanda bir nezaktesizlik olduğunu çoğu zaman unutuyoruz! Oysa, yanlış anlatmışım demek çok daha incelikli ve başkalarını incitmeyen bir ifade değil midir?

     

     

     

    Sözü uzatmak istemiyorum!

     

     

     

    TC’yi silmeye ne sizin ne de TC’yi silmeye ant içmişlerin gücü yetmeyecektir. Tepkiler karşısında hatanızı onarmış görünüyorsunuz. Bu kabul edilemez durumun yinelenmemesi ve böylelikle hem sizin hem de bizlerin varlık nedeniyle bir daha oynanması önde gelen dileğimizdir.

     

     

     

    Saygılarımla

     

     

     

    Ceyhun Balcı

     

    TC yurttaşı (olmayı onur sayan) bir İzmirli

     

     

     

  • PARİS ÜZERİNE…

    Görsel

     

    PARİS ÜZERİNE

     

     

     

    Paris’in (görmüş olsun ya da olmasın) ülkemiz insanında oluşturduğu  izlenim son derece olumlu ve erişilmezdir. Ülkemizin özellikle yokluk ve yoksunluk içindeki bölgelerinde yer alan bazı kentlerine bölgenin Paris’i yakıştırması yapılması da olasılıkla bundandır.

     

     

     

    Beşgen Fransa’nın dairesel biçimli başkenti Paris’in kent merkezi 2 milyonu biraz aşkın sayıda insanı barındırır. Fransa’nın yanı sıra İle de France bölgesinin de yönetim merkezidir. Bölgenin nüfusu 12 milyon dolayındadır.

     

     

     

    Bölgeyi bir yana bırakıp Paris’e yoğunlaşmak gerekirse 10 kilometre çaplı bir dairesel alanı kaplar Paris’in tarihsel bölgesi. Ondört alt bölgeye ayrılır ve tüm tanımlamalar bu bölgesellik üzerinden yapılır.

     

     

     

    Paris kentinin merkezi Seine ırmağı tarafından kabaca yatay doğrultuda ikiye ayrılır. Kuzeyi Sağ Kıyı ve güneyi de Sol Kıyı olarak adlandırılır.

     

     

     

    Paris’in geçmişi İÖ 3500 yıllarına tarihlense de; adına da esin kaynağı olan Keltli balıkçı oymağı Parisii’ler ilk yerleşimcileri sayılırlar. İÖ birinci yüzyılda kentin denetimini ele geçiren Romalılar kente Lutetia demişlerse de Paris adının yerleşikleşmesine engel olmamışlar.

     

     

     

    Seine ırmağı üzerindeki iki adacıktan İle de la Cite ve St Louis kentin hem tarihsel hem de coğrafik merkezidir.  İle de la Cite Paris’in ve hatta Fransa’nın sıfır noktasıdır. Notre Dame Kilisesi önünde yer alan sıfır noktası belirteci Fransa’daki herhangi bir noktanın Paris’e uzaklığını saptamada başlangıç noktasıdır. Ülkedeki herhangi bir yerin Paris’e uzaklığı gerçekte bu noktaya uzaklığı anlamına gelir. Notre Dame Kilisesi altında yer alan ve bugün müzeleştirilmiş olan Roma dönemi buluntuları da kentin başlangıç noktasının bu adacık olduğunu doğrular. Kuşbakışı bakıldığında İle de la Cite pruvası batıya bakan bir tekneye benzer. St Louis de bu adayla olan köprüsel bağlantısı ile yedekteki küçük tekne izlenimi verir.

     

     

     

    Seine ırmağının iki yakasını ve adaları biri birine bağlayan 30’u aşkın köprü Paris’in olmazsa olmazlarındandır. Her biri ayrı görünüme ve özelliğe sahip Paris köprülerinin özgün öyküleri olduğunu belirtip; Paris’in bir bakıma köprüler kenti olduğunun altını çizelim.

     

     

     

    On km çaplı Paris aynı zamanda bir mimarlık müzesidir.  Ondokuzuncu yüzyılda Baron Hausmann’ın köklü değişiklikleri sonrasında ortaçağa veda eden Paris’te bu köktenci yaklaşıma karşın  tek bir tarihsel yapıdan bile vazgeçme budalalığı sergilenmemiştir.  İstanbul’un camilerden oluşan silüetinin bozulduğunu dikilen gökdelenlerin yükselmesi sonrasında farkedenlerce yönetildiğini anımsayıp, kara yazgımıza ilenmek şu an yapabileceğimiz tek şey ne yazık ki!

     

     

     

    Paris’in batı ucunda yer alan La Défense adını ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Prusya işgaline karşı yapılmış olan direnişe borçludur.  La Défense’teki Dev Tak modern görünümüyle yeni yapılaşmış Paris’in giriş kapısıdır. La Défense günümüzde de savunma işlevini sürdürmektedir. Bir farkla! Bugünün tarihsel Paris’ini cam-çelik-beton yığınlarından korumaktadır. Paris’te kendisini belirgin şekilde duyumsatan bu görünüm belki de şöyle bir saptamayı haklı kılacaktır. La Défense’den doğuya doğru tek bir modern yapı girememektedir. Bu durum ayrıcalıksız değildir. Montparnasse Kulesi tarihsel Paris’in bağrına saplanmış bir hançer gibidir. Bir çirkinlik anıtı da sayılabilecek olan bu modern kulenin yapımından pişmanlık duyulmuş olsa gerektir ki; izleyen yıllarda Paris’e yeni hançerler saplanması akla bile getirilmemiştir. Louvre Müzesi önüne kondurulan cam piramitler bile fazlaca tartışmaya neden olmuş; yapımı kentliyle aylar süren etkileşimden sonra gerçekleştirilebilmiştir.

     

     

     

    Eski Paris’in her bir köşesindeki pek çoğu bir önceki yüzyıldan kalma yapıların yanı sıra ortaçağ döneminden kalma sayısız yapıt koruma altındadır. Ayrıca, bu yapıların hemen tümü bugün de kullanımdadır.

     

     

     

    Paris’e bu ilk bakış bile Türkiye’nin hangi kentinde yaşıyorsak yaşayalım her birimizi öfkelendirmeye yetip de artacaktır. Eskişehir, Muğla, Safranbolu ve Beypazarı gibi bir kaç ayrıcalıklı kentimiz bir yana bırakıldığında yönetenlerimizin yetersizliği ve öngörüsüzlüğü ortaya koydukları ucubeler aracılığıyla anıtlaşmıştır.

     

     

     

    İzmir’in tarihi liman bölgesini ardı sıra yükselen kulelerle doldurmakta ve bununla da yetinmeyip Alsancak Stadı’nı AVM’ye dönüştürmekte sakınca görmeyen anlayış neyse; İstanbul’un silüetini bozan yapılaşmayı iş işten geçtikten sonra fark eden yaklaşım ve Ankara’yı köstebek yuvasına çeviren ilkellik Paris’i gördükten sonra daha da belirginleşmiş oluyor insanın zihninde. Bu kadarla kalsa iyi! Bu saçmalıklara yol açan, izleyici olan ve kamunun değil bir avuç çıkarcının koruyuculuğuna soyunan kent yöneticilerimizin kulaklarını her an çınlatmamızdan daha doğal bir durum olabilir mi bu manzara karşısında? Her ne kadar bu ucubelerin kentlerimizde boy vermesine sessiz kalanlara saydırsak da; gerçekte her birimizin zavallılığı, duyarsızlığı ve aymazlığı değil midir kentlerimizde cam-çelik ve betona bürünüp de kendisini gösteren çirkinlikler?

     

     

     

    Paris kentinin yeraltında başka bir dünya olduğunu unutmayalım! Yapımına 1900 yılında başlanan Paris Metrosu bugün 16 hat ve 241 km ulaşım ağına sahiptir. Böylelikle taşıtların değil de insanların kitleler halinde taşınması söz konusu olabilmektedir. Bugünün İzmir’inde ise Konak’a lastik tekerlekli taşıtları getirecek olan tünel tamamlanmak için gün saymaktadır. Bugünün İzmir’inde “bunlardan nasıl kurtulmalı?” sorusu sorulacak yerde dolmuşların ulaşım sistemiyle bütünleştirilmesi ve kentkart ödeme düzeneğine eklemlenmesinden söz edilebilmektedir.

     

     

     

    Böyle bir tablo karşısında Stephane Hessel’in “Öfkelenin!” öğüdüne uymaktan başka seçenek görebiliyor musunuz?

     

     

     

    Büyük kentlerimizde yok olmak için gün sayan eski yapılarımızın üzerine “Her an yıkılabilir!” yazmaktan başka becerisi olmayan yerel yönetimlerin zavallılığına ne demeli? Allama, pullama ve gerçek anlamda gereksinim olmaktan çok göz boyama hizmeti sunan akıldışı yatırımlar, her sene değiştirilerek yandaş yüklenicilerin parasal kazanç ağacına dönüştürülen her türlü sözde yatırım ne denli şanssız olduğumuzun canlı belgelerinden yalnızca bir kaçıdır.

     

     

     

    Paris’te yer alan 60 dolayında müze tarihsel ve etnografik birikimin sergilenmesi bakımından önde gelen aygıtlardır. Paris’in bir mimarlık müzesi olarak korunması yalnızca bu kente yılda 45 milyon gezgini çekebilmektedir. Bizde ise getto turizmiyle edinilen dövizler Paris’in turizm potansiyeli ile karşılaştırıldığında gülünç tablolar oluşturmaktan öte bir durum koymamaktadır ortaya.

     

     

     

    Seine ırmağında bir aşağı, bir yukarı işleyen tekneler kentin konuklarını Paris’le bir de sudan tanıştırırken; iki katlı üstü açık otobüslerle indi-bindi yaparak kentin kılcal damarlarına dağılan sayısız gezgin kendinden geçmektedir. Bu da tanıma ve keşfetmenin yanı sıra daha fazla para harcama olgusuna denk düşmektedir.

     

     

     

    Paris’in tartışmasız simgelerinden birisi olan Eyfel Kulesi’nin bunca zenginlik içinde hak ettiğinden çok ilgi gördüğünü de saptamakta yarar var. Yakından görüldüğünde fotoğraflardakiyle ilgisi olmayan soğuk ve itici bir demir yığınıyla karşılaşmak şaşırtıcı olsa da Parislilerin bu yapıdan hiç de vazgeçmeye niyetli olmadıklarını eklemekte yarar var.

     

     

     

    Romantizmin, sanatın, mimarlığın yanı sıra elbette devrimin de başkenti Paris’i üç günlük konuklukla yazmak ne denli olanaklı? Ama, hiç yapmamaktan iyidir diyerek yazı dizisine başlıyorum.

     

     

     

    Her zaman olduğu gibi yorum, tarihsel gönderme ve ülkemizdeki/dünyadaki izdüşümlerine dokundurma yaparak…

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 27.05.2013

     

    Görsel

     

  • 27 MAYIS

    27 Mayıs bir devrim mi yoksa darbe mi? İçinde bulunduğumuz yıllarda yoğunlaşarak tartışılan son 30 yılın konusudur bu ikilem!

    Toplumsal olayları belirli kalıplar uyarınca irdelemek ve yargılamak hataya düşmeyi kaçınılmaz kılıyor.

    27 Mayıs’ın hangi ortamda gerçekleştiğini anımsamakta yarar var!

    “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz!” ya da “Odunu koysam milletvekili seçtiririm!” diyen bir seçilmiş irade pek çok şeyi anlatmış olmaz mı?

    Olgudaki özneyi üzerlerindeki giysiyle değerlendirmeye kalkarsanız yanılırsınız!

    1974’de tankına, tüfeğine karanfil iliştirerek Salazar faşizmini sonlandıran Portekiz ordusu hata mı etmiştir?

    Ya da Almanya’da kurduğu düzenle faşizmin kitabını yazan Hitler bir asker miydi? (Elbette vatani görevini yapmıştı ve ancak onbaşı olabilmişti)

    Ayrıntılara değil sonuçlara bakmalı!

    27 Mayıs kuşkusuz hataları olan, yer yer denetimi de elinden kaçıran bir süreçti. Ama, ürünü 1961 Anayasası bugün bile mumla aranıyorsa eğer darbeye değil devrime denk düşen bir devinimdir!

    O günleri yaşamış bir büyüğümüzün, Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR’in yaşanmışlıklara dayanan yazısı çok daha fazlasını içeriyor.

    Ceyhun BALCI, 27.05.2013

     

     

    DEMOKRAT PARTİ VE   27 MAYIS

    Prof. Dr. Coşkun Özdemir

     

    Genç bir doktor, taze bir  nöroloji uzmanıyım, İstanbul’da bir devlet hastanesinde görev yapıyorum. Hastane başhekimi ve tüm uzmanlarla birlikte  Belediye Başkanı (Kemal Aygün) tarafından bir toplantıya davet ediliyoruz. DP’li başkan bir süre partisinin başarılarını sıraladıktan sonra sadede geliyor “Arkadaşlar Vatan Cephesi’ne katılırsanız çok doğru bir şey yapmış olursunuz ” . Başhekim Dr. Mansur Sayın,” arkadaşlar ben katıldım başka çare yok” diyor. Devlet memurlarına onur kırıcı bir baskı. O günlerde radyolarımız saatlerce Vatan Cephesi’ne katılan insanları, kedileri, köpekleri, yaşama veda etmiş olanları yayınlayıp duruyordu. Demokrat parti çok başarılı bir bölme, parçalama stratejisi uyguluyor. Halkın kahveleri, kıraathaneleri, gazinoları hatta camileri artık ayrılmıştır. Bu ayrılık tohumlarını hiç sakınca görmeden serpiyordu, adı demokrat olan parti.1956 yılında, Urfa’nın Birecik ilçesinde, Fırat üzerindeki köprünün açılısı yapıldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes bu açılışı izleyerek11Nisan kurtuluş bayramını kutlamak üzere Urfa’ya geldiler. Geçit töreninde bir kara çarşaflılar topluluğu önlerinde geçit yaptı. Açıkça “Sizin sayenizde bu kapanma özgürlüğe kavuştuk” demek istiyorlardı. Onları, cumhurbaşkanı DP markalı bastonu ile, diğer iki bakanla birlikte idamını esefle karşıladığım Başbakan Adnan Menderes ise şapkası ile selamladı.  Bu olayın tanığı oldum. Yine DP’nin Urfa’ya atadığı belediye başkanı, benim de hazır bulunduğum bir yemekte “ Orucunu yiyenin katli vaciptir” demiştir. Köy ağalarını milletvekili yapan DP’nin ilk icraatı Arapça ezan olmuştur. Bunun ardından cumhuriyet karşıtı Saidi Nursi’yi ziyaret edip ona saygılarını sundular. Cumhuriyet devrimlerini, halkın tuttuğu ve tutmadığı diye ayıran, resmi ilanlarla besleme basın yaratan  yine bu iktidardır. 6-7 Eylül faciası ve kara sayfasının baş sorumlusu da bu partidir. Ama hiç utanmadan Aziz Nesini ve solcuları olaydan sorumlu tuttular.( Aziz Nesin Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesine karşı çıkmıştı.) Kırşehir DP’ye oy vermediği için ilçe yapıldı. Mecliste tahkikat komisyonu kurup ona mahkeme yetkileri vererek muhalefeti tasfiye etmek isteyen, meclisi yargı yerine koyan DP iktidarıdır. Köy Enstitülerini, halkevlerini kapatan, böylece iki aydınlanma odağını yok ederek feodalitenin ve aşiret düzeninin süregelmesine yol açan yine adı demokrat olan parti olmuştur.  İktidarın antidemokratik eylemlerine ve zorbalığına karşı duran üniversite hocalarını kara cübbeliler diye anan başbakan ve bir hukuk abidesi Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ı üniversite bahçesinde yerlerde sürükleyen bu iktidarın emrindeki emniyet güçleridir. Menderes’in meclise dönerek “ Siz isterseniz hilafeti de getirebilirsiniz”  diye seslenişi çok ünlüdür. “ Ben bir odunu da aday koysam seçtiririm” deyişi de hiç unutulmamıştır. Tıpkı bugünküler gibi din istismarı için her  fırsatı kullanmışlardır. DP yönetiminde ülkenin bağımsızlığını yitirişi de ayrıca uzun uzun tartışılmaya değer. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde onları değil Fransa’yı destekleyen bu iktidar Türkiye’nin yurtseverlerine büyük acılar yaşatmış ve demokrasi umutlarını daha başlangıcında yok etmiştir. Şimdi böyle bir iktidarın Türk demokrasisine vurduğu sayısız darbe göz ardı edilecek ve meşruiyetini kaybederek askeri darbe ile devrilen DP yerine gelen askeri yönetimin yaptığı 1961 Anayasası ve onun Türk halkına sağladığı haklardan hiç söz edilmeyecek ve bizim sözde resmi tarih karşıtları tarafından  27 Mayıs kategorik olarak faşist bir yönetim yaratan 12 Mart ve 12 Eylülle bir tutulacaktır. Bu açık bir haksız yargıdır.  1961  Anayasası sosyal devleti, Anayasa Mahkemesini, üniversite özerkliğini, sendikal hakları, yargı bağımsızlığını, sosyal güvenlik hakkını getirmiştir. Bunlar çok sözü edilen demokrasinin  alt yapısını oluşturan kurumlardır. 27 Mayıs bize düşünce özgürlüğünü, sol açılımını getirdi. İnsan hakları, emekçi hakları, gelir dağılımı neredeyse ilk kez tartışılır oldu. Nazım Hikmeti ilk kez dergilerde okumaya başladık. Türk halkı onun bir vatan haini olmadığını, 27 Mayıstan sonra öğrenebilmiştir. Yön dergisi halka çok şey vermiş ve onlara ülkeleri hakkında düşünmeyi, soru sormayı öğretmiştir.   27 Mayıs bir darbe olarak başlamış ama bir demokratik devrime dönüşmüştür.   Ama bu askeri yönetim 147’liler olayı gibi büyük yanlışlıklar yapmaktan geri duramamıştır. Karşı devrimciler 1961 anayasasından memnun kalmamışlar ve kısa zamanda onu yok etmenin yolunu bulmuşlardır.

    Bugün tarihi çarpıtanlarla baş başayız. Bir aydınlanma ve uygarlık savaşıdır bu. Süregelen bu savaşı mutlaka akıldan, bilimden, halktan, emekten yana olanlar kazanacaktır.

    coskunoz@superonline.com                                                     

    Not  : Silivri’de yıllardır yersiz ve haksız, özgürlüklerinden yoksun bırakılan yurtseverleri sevgi ile özlemle anıyorum.

     

     

     

       

  • SEVR PARANOYAM

    Görsel

     

    SEVR PARANOYAM

     

     

     

    Sevr Paris’e 10 km uzaklıkta 20 bini biraz aşkın yaşayanıyla küçük bir yerleşim birimi. Paris’e giderken sahip olduğum bu bilgilere karşın Sevr paranoyamın depreşeceğini hiç ama hiç düşünmemiştim. St Germain’de yürürken bir yapının yan duvarındaki duvar seramiği (belki de porseleni) daha önce rastladığım bir sanat yapıtı sayılmazdı.

     

     

     

    Sevr adını taşıyan bir caddenin ve Paris’in güneybatısında yine aynı adlı bir kapının varlığı haritaya bakan pek çok kişinin fark edebileceği ayrıntılardı.

     

     

     

    Biz Türkler için Sevr 10 Ağustos 1920’de imzalanan antlaşmaya adını veren kasabanın adıdır. Birinci Dünya Savaşı sonunda yenenlerle yenilenler arasındaki antlaşmalardan yalnızca birisiydi. Yenenler, Versay’da Almanya’ya ağır yaptırımlar içeren bir antlaşma imzalatmışlardı. Bununla birlikte Almanya’yı paylaşmayı düşünmemişlerdi. Bu durumdan Osmanlı’nın bağışık kalması düşünülemezdi.

     

     

     

    Osmanlı’nın diğer yenilenlerden ayrı tutularak Sevr’de masaya oturtulması belli ki olumsuz ayrımcılığın bir gereğiydi. Antlaşmadan öte, bir tarihten silme belgesi olduğuna göre Sevr savaşla yıkıma uğramış Türkleri bir de antlaşmayla yerle bir etme belgesi olarak görülebilirdi. Bir zamanların üç anakaraya yayılmış Osmanlı imparatorluğu her şeyiyle birlikte topraklarını da yitirip Anadolu’nun ortasına sıkışıp kalacaktı Sevr’e göre. Elde kalan tek şey ne işe yaradığı belirsiz olan padişah, tahtı ve kendince görkemli yaşamı olacaktı. Bugünlerde o Vahdettin’in “hain değildi” denilerek aklanmasına ve II. Abdülhamit’in de Alman yapımı Hicaz demiryolu için ödüllendirilmesine tanıklık etmek sıradan bir rastlantı sayılabilir mi?  Unutkanlara, aymazlara ve kendini bilmezlere tek sözümüz olmalı : Sevr! Sevr’e göre oluşacak harita Yeni Osmanlıcı cahillerin ve gafillerin suratına fırlatılmalıdır. Birilerinin suratına bir şeyler fırlatmak incelikli bir davranış gibi gözükmese de yeni Sevr’e giden yolda sorumsuz ve onursuz davrananları sahiplenenlere incelikli davranmanın hiç gereği olmadığını unutmamalıyız.

     

     

     

    Kısaca, Sevr bizler için karanlığın ve tutsaklığın diğer adıdır!

     

     

     

    Sevr ve Versailles antlaşmalarıyla ilgili bir başka önemli noktaya daha değinmekte yarar var. Sevr Antlaşması, Türkleri Anadolu’ya hapsetmeyi amaçlarken Kurtuluş Savaşı ve onu izleyecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu açmada ateşleyici işlev görmüştür demek yanlış olmaz. Versailles Antlaşması ise Almanya’da yeni bir sürece girilmesine yol açarken, İkinci Dünya Savaşı’nda kendisini tüm dünyaya gösteren Alman Faşizmi’nin yeşermesi sonucunu doğurmuştur. Özetle, aynı zaman aralığındaki iki antlaşmadan birisi felakete ve karanlığa giden yolun taşlarını döşerken; diğeri, yoksul ve yoksun Anadolu coğrafyasında insanım diyeni onurlandıracak aydınlık bir sürece giden yolu açmıştır.

     

     

     

    Sevr hiç bir zaman tam anlamıyla uygulanamamıştır ve Kurtuluş Savaşı’nın utkuya erişmesi sonucu Lozan’da yırtılıp hak ettiği şekilde tarihin çöp sepetindeki yerini almıştır.

     

     

     

    Biraz da bilmediğimiz Sevr’den söz edelim.

     

     

     

    Sevr Fransa’da porselen üretiminin merkezidir. Hatta, Sevr antlaşmasının imzalandığı yapı bugün seramik müzesi olarak kullanılmaktadır.

     

     

     

    Sevr’in bir başka ve çok daha evrensel özelliği Uluslararası Ölçü ve Ağırlıklar Kurumu’na ev sahipliği yapıyor oluşudur.

     

     

     

    Sevr dünyaca tanınmış Franko-Hispanik müzisyen Manu Chao’nun da doğum yeriymiş. Clandestino en bilinen ezgilerinden birisidir.

     

     

     

    Sevr paranoyamın depreşmesi zihnimde bu yazı aracılığıyla paylaştığım bir dizi düşüncenin resmi geçit yapmasına yol açmış oldu.

     

     

     

    “Sevr Paranoyası” kimi güncel Sevr yandaşlarının geçmişteki bu antlaşmayı önemseyenlere yönelik olarak geliştirdikleri küçümseyici ve alaycı bir kavram!

     

     

     

    Aradan geçen bir yüzyıla yakın zamandan sonra Sevr’in bir kez daha canlandırılması girişimleri bunun bir paranoya olmaktan çok bir acı gerçek olduğunun göstergesi sayılmalıdır.

     

     

     

    Böyle bir durumda önceki Sevr sürecinde varıyla, yokuyla dik ve onurlu duranların torunları olarak önemli bir görevle karşı karşıya olduğumuz tartışma götürmez bir gerçektir.

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 26.05.2013

     

    Görsel

     

     

     

     

     

  •  

    Görsel

    HAVUÇ ALANA SOPA BEDAVA!

     

     

     

    Güncel pazarlama yöntemidir. Bir alana ikincisi yarı ederine! Ya da iki alana üçüncüsü bedelsiz! Kimi zaman da bir ürünü alana bir başkası ücretsiz sunulur. Yaşanacak tüketim patlamasını kestirmek hiç de güç değil!

     

     

     

    2013 Türkiyesinde olmaz denilenler olduruluyor! Hem de havuç-sopa özendirmesiyle! “Barışçılık” oyunu her türlü karşı çıkışa ve kınamaya karşın inatla sürdürülüyor. Evcilik oynayan çocuklar gibi barışçılık oynayan koca koca insanlar!

     

     

     

    İzmir’de belediye önderliğinde gerçekleştirilen Diyarbakır gezisi epeyce gürültü kopartmış durumda! Diyarbakır gezisi daha bir süre konuşulacak gibi görünüyor.

     

     

     

    Eleştirilere, akılcı ve somut gerekçeler göstermek yerine alaycı sözlerle karşılık veriliyor oluşu gezi tayfasının çaresizliğini belgeler nitelikte.

     

     

     

    Türkiye’de “barışçılık” oyununu yaygınlaştırma yandaşlarının önde gelen savı ülkede Türk-Kürt çatışması olduğu doğrultusundadır. Oysa, gerçek hiç de öyle değil. Dağa çıkmış silahlı eşkıya yarattığı terör ortamına karşın böyle bir gelişmeye yol açabilmiş değildir. Bu toprakların tarihsel geçmişi irdelendiğinde böyle bir çatışmanın yaşama geçirilmesinin neredeyse olanaksız olduğu görülecektir.

     

     

     

    İzmir’den Diyarbakır’a giden heyetin gezi gerekçesinde yer alan  kimi sözler bu savın düşüncesizce dile getirilmiş olması bakımından anlamlıdır.

     

     

     

    Diğer yandan bu süreçte ülkede yaşananları ana başlıklarıyla anımsamakta yarar vardır!

     

     

     

    İki hafta önce Reyhanlı’da patlayan bombalar çok sayıda yurttaşımızı aramızdan alırken; anaları da, babaları da, evlatları, eşleri, sevgilileri ve elbette tüm ulusu ağlatmıştır. Gevelenen havucun bedavası olan Reyhanlı bombaları “barışçılık” oyununa ilgi duyanları düşündürmeye yetmedi mi?

     

     

     

    Diyarbakır’da “barışçılık” oyunu sahnelenirken bir gece yarısı girişimiyle nur topu gibi bir alkol yasağını kucağımızda bulmadık mı? Havuç alana sopa değil sopalar bedava!

     

     

     

    Bir başka dehşet verici haber de Karabük’ten geldi! Ölülere onursal doktora verme dönemine girilen ülkemizde II. Abdülhamit ödüllendirildi. Sırada İngiliz kaçkını Vahdettin var desek yanılmış olur muyuz?

     

     

     

    Örnekleri çoğaltarak sözü uzatmayı bir yana bırakalım!

     

     

     

    “Barışçılık” oyununu da içeren bir dizi olgunun bir bütünün parçaları olduğunu görme zamanı gelmiştir. İzmir gibi bir kenti yönetenlerin bu bütünü görmüyor oluşlaına inanmak güçtür. Görmüyor oluşları da görüyor olup da oralı olmayışları da göz ardı edilecek gibi değildir. Bu gaflet ve delalet “barışçıl söylemler” arkasına saklanılarak geçiştirilemez.

     

     

     

    Bir başka olasılık da yaklaşan yerel seçimler dolayısı ile oy dağarcığının artırılması girişimidir. İzmir’de, ulusalcı-Atatürkçü kesimin oylarının çantada keklik olduğunu düşünenler yok değildir. Hiç de haksız değillerdir. Anılan kesimlerin oyları şaşmaz bir şekilde adresini bulacaktır. Bu oylara etnikçilere göz kırparak yenilerini eklemekte ne sakınca olabilir diye soranlar çıkabilir. Eğer bu olasılıktan yola çıkarak oy artırma hesabına girişecekler varsa ve bugünkü barışçılık oyunları bu hesaba dayanıyorsa onlara bir anımsatmada bulunmak kaçınılmazdır. Bir düşüncenin ve siyasal eğilimin gerçek yaşamda bir karşılığı ve adresi varsa boşuna hevelenmemeniz gerekir! Başka deyişle, aslı varken, taklidine ilgi gösterilmesi eşyanın doğasına aykırı bir durumdur. Hatta, bu tehlikeli yaklaşım gerçek destekçilerin en azından bir bölümünün öfkelenmesine ve adrestem uzaklaşması olasılığını da gündeme getirebilir. 

     

     

     

    Yaklaşan seçim eğik düzleminde kent yönetimine aday olanların ilkeli, kimlikli, kişilikli ve ayakları yere basan bir siyaset izlemesi gereğini haddim olmayarak dile getiriyorum!

     

     

     

    Oy avcılığı yapma çabasındaysanız eğer “ava giden avlanır!” sözünü aklınızdan çıkartmamalısınız!

     

     

     

    Ucuz havuçlara da, onların bedavası sopalara da dikkat!

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 26.05.2013

     

  • OBEZİTE VE GIDA EGEMENLİĞİ

     

    Obezite, çağımızın önemli sağlık sorunlarından birisidir. Hiç kuşku yoktur ki; yönelinmesi gereken doğru bir hedeftir. Bu hedefe yönelirken seçilen yöntemler tartışma konusu olmayı fazlasıyla hak etmektedir. Obezite tartışmalarının bireyin sorumsuzca ve düşüncesizce davranışı üzerine oturtulan bir paradigmaya dayandırılması bilgisizlikten değilse kötü niyetten kaynaklanmaktadır. Böylelikle bir yandan tümüyle vatandaş sorumlu tutulurken diğer yandan da obezite sorununun altında yatan kötü beslenme olgusu perdelenmektedir. Kötü beslenme kişinin davranış bozukluğu olmasının yanı sıra bireyin yaşadığı ülkenin sağlık, gıda ve tarım düzeneklerinin iyi yönetilememesine de bağlıdır.

     

    Bireyin sağlıklı beslenmesi için temel gereklilikler ayrıntısıyla bilinmektedir. Örneğin, bir çocuğun, erişkinin, yaşlının ya da gebenin gereksinim duyduğu günlük besin öğeleri konusunda gerekenlerin söylenmesinde herhangi bir güçlük yoktur. Başka deyişle beslenmenin niceliksel yanı konusunda bilinmeyenler çok değildir. Oysa, gerekli besin öğelerinin niteliksel durumuyla ilgili olarak aynı duyarlılık ve titizlik gösterilmemektedir. Bu durum bireyin bilincinin yanı sıra bir düzenleyici ve yönlendirici olmaktan da öte sorumluluğu bulunana devletin rolünü öne çıkartmış olacaktır. Kısacası bir toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı ve yeterli beslenmesi doğru dürüst tarım ve hayvancılık yapılmsıyla olanaklıdır. Elinizde sağlıklı gıda yoksa vereceğiniz öğütlerin beş paralık değeri olamaz.

     

    ABD’de erişkinlerin 1/3’ünün obez olduğunun altını çizersek ne demek istedğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında kardiyovasküler olanlar % 48 ile önde gelen ölüm nedenidir. Bunu, sırasıyla % 21 ve % 12 ile kanserler ve solunum yolu hastalıkları izlemektedir. Diyabet dolaylı yoldan ölümlerin % 3.5’inden sorumlu görünmektedir. Tütün bağımlılığı, fiziksel devinimsizlik, aşırı alkol kullanımı ve sağlıksız beslenme gibi davranış bozuklukları tüm kardiyovasküler hastalıkların % 80’inden sorumlu tutulmaktadır. 1

     

    ABD’de kötü beslenmeyle ilintili kalp hastalıkları, Tip 2 DM ve inmeye bağlı ölümler 2010-2020 yılları arasında 10 kat artış göstermiştir. 2030 yılına varmadan ABD’deki kötü beslenme alışkanlıklarından kaynaklanan sağlık harcaması faturasının 66 milyar USD’ye tırmanması öngörülmektedir. 2

     

    Ne yazık ki, istatistikler kötü beslenme konusunda toplumu uyarıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada sorulması gereken önemli soru insanların doğru beslenmeye nasıl özendirileceğidir! Bu amaçla, toplumun sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi doğrultusunda bir pilot çalışma tasarlanabilir mi? Bu düşüncenin kilit kavramı daha sağlıklı yiyeceklerin daha erişilebilir kılınması olabilir mi? Bu soruya yanıt oluşturması bakımından Massachusets eyaletinin Hampden kentinde 7500 kişi üzerinde yapılan pilot çalışmayla sebze ve meyve alış verişi yapanlara her bir USD için 30 sent geri ödeme yapılmıştır. Bu yolla özellikle dar gelirli ailelerin daha fazla sebze-meyve tüketmesi doğrultusunda özendirici olunabildiği gözlemlenmiştir.  

     

    Humana sağlık sigortası şirketi de Vitalite markalı poliçesiyle sigortalılarını sağlıklı davranışları karşılığında ödüllendirme yoluna gitmektedir. Örneğin, spor salonuna giden poliçe sahibinin kartına bu (sağlıklı) davranışı karşılığında puan yüklenmektedir. Toplanan puanlar aracılığıyla sigortalılara ufak tefek hediyelerden seyahat çekine varan geniş yelpazede çeşitli ödüller sunulmaktadır. Buna benzer uygulamaların 1990’lı yıllarda Güney Afrika ve İngiltere’de de denendiği bilinmektedir. Örneğin, Güney Afrika’da uygulamaya katılmış pek çok kişide ilk yılda aşırı kiloların verilmesi ve kan yağ düzeylerinin normale gerilemesi söz konusu olmuştur.  2

     

    Toplumun kötü beslenmeden caydırılması doğrultusunda bir başka yaklaşım ise sağlıksız gıdaların pahalılaştırılması olabilir. Bu bağlamda önemli hedeflerden birisi şeker eklenmiş içecekler olmalıdır. Bu içeceklerin tüketimiyle Tip 2 DM gelişimi, diş çürümesi, kardiyovasküler hastalıklar ve gut hastalığında artış eğilimi artık bilinmez olmaktan çıkmıştır. Bu gibi içeceklere uygulanabilecek ons başına 1 peni verginin bir kutu ya da şişe meşrubatın ederini % 20 oranında artırması söz konusu olacaktır. Böylelikle tüketimde hatırı sayılır bir azalma sağlanabilecektir. Böyle bir kısıtlamanın 10 yıllık dönemde 25-64 yaş arası kimselerde koroner kalp hastalığı olgularını 95 bin, inmeleri 8 bin kadar azaltacağı kestirilmekte ve bunun parasal faturada sağlayacağı tutumun 17 milyar USD tutarında olacağı düşünülmektedir.

     

    Başka bir çok hastalıkta olduğu gibi kötü beslenmeden kaynaklanan sorunların koruyucu hekimlik yaklaşımıyla ortaya çıkmadan önlenmesi ve bu yolla parasal harcamaların en aza indirilmesi kuşkusuz akılcı bir yoldur. Ancak, bu yapılırken bir takım gereklilikler olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır. Hastalıkların önemli bölümünün beslenme kaynaklı olduğu bir kez daha anımsandığında “gıda egemenliği” olgusunun önemi kavranmış olacaktır. Sağlıklı gıda üretimi için sağlıklı tarım ve hayvancılık yapmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Otlakları yok edilen, suları ve sulak alanları ticarileştirilen, GDO’lu ürünler konusunda özenli davranılmayan, tohum bağımlılığı sorununa karşı önlem alınmayan ve daha da kötüsü hayvancısı-çiftçisi üretmeye değil de üretmemeye özendirilen bir ülkede “gıda egemenliği”nden söz edilemez. Gıda egemenliğinin olmadığı yerde obeziteye yönelik farkındalık kampanyalarının anlam taşımayacağını söylemek fazlaca karamsarlık sayılabilir mi?

     

    Bugün, Türkiye hayvan varlığı yarı yarıya azalmasına karşın saman dışalımı yapan bir ülkedir. Hayvanına yedirecek yemi olmayan bir ülkenin “gıda egemenliği” düzlemindeki durumunu fazlaca anlatmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bu nedenle de, obezite üzerine kararlılıkla gitmek isteyen bir Türkiye’nin “gıda egemenliği” sorununu öncelikle ve özellikle çözmesi gerekir.

     

    Elbette göz boyayıcı değil de gerçekçi olunmak isteniyorsa!

     

    Ceyhun BALCI, 24.05.2013

     

     

    1  World Health Statistics, 2012. WHO.

     

    2 New Scientist, 6 April 2013, Take a Load off, America. Special Report/Obesity. (Sayfa 8-9)

     

     

     

     

    Görsel

  • FEYZİ VE KOLCUOĞLU’LARA AÇIK ÇAĞRI!

     

    Türkiye’deki 70 bin avukatın çatı örgütü TBB (Türkiye Barolar Birliği) yeni dönem yöneticilerini seçmek için sandık başında. Her zaman önemliydi! Günümüzde çok daha önemli baro seçimleri. Hukuksuzluğun tavana vurduğu, güçler ayrılığının önemli öğesi yargının yürütme yardakçılığına evrildiği bir kara dönem yaşıyor Türkiye!

     

    Böylesine karanlık ve yaşamsal bir dönemde kişilerin ve grupların bu seçimde yeni yöneticilerini seçmenin ötesinde önemli bir sınava gireceğini söylersek abartmış olmayı

    z!

     

    Sorumlu, akılcı ve bencillikten uzak yaklaşım önde gelen gereklilik!

     

    Ankara ve İstanbul bu önemli gerekliliği yerine getirerek yargının hiç olmazsa bir kanadını çalışır durumda tutmuş oldu!

     

    Geçen TBB seçimlerinde de bugünküne benzer bir durum yaşandığını anımsıyoruz. Aynı filmin bu seçimde de gösterimde olduğunu görmek son derece üzücü.

     

    TBB bu seçimlere şimdki başkanının yanı sıra Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu ve İstanbul Barosu eski başkanlarından Kazım Kolcuoğlu’nun da katılımıyla üç adayla gidiyor. Akil olmaktan tepkiler nedeniyle vazgeçmiş şimdiki başkan hakkında fazlaca söz söyleyip de zaman yitirmeye gerek yok!

     

    Metin Feyzioğlu ve Kazım Kolcuoğlu hangi temel noktalarda ayrı düştüklerini kamuoyuna iyice anlatmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiç kuşku yoktur ki, en temel konularda benzer olan kişiler yönetim anlayışı gibi ayrıntılarda farklılaşabilirler. Ama, Türkiye’nin ve özellikle de yargının içinde bulunduğu durum “yiğitlerin yoğurt yiyişleri” konusundaki farklılıkları sergileme lüksünü kaldıracak gibi midir?

     

    TBB kalesinin düşmesi tehlikesi her şeyin önünde gelen bir olguysa eğer bu inatlaşma açıklanabilir bir durum mudur?

     

    Atatürk’te birleşmek bu kadar mı zor diyerek TBB seçimine ayrı listelerle girerek yitirmeyi göze alan her iki adaya bir kez daha seslenmek bir yarar sağlar mı?

     

    Seçim yarışına girmek kadar girmemek de erdemin ve akılcılığın göstergelerinden birisi değil midir?

     

    Umarım duyarlar, umarım inatlarının değil akıllarının gereğini yerine getirirler.

     

    Her iki adaya uzaklardan değil yakınlardan bir olayla seslenelim! Benzemez denenler Milli Merkez’de birleşirken sizin ayrılığınız ve bölünmüşlüğünüz için akılcı bir gerekçeniz var mı? Tarihe SORUNLU değil ama SORUMLU geçmek için zaman henüz geç değil! Bu SORUMLU olma durumu Kazım Kolcuoğlu’na biraz daha yakışacak gibi görünüyor. Bir 68’liye de bu yakışmaz mı demeden duramıyor insan!

     

    Ceyhun BALCI, 25.05.2013

     GörselGörsel

  • GörselGörsel

    Millet, Milliyet, Cehalet

    *Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında, Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı; ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 

    Muzaffer İlhan ERDOST TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

    Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünün tartışma konusu yapıldığı bugün de belleklerde olmalı. Prof. Güler, bir kısım medyada ırkçılıkla karalanmak istenmiş, Başbakan Erdoğan, Güler’in, “ulus ile millet kavramını birbirine karıştırdığını”, “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” dediğini, “millet”in Arapça, “ulus”un öztürkçe olduğunu söyleyerek, üniversite kürsüsünden, bilim adamlarını, “imam” olarak irşad eylemişti.

    Oysa Prof. Dr. Güler, “Türk milleti” ile “Kürt ulusu” karşılaştırması yapmamış, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” demiş, bir başka deyişle, “ulus” ile “milliyet”in nicel ve nitel olarak eşit olmadığını söylemişti. Erdoğan’ın söylemiyle “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” denmemiş, böyle cahillikler yapılmamıştı. 
    Ne demek “ülkemizdeki Türk milleti” ve ne demekti “ülkemizdeki Kürt ulusu”? Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinden ve Kürt ulusundan oluşuyorsa, bu, nasıl bir ulus ve bu nasıl bir milletti!
    İkincisi, Prof. Güler’in söyleminden ırkçılık türetilebilir miydi ve bu, Nazi ırkçılığıyla özdeşleştirilir, Güler Ayman, faşist olarak nitelendirilebilir miydi? Fahri doktora unvanını aldığı kürsüden, Erdoğan, “kendisini güçlü olarak görenin ırkını yüceltmesi ne kadar tehlikeliyse, kendisini mağdur olarak görenin de ırkını yüceltmesinin, ırkını bir ayrımcılık unsuru olarak kullanmasının o kadar tehlikeli olduğunu”söylemiş, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünden, Türk ırkının yüceltilmesi sonucunu çıkarmış, yeni “Babıâli esnafı”, bu yorumun üzerine, Hitler’in “üstün ırk” tabelasını çakmıştı.
    Zavallı ülkem! Başbakanı, “millet” ile “milliyet”i aynı şey sayıyor. Kendi sözleriyle söyleyelim “içerikten haberi yok”. “Millet”in Arapça kökenli olduğunu biliyor ama, “milliyet”in “millet” olmadığını bilmiyor. Hatta “milliyet”in ayırdında bile değil. Üstelik, ulusu ırk ile özdeşliyor.
    Türk ulusu, ulus olarak kendi bünyesindeki etnik topluluklardan doğası gereği nicel olarak büyüktür. Ulus, nitel olarak tarihin derinliğinden gelen ve ırksal özellik, dil, inanç bakımından farklılaşan milliyetten, tarihsel bir kategori olması açısından farklıdır. 
    Bir ulus birimi olarak Türk ulusunun bünyesinde, Kürt etnik topluluğu, ulustan (Türk ulusundan) sayıca, yani nicel olarak küçüktür söyleminden, Kürtleri, “mağdur” bir ırk olarak ve sayıca çok olması açısından, Türkleri ırk olarak yüceltmek anlamı çıkarılabilir mi? Ulus, bir ırk topluluğu mudur? Irkların birliğinden mi oluşur? Ulus, birbirinden farklı uluslardan mı oluşur? Yoksa Türk milliyeti ile Kürt milliyetinden mi oluşur, yani milliyetlerin ortak birliği midir?
    Ulus’un tarihsel bir kategori olduğu bilinir. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun’da, ulus’un, toplumların gelişmesinin belirli dönemlerinde, özellikle kapitalizmin şafak vaktinde oluşmaya başladığını belirtir ve “Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği” olarak tanımlar.

    Ulusun oluşum süreci

    Ben, Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ülkemize uyarlayarak, ulusun oluşum sürecini ve niteliğini açımlamaya çalışmıştım: 
    “Ulus, bireylerin, belirli sınırlar içersinde, boy gibi, kabile ve aşiret gibi birliğe kan bağıyla bağlı olmaktan; köleci ve feodal birliğe bedensel bağlılıktan (bağımlılıktan), tarikat, mezhep, din gibi bir birliğe inançsal bağlarla bağımlı bulunmaktan, toplumsal ölçekte kurtulmalarının, yani özgür bireyler haline gelmelerinin maddi temelini oluşturan ekonomik bütünleşme üzerinde, siyasal olarak örgütlendiği birliktir.”
    Kısacası ulus, boy, soy, kabile ya da aşiretlerin, feodal ve yarı-feodal birimlerin, tarikat, cemaat, mezhep ve dinlerin birliği değil, geleneksel bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmuş özgür bireylerden oluşan, ekonomik temel üzerinde, siyasal örgütlenme biçimidir. Ulus, eşit ve özgür yurttaşların birliğidir. Toplumların gelişme düzeyine, tarihsel ve toplumsal konumuna göre farklı biçimler alır, insanlığın gelişme sürecinde temel öğeler kalmakla birlikte, sürekli değişir. Bu değişme, ileriye doğrudur.

    Rahatsızlık neden?

    Ulusun oluşmasında, tarihsel süreç açısından bir ya da birkaç kavim öncü rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, bin yıla yaklaşan süreçte devlet kurmuş, imparatorluk olarak etnik bakımdan olduğu kadar, din ve mezhep bakımından birbirlerinden farklı, hatta birbirlerine hasım toplulukları bir arada yönetmiş bir imparatorluğun bünyesinde oluşan ve gelişen kadrolarının, işgal edilmiş öz yurdunu kurtaran Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmaları ve onların bu devlete “Türk Devleti” adını vermiş olmaları, kimi, niçin rahatsız ediyor! Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti, yalnız Türk kavminden gelenlerin değil, bazı araştırmacıların ellinin üstüne çıkardığı birbirinden farklı kavimlerin birliğinden oluşur. Ama soy, kavim, etnik topluluk, aşiret, kabile, beylik olarak değil, toprak sahibine, aşiretine, tarikatına bağlı ve bağımlı olsa da varsayımsal olarak, yani yasa açısından özgür ve bu anlamda eşit yurttaşlar olarak ulus birliğini oluştururlar.
    Etnik adlandırma, çok dikkat edilsin, Türk etnisitesinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde kalacak olan öteki etnik toplulukları ya da bireyleri baskılama anlamında değil, bütün üyelerinin eşitlendiği, etnik adlarını koruyarak, ama bir etnik topluluğun değil ulusun üyesi Türk olarak adlandırılırlar. Kimliklerinde, etnik kimlikleri değil, ulusun üyesi kimliğini taşırlar.
    Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, örnek alınan Batı Avrupa’da, uluslar, ulusu kuran öncü kavmin adıyla adlandırıldılar. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ulusu gibi. Ama hiçbiri saf ve tek bir ırktan, etnisiteden oluşmuyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, emperyalist paylaşımdan pay almak şöyle dursun bu emperyalist devletler tarafından paylaştırılan Almanya, Nazi Almanyası olarak, üstün ırk kuramını, faşizmin ve faşist yayılmacılığın kaidesine oturttuğu zaman, Türkiye’de, aynı anlamda, ırk üstünlüğünü esas alan eğilimler kitleselleşmeye başlamıştı. Türk Ocakları, Mussolini’yi kılavuz olarak bayraklaştırmak istedi. Kemal Atatürk, kurduğu Türk Ocakları’nı kapattı, ulus kültürünün kadrolarını, köyde, kasabada, kentte oluşturacak Halkevleri’ni kurdu.

    Atatürk’ün sözleri

    Irk ayrımcılığı söz konusu olduğunda, özellikle üstün ırk kuramına dayalı olarak Hitler ve Mussolini’nin Kuzey Afrika’daki vahşetlerini gördüğü zaman, “Bu hayvanların dünyasında yaşamış olmaktan utanç duyuyorum!” diyen Kemal Atatürk, Diyarbakır’da yayımlanan Diyarbekir gazetesinin sahibine Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği demeçte, “Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evletleri, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (Cumhuriyet, 5.10.1932) söylemiyle, yalnızca ırkçılığı değil, ırk ayrımcılığını da yadsımıştı. Irkları coğrafya ile adlandırarak, hepsini, aynı ırkın, aynı cevherin parçaları olarak nitelemiş, yalnızca ırkçılığı değil, “üstün ırk” kuramını da tarihin hurdalığına atmıştı.
    Ulusa gelince, ulusun üyelerini, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olanları Türk olarak nitelerken, etnik kökeni Türk olanlar Türktür demedi. Çünkü ulus, etnik toplulukların etnik özelliklerinin birliği değil, özgür bireylerin yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu ulusun üyeleridir. Ulus, ne tek bir etnik topluluğun ulus adını almasıdır, ne de etnik toplulukların koalisyonudur. Ulus, etnik özelliklerin silindiği, yeni, siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan modern bir birimdir. 
    1990’da, İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum dönemde yazdığım Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ulusun ileriye ve geriye doğru birbirine karşıt iki yönelimine değinmiş, şunları yazmıştım:
    Bugün, “ulus” birliği (birimi) içinde etnik gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları, geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesinin dinemiğine dönüştürmek de olanaklı.
    Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında, Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı; ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 
    Emperyalist kuşatmaya ve köleleştirmeye karşı, ulus olarak varlığını ve bağımsızlığını korumanın büyük duvarı “ulusal”lığı paspas yapmaya kalkışanlar, ABD’nin “büyük sopası” sırtlarında, ulusu paspas yapanlar, ulusu ulus olarak çiğnemeye yeltenenler, unutulmasın, ulusun paspası olmaya er ya da geç yargılıdırlar.