cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ORLY, ASALA, ÖSO…

    GörselFREE SYRIAN ARMY

     

    GörselORLY, ASALA, ÖSO…

    Paris’in geçmişteki birincil havaalanı olan Orly şimdilerde eski zamanlardaki yoğunluğunu yitirmiş olsa da, hizmet vermeyi sürdürüyor. Orly’ye ayak basar basmaz orayla ilgili olarak belleğimde yer etmiş bilgiler canlanıverdi. Adını ne zaman duysam tüylerimi diken diken eden Orly’ye ayak basmak da varmış! Bunları anımsamak hüzün verse de tarihi unutmamak bakımından önemli!

    Tarih : 15 Temmuz 1983

    Yer Orly Havaalanı!

    Haber bültenlerine yansıyan bilgilere göre havaalanında terör estiren ASALA 2’si Türk, 4’ü Fransız, 1’i Amerikalı ve bir diğeri de İsveçli olan 8 kişinin ölümüne; 28’i Türk 55 kişinin yaralanmasına yol açar! ASALA Türkçe’ye Ermenistan’ın Kurtuluşu için Gizli Ermeni Ordusu olarak çevirilebilecek bir silahlı terör örgütüdür gerçekte. Her ne kadar Batılı ülkelerin kimilerince terörist gruplar listesine alınmışsa da gerçek anlamda bir karşı çıkış görmemiştir uygar(!) dünyadan. Orly baskınına varıncaya dek 10 yıldır dünyanın hemen her köşesinde eşi benzeri az bulunur terörizm örnekleri sergilemişliği vardır. Bu tarihten 8 yıl önce de bu kez havaalanında değil de kentin ortasında Paris büyükelçimizi öldürebilmişlerdir. Bağlantıdan ASALA saldırıları sonucu yitirmiş olduğumuz Türk Dışişleri görevlilerinin listesine erişilebilir. http://www.frmtr.com/genel/760948-ermeni-teror-orgutu-asala-nin-katlettigi-diplomatlarimiz.html

    Orly baskınından yaklaşık 1 yıl önce 7 Ağustos 1982’de ASALA’nın Türkiye’nin başkentindeki Esenboğa’da da kanlı bir saldırı gerçekleştirdiğini de anımsayalım!

    ASALA’nın Orly saldırısı örgüt için bir dönüm noktası olmuştur. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözü geçerliliğini yitirmiştir. Paris’in orta yerinde Türk büyükelçisinin öldürülmesinden etkilenmeyenlerin ölümün soğuk yüzüyle karşılaştıklarında duruma ilgi göstermeye başladıklarının göstergesidir aslında bu kanlı Orly baskını!

     

     

    Tarih : 18.05.2013

    Yer : Paris’in orta yeri

    Paris’in göbeğinde Sen nehrini aşan işlek bir köprülerden birinin başında Özgür Suriye Ordusu’nun eylemine tanık olunca bir kaç gün sonra ASALA’yı bir kez daha anımsamak kaçınılmaz oldu. Livaneli’nin (Arapça sözlü)  Leylim Ley’i eşliğinde Suriye’ye ve diktatör Esad’a yönelik farkındalık eylemi konmaktaydı ortaya. Gelip geçmekte olan Fransızları ne düzeyde etkileyebilmiştir? Bunu anlamak kuşkusuz olanaksızdır. Buna karşılık ne Fransızların ne de bir başka batılı ulusun ÖSO’nun iğrenç bir ölüm makinesi olduğundan haberdar oldukları söylenemez. Bu konuda biraz olsun bilgileri varsa bile kendilerine yönelmeyen bir tehdidin onları pek de ilgilendirmediğini söylemek yanlış olmaz! Yeter ki ÖSO denilen kanlı örgüt bir Fransız’ın kılına zarar vermesin!

    Orly’de ASALA’yla başlayan olaylar geçidi yaklaşık 30 yıl sonra Paris’in orta yerindeki ÖSO gösterisiyle günümüze uzanıyor.

    Kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına yaraşır bulan sözde insanlık var oldukça buna benzer öykülerin yazılması kaçınılmaz olacak!

    Ceyhun BALCI, 20.05.2013

     

  • Görsel

    Ege 20.05.2013

    KONUK

    HİDAYET KARAKUŞ

    Kocaoğlu’na Açık Mektup!

    Sayın Başkan, 15.05.2013 günü, özel kaleminizden Pınar Hanım aradı. 23 Mayıs 2013’te sizin başkanlığınızda 150 kişilik bir öbeğin Diyarbakır’a gideceğini, beni de çağırdığınızı iletti. Sağ olun! Çağrınıza uyamayacağım.

    Gidecek kişilerin toplumun kanaat önderleri olduğunu, Bademler Tiyatrosu’nun da götürüleceğini öğrendim.

    Öncelikle emperyalizmin uydurduğu bu “kanaat önderleri” sözünden son derece rahatsız olduğumu belirtmeliyim. Ne demek kanaat önderi? Toplumu yönlendirebilecek gücü, etkisi olan insan mı? Yoksa bir gizli tarikatın, bir anlayışın, bir partinin itirazsız benimsediği bir kişilik mi? Madem kanaat önderleri çözecek sorunları, meclise ne gerek var o zaman?

    Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının eşit olduğuna inanırım. Ben bilime inanırım, bu nedenle uzmanlığın önemli olduğunu bilirim. Sorunların çözümünde siyasal, toplumsal, fiziksel yöntemlerini işletilmesi gerektiğini düşünürüm. Bu yolların hiçbiri iktidarca düşünülmemekte, kendi uydurdukları ya da kendilerine fısıldanan kavramlarla toplumu biçimlendirmeye çalışmaktadırlar. Bugün kanaat önderi olarak ortaya sürülen ‘akil adamlar’ın neyi ne kadar çözdükleri, çözecekleri hiç belli değil. ‘Akiller’ öne sürüldükleri konuda uzman değiller. Ayrıca doğuda kanaat önderi sayılan ‘mele’ denilen mollaların tarih boyunca hangi ulusal ya da uluslar arası sorunu çözdüklerinin hiçbir örneğini bilmiyorum.

    Ben ne ‘akil’im, ne ‘mele’. Bu nedenle de çağrınıza katılmayacağım.

    Siz de, ben de 68 kuşağındanız. 68 kuşağının en önemli ilkesi Mustafa Kemal’in “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözünde ortaya çıkan ilkedir: Tam Bağımsız Türkiye.

    Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan bu ülküyle yürümediler mi darağacına?

    Böyleyken emperyalizmin kucağında oturup bağımsızlık düşü gören, emperyalizmi değil Türkiye Cumhuriyeti’ni düşman belleyip otuz yıla yakın zamandır çocuklarımızı öldüren katillerin savunucularının “açılım” adına ellerini sıkmaya gelemem.

    Emperyalizmin ülkemizdeki taşeronlarının Büyük Ortadoğu Tasarısını allayıp pullayıp Türk toplumunu uyutmak için kullandıklarını siz de biliyorsunuz.

    Kürt kardeşlerimiz için savaşanlar gerçekten onları seviyorlarsa Türkiye Cumhuriyeti’nden Toprak Reformu istesinler. Kendilerini yüz yıllardır sömüren ağalara, şeyhlere karşı savaşsınlar. Türkiye Cumhuriyeti’nden okul istesinler, hastane istesinler. İnsan gibi yaşamanın temel koşullarının Kürt kardeşlerimiz için de sağlanmasını istesinler. Yalnızca Kürtçe’yi önceleyerek kendilerine her olanağı sağlayan bir Cumhuriyet’in kuyusunu kazmasınlar.

    Kürtçe’nin resmi dil olması ülkenin bölünmesinin en önemli adımı olacaktır. Kürt kardeşlerimizin Kürtçeyi öğrenmeleri, öğrenmek istemeleri ayrı şey; Kürtçe’nin okullarda, mahkemelerde, resmi dairelerde kullanılma zorunluluğu ayrı şeydir. Bir devletin tek dili olur. Bütün ulus devletler tek dille vardırlar.

    68 Kuşağı Mustafa Kemal’in ülküsünü savunurken ülkemizin sorunlarına sınıfsal açıdan da bakıyordu. Toprak işgalleri, işçilerle dayanışma, köylülerin haklarını savunmalar bu nedenle olmamış mıydı? Tam bağımsızlığın modası geçtiğini söyleyenler sizce de hep emperyalizme hizmet etmiyorlar mı? Başkalarının kucağında oturarak bağımsız olunabilir, bağımsız kalınabilir mi? Ülkeyi kana bulayan insanların destekçileri sizi karşılamayacak mı Diyarbakır’da? “Apo’ya özgürlük” diye bağıran belediye başkanları, milletvekilleriyle buluştuğunuzda, PKK bayrakları altında konuşmak zorunda kalmayacak mısınız? Türk Bayrağını orada göremediğinizde ne duyumsayacaksınız? İstiklal Marşı’na, bayrağımıza saygı göstermeyenlerin elini sıkmaya yüreğiniz nasıl dayanacak?

    Bu “açılım” ABD ile kol kola yürüyen AB emperyalizminin açılımıdır. Bu barış açılımı değil, bölme parçalama açılımıdır. Bunun Sevr’i yeniden canlandırmak olduğunu Mısır’daki Sağır Sultan biliyor artık. Siz ülkeyi bölmek için bin bir hile peşindeki tasarı sahiplerinin konuğu olmayı içinize sindirebilecek misiniz?

    Sayın Başkan, aklı olan hiç kimse barışa karşı çıkmaz, çıkamaz. Ancak barışın koşulları, olmazsa olmazları vardır. Barışın temeli hukuktur. Bütün yasalar, herkese eşit uygulanır; topluma karşı, insana karşı, ülkeye karşı suç işleyenler cezalarını çeker; komşularla Atatürk’ün kurduğu barış ortamı yeniden kurulur; o zaman ülkemize barış gelir. Bağımsız bir ülke Kürtçe’yi de kendi içinde çözer. Başkalarının içişlerine karışmak, uluslararası hukuka aykırı değil midir? Komşuların içişlerine karışan, ülkemizi Suriye bataklığına sürüklemek isteyen bu iktidar sahiplerinin hangi elini sıkabilirsiniz? Yurdunu savunan her insan yurtseverdir, kahramandır. Bugün kahraman olan Esad mıdır, Erdoğan mı?

    Sayın Başkan, ben ne ‘akil’im, ne divane! Ne kanaat önderiyim, ne ‘mele’! Yalnızca yurdumuzun üstündeki kara bulutların ancak Tam Bağımsız bir ülke olduğunda dağılacağına inanırım. Dünya değişti teranelerinin sahipleri, bu değişimin emperyalizmin istemlerine göre olduğunu gizleyenlerdir.

    Bizim görevimiz küreselleşme denilen bu emperyalist tuzağa karşı çıkmak, sömürgenlere karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren bir ulusun çocukları olarak bugün de aynı tutkuyla ülkemizin geleceğini kurmak için bütün düşünce ayrılıklarını bir yana iterek bir araya gelmek, yeniden kurtulmak zorundayız. Ulusallığı savunan gerçek yurtseverleri faşistlikle suçlayan ‘ileri demokratların’ da bilmesi gereken şey; faşizmi iyi öğrenmeleridir. Faşizm, sermayenin kanlı diktatörlüğüyse onların desteklediği, ülkede her türlü özgürlüğü biber gazıyla, copla, tekmeyle, düzmece yargıyla bastırmaya çalışan güce ne diyeceğiz?

    Sayın Başkan, Diyarbakır’a bu koşullarda gitmeyin. ‘Açılım’ın parçası olmak yerine sorunların çözümü için gerçek yurtseverlerin sesine sesinizi katın! Sizin geçmişinize de, İzmir için verdiğiniz uğraşlara da yakışan budur!

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ!

     

    Atatürk’e dair başta Cumhuriyet olmak üzere ne kadar kazanım varsa tepelenirken; bugüne dek Atatürkçü olmayı bir yana bırakalım, adını duyduğunda tüyleri diken diken olan zevatın “Yurtta barış, dünyada barış”çı olması nasıl açıklanmalı?

     

    Baştan söylemekte sakınca yok! Sahtekarlıkla!

     

    “Yurtta barış, dünyada barış!” diyebilmek için Atatürk olmak ya da Atatürk gibi savaşmış olmak gerekir! Açılımcı uysallığa evrilmiş olanlar son günlerde “Savaşa hayır, barışa evet!” zırvalığıyla kendilerini kaybettirme telaşı içine düşmekteler!

     

    Haklı savaş denen kavram varken ve artık tartışmasız bir olguya dönüşmüşken “savaşa hayır, barışa evet!” sığlığına düşmek ne anlama geliyor?

     

    Bütün bunları bir yana bırakarak gerçeğin peşine düşelim!

     

    Saldırının üzerinden 24 saat geçmeden failleri belirleyenler bununla da kalmayıp El Muhaberat bağlantılarını ortaya koyanlar saldırıları neden önleyemediler?

     

    Öte yandan, “komşularla sıfır sorun” kavramıyla yola çıkıp “sorunsuz komşusuz” durumuna düşmek nasıl iştir?

     

    Her şeye karşın “Yurtta barış, dünyada barış!” demek kötü müdür? Elbette iyidir! Ama, o sözün ağırlığını ve içeriğini taşıyabilmek koşuluyla.

     

    “Türkiye’de barış deyip, dünyada barışı göz ardı edip, başka yerlerde savaşın değirmenine su taşıma!” siyasetinin yolunun Reyhanlı olayıyla kesişmesi sıradan bir rastlantı mıdır?

     

    Yoksa, yazgının garip bir cilvesi mi?

     

    Türkiye’nin hem kendisinin olmayan hem de saldırganlığın savaşı olan bu pis işe bir şekilde karış(tırıl)maması için yakarıyoruz…

     

    Ceyhun BALCI, 12.05.2013

  •  

    Görsel

     

    FETİŞİZM (*)

    (Fetişist olmadığımız kalmıştı! Onu da olduk!)

     

    (*)  Fetişizm, Dil Derneği sözlüğünde ilkel toplumlarda doğaüstü bir güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı ya da cansız nesnelere tapınma, tapınakçılık, putperestlik olarak tanımlanmış. Bir de ruhbilimsel anlamı var. Ama, bu yazının konusu değil elbette!

     

    “Bu kavrama değinmek de nereden çıktı?” diye soracaklar çıkacaktır. Vatanımız, bayrağımız, dilimiz ve başkaca akla gelen ulusal değerlerimiz elimizden kayıp gittiği bu dönemde aklın doğal gereği olarak “bayrağımızı, vatanımızı, dilimizi ve ulusal değerlerimizi” önemsiyor ve onlara dört elle sarılıyoruz. Bu “ulusalcılık”  olarak da adlandırılan bir yaklaşım! Bu nedenle “faşist” ve “şovenist” yaftaları boynumuza çoktan takılmış durumda. Sağolasıca “devrimci demokratlar” boynumuza bir de “fetişist” yaftası astılar. Geçtiğimiz günlerde bir ortamda Atatürk, bayrak ve ulusal değerler duyarlılığımızı “fetişizm” olarak nitelediler. Kuşku yok ki, bu gibi nitelemeler önünde, sonunda öznel yargılara dayanabilir! Ancak, bayrağın ucundan tutmamış, ulusal değerlerin yanından geçmemişlerin bu türden nitelemelerinin ciddiye alınması da olanaksızdır.

     

    Bayrak ve ulusal değerler konusundaki tartışmalar 1 Mayıs sürecinde alevlenme göstermişti. Bizlerin ikna çabalarının sınırlı etkiye sahip olduğuna kuşku yoktur.

     

    Dış kaynaklara danışmak ya da onların yaklaşımına göz atmak yararlı olabilir! Ne de olsa bu dostlarımız her fırsatta kendilerini enternasyonalist olarak tanımlarlar.

     

    Bu nedenle de sağlam bir başvuru kaynağına yönelmek iyi olacaktır! Bugünün dünyasında Küba’nın sosyalistliğinden ya da komünistliğinden kuşku duyulabilir mi? ABD’nin burnunun dibinde özellike bu konuda burnundan kıl aldırmayan Küba 1 Mayıs’ı nasıl kutladı?

     

    Bu güzel günde Küba’da bulunma şansına sahip olmuş dostlarımızın fotoğraflarından daha iyi belge olur mu?

     

    Havana’da, Devrim Meydanı’nda objektiflere takılan görüntülerde kendisini gösteren bolca Küba bayrağı  gözlerden kaçmayacaktır!

     

    Bayrağın ucundan tutmak, ulusal değerlerin yanından geçmek komünist olmaya engel değildir besbelli! İşte kanıtı!

    https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/KUBADA1MAYIS

     

    Bu işe sizler ne dersiniz sevgili devrimci demokrat dostlar? İkna olur musunuz? Yoksa, ucuz hesaplar gereği bayrağa ve ulusal değerlere sahip çıkanlara faşist, şovenist ve şimdi de fetişist diyerek kolaycılık batağında çırpınmayı mı tercih edersiniz?

     

    Sizleri de biraz faşist, şovenist ve hatta fetişist olmaya çağırıyoruz! Tıpkı uzaktaki yakınlarımız olan Kübalı dostlar gibi! Bizlere benzemekse korkunuz Kübalılara benzeyin!

     

    Ceyhun BALCI, 11.05.2013

     

     

     

  • Görsel

     

    Devrimci Demokratlara Teşekkür…

    Soru ve sorunları bıraktık, insanlarla uğraşır olduk. Yurtiçi barışı unuttuk Ortadoğu’da barış havarisi kesildik. Cumhuriyet paşalarını tutukladık, Osmanlı paşası üniformalı figüranlara reklam programlarında “çay” ikram ediyoruz. 

    Bozkurt GÜVENÇ

    Hayır, yanlış okumadınız. Gerçekten teşekkür ediyorum demokratlara.

    Cumhuriyet’e karşı oldukları ya da Türkiye Cumuhuriyeti’ni “İslami bir Cumhuriyet”e dönüştürme çabaları için değil. Cumhuriyetimizi kuran Gazi Mustafa Kemal’in “Manevi mirasım akıl ve bilimdir; Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür koruyucular ister” vasiyetini unutan veya unutmuş görünen kuşakları uyandırıp “Ne mutlu Türk’üm” diyen yurttaşlarımızı göreve çağırdıkları ve bu çağrıyı en az yarım yüzyıldır başarıyla gündemde tuttukları için teşekkür ediyorum! 
    Teşekkürüm, yalnız AKP demokratlarına değil, daha Kurtuluş Savaşı yıllarında, Birinci Meşrutiyet armağanı“Hâkimiyeti Milliye” (ulusal bağımsızlık ve egemenlik) ilkesini hayata geçiren Mustafa Kemal ve ülkü arkadaşlarının kurduğu laik Cumhuriyete, kültür devrimine ve yöneticilerine hücum eden demokratlara ve kurumlara teşekkür ediyorum!

    Cumhuriyet ve demokrasi 

    Günümüzde eş ya da karşıt anlamlarda kullanılan bu iki yönetim biçimi, ülkemizde devrim ve karşı devrim simgesi oldu. Türk Demokrasi Hareketi, kültür devriminin ve CHP’nin hatalarını bırakıp Cumhuriyeti hedef aldı. O kadar ileri gittiler ve halen gidiyorlar ki, ülkede bir cumhuriyetçi -demokrat ikilemi, devrimci-karşıdevrimci kutuplaşması yarattılar. Karşıdevrimci demokratlar, örnek aldıkları demokrasilerin yüzyıllar önce ilk cumhuriyet olarak kurulduğu gerçeğini göremediler. ABD’yi kuran Cumhuriyetçilerin sonradan Demokrat olmaları gibi, bizim devrimci cumhuriyetçilerimiz de bugün demokratik hak ve özgürlükleri savunuyor. Sosyal değişmenin yarattığı yabancılaşma, bir karmaşaya ve kuralsızlığa dönüştü. Hakikatleri aramak bir yana artık neyin ne olduğunu bilemez, doğruyu yanlıştan ayıramaz duruma düştük. Soru ve sorunları bıraktık, insanlarla uğraşır olduk. Yurtiçi barışı unuttuk Ortadoğu’da barış havarisi kesildik. Cumhuriyet paşalarını tutukladık, Osmanlı paşası üniformalı figüranlara, reklam programlarında “çay” ikram ediyoruz. 

    Medyanın katkıları 

    Yaşanan görülmemiş dönüşümü, Türk varlığını yok etmeye kararlı Sevr ortakları dışarıdan; küresel sermayenin denetimindeki medya kuruluşları içeriden, destekledi. Kaleyi içeriden fethetme politikası öyle başarılı oldu ki, ulusal varlığımızı, kültürel kimliğimizi korumak cehalet, hatta ihanet sayıldı. Sivil bir anayasa yapamayan demokratlar, önümüzdeki seçimleri belki de Silahlı Kuvvetler’den miras kalan darbe yasalarıyla yapacaklar…
    Millet 1920’lerde değil asıl şimdi uyanıyor, tarihi varlığımız elden gitti, gidiyor derken, uyutulan kuşakların varlık ve kimlik bilinci uyandı, ulusal bilince erdi; bu çıkmaza nasıl girdiğimizi, yanılgılara nasıl düştüğümüzü sorguluyor. Kadınlarımızın takılarında Atatürk rozetleri görülüyor. 
    Bu tarihi uyanışı/dirilişi sağlayan demokrasi yandaşlarına teşekkürler. Cumhuriyetin kültür devrimiyle yapamadığını, yürüttükleri devrim karşıtı demokrasi söylemleriyle başardılar. Karamsar olmayalım. Ünlü basın ve medya patronu Macar asıllı Pulitzer’in on yıllar önce önerdiği gibi, 
    “Medya ile çöken demokrasiler
    Medya ile yükselişe geçecektir.” 
    Sürecin başladığı ve hızlandığı izleniyor. Korkunun beklediği dağlarda yükselen iletişim kuleleri arasında bugün özgürlük ağları örülüyor.

  • NARGİN

    Görsel

     

    NARGİN

    Nargin : Ölümün kurtuluş olduğu yer! Bakü açıklarında 3.5 km2 yüzölçümüne sahip taşlık bir ada.  Yanı başındaki Vulf adasıyla birlikte Bakü limanına egemen konumda. Nargin (Büyük Zira) ve Vulf (Küçük ya da Daş Zira) adları Büyük Petro tarafından konmuş. Finlandiya körfezindeki adalardan esinlenilmiş bu adlar.

    1.Dünya Savaşı’nın sonunda Doğu Cephesi’nde tutsak düşen Osmanlı askerlerinin önemli bölümü bu adaya getirilmiş. Yalnızca askerlerin tutsak edilmesiyle yetinilmemiş. Sivil halktan kişiler de Nargin’in konukları arasındaki yerlerini almışlar.

    Doğu Cephesi’nde tutsak düşen Osmanlılar yalnızca Nargin’e getirilmemiş. Rusya’nın içlerine, Sibirya’ya sürülenler olduğu da bilinmekte. Nargin’in seçilme nedenlerinden birisi tutsakların etnik ve dinsel özdeşlik içinde oldukları Azeri toplumundan yalıtılmasıdır. Hemen belirtmekte yarar var! Bu girişime karşın Bakü’de yaşayan Azeriler bu yalıtmaya karşın Nargin’e ve tutsaklara ilgilerini esirgememişler. Onları evlerinde konuk edenlerin yanı sıra özellikle varlıklı ve nüfuzlu olanlar adadan kaçış ve anayurda dönüş bağlamında da ellerinden geleni yapmışlar. Nargin’den kurtulmanın iki yolundan birisi olan kaçmak seçeneğinin yaşama geçirilmesinde önemli katkıları olmuş Bakülü Azeri soydaşlarımızın!

    Nargin’de 1915-1917 yıllarında her an 10-15 bin kişi bulunmuş. Toplamda 40-45 bin kişinin gelip geçtiği kestirilmekte. Her gün en az 10-25 kişinin ölerek kurtulduğu, cenazelerinin gelişi güzel etrafa atıldığı; bugün de onlardan arda kalan kemiklerin adanın doğal nesnelerine dönüştüğü ada. Saptanabildiği kadarıyla Rusların 60-70 bin askerin yanı sıra 100 bin dolayında sivili de tutsak aldığı düşünülmekte. Bir şekilde yolu oraya düşüp de canını verenlerin ruhlarının dolaştığı yer de demek olası bu küçük, gösterişsiz adaya!

    Kitabı okurken zorlandığımı yadsıyamam! Bir insana verilebilecek en büyük cezadır Nargin’de yaşanmış olanlar! Sağlam kanıtlara ve dayanaklara sahip olmasa kitapta yazılanları “bu kadarı da yaşanmış olamaz!” diyerek bir kenara bırakabilirdim. İnsanlık tarihinin gördüğü en sistemli ve düzenli trajedilerden olan Nazi toplama kamplarının Nargin’in yanında masum kalacağını söylemek abartılı bir saptama olmaz!

    Nargin’e ilk aşamada getirilen 10 bin tutsak her bir barakaya 125 kişi bulunacak şekilde balık istifi yerleştirilmişler. Bakımsızlık, pislik ve tıbbi araç-gereç yokluğunun doğal sonucu başta tifo olmak üzere bulaşıcı hastalıkların patlamasıyla kırılmış yoksun ve yorgun tutsaklar. Günde bir kez verilen yağsız-etsiz çorba ve 100 gr kara ekmek 24 saatlik besin demektir Nargin’de. İçinde bulunulan barakalar yazın kavurucu güneşine, kışın dondurucu soğuğuna karşı korumasızdır. Gerek Nargin ve gerekse Rusya içlerindeki tutsaklıktan kurtulabilen az sayıda Türk doğdukları topraklara geri dönebilme şansına sahip olabilmiş. Ezici çoğunluğu ise yaşamlarını oralarda bırakmış. Ruhları ise oraları mesken tutmuş!

    Yakın tarihimizin trajik sayfalarından birisini oluşturan Nargin konusunda daha fazla bilgi Akif AŞIRLI’nın aynı adlı kitabı okunarak edinilebilir. Konuyla ilgisi bilinen ve bilgi, belge edinimi konusunda özverili çalışmalarıyla tanınan Prof Dr Bingür SÖNMEZ’i de unutmayalım!

    Bu gibi bilgiye, belgeye dayanan yapıtlar bizlere ayna tutması bakımından da çok önemli! Ulusların ayna kullanması kendilerini eleştirme fırsatı yaratması bakımından da vazgeçilmez bir gereklilik. Geçmişe tutulacak ayna öz değerlerimizin ve kazanımlarımızın anlamının diri tutulması bakımından da önemli! Geçmişini iyi bilmeyen toplumların sahip olduklarını bozuk para gibi harcamasının da kaçınılmaz olduğunu unutmamak gerekiyor.

    Ceyhun BALCI, 09.05.2013

    Görsel

  • Görsel

     

    TAKSİM-GÜNDOĞDU EKSENİNDE 1 MAYIS…

     

    Taksim Sendromu her yılın 1 Mayıs’ında kapımızı çalan illet olmuştur. Ekteki fotoğraf 5 Mayıs akşamı Taksim Meydanı’nda çekildi. Taksim’deki çukurlar bir kaç gün içinde kapatılmış mıydı? “Kutlama bizim gösterdiğimiz yerde yapılacak! İşte o kadar!”  çıkışı fazla söze gerek bırakmayacak kadar açıklayıcıydı. Asıl şaşırtıcı olan her şey bu kadar ortadayken Taksim’e çıkma konusunu yaşamdaki tek hedefe indirgeyenlerin durumuydu. 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkabilmek sendikalı, örgütlü sayısını artıracak mıdır? Ya da erimekte olan sendikaların güç kaybının önüne geçebilecek midir?

     

    Taksim olayları bu yıl da biber gazı ile anıldı. Bir yenilik daha vardı! Öldürmez denilen biber gazı bu kez mekanik etkiyle bir gencimizi ölümcül şekilde yaraladı!

     

    Bu arada istanbul’a odaklanan dikkatlerden kaçan bir ayrıntı daha vardı! İzmir’de, Gündoğdu’da 1 kişi yaşamını yitirdi. Gerekçe çok ilginç. Bir grup vatandaş 1 Mayıs için alana doğru yürürken saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayanların özelliği Türk bayrağına ve ulusal değerlere sahip çıkışlarıydı. İzmir’de 1 Mayıs’ın Bornova’da da kutlanmasının altında yatan gerekçelerden birisi bu tür olaylardan korkuluyor oluşuydu.

     

    Kendilerini var olup olmadığı belirsiz olan “enternasyonalizm” metaforuna kaptıran bilinçsiz kalabalıklar kendileri gibi olmayanları hizaya sokma kararından dönecek gibi görünmemektedirler. İzmir’de yaşanan ve pek de üzerinde durulmayan can kaybı bu açıdan da irdelenmeli ve öne çıkartılmalıdır. Ortak paydası olmayan yığınların ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar 1Mayıs coşkusu belirli bir eşiği geçemez!

     

    Taksim’de 1 Mayıs bugüne ait bir yasak değildir. Taksim yasağı bu önemli meydanın kimliğine yönelik saldırılarla başlamıştır. Meydan yayalaştırma gerekçesiyle ranta açılmış ve Cumhuriyet’ten arındırmaya uğratılmıştır. Bu süreç başladığında sessiz kalanlar meydanı yok etme girişiminin sahipleriyle kol kola girmekte sakınca görmemişlerdir. Birlikte olmuşlardır demiyoruz ama en azından sessiz kalarak onaylamışlardır Taksim yasağına giden yola döşenen taşları!

     

    Taksim’de 1 Mayıs yasağı Taksim Meydanı’nın başına gelenlere sessiz kalınarak kabullenilmiştir.

     

    Enternasyonalizm budalalığı içinde olanlar olmayanın peşine düşecek yerde; İstanbul’un göbeğindeki Taksim Meydanı’nda yer alan enternasyonalizm anıtı sayılabilecek Taksim Anıtı’na sahip çıkarak gerçek anlamda enternasyonalist olma fırsatını kaçırmışlardır. O anıtta betimlenen kadın, erkek; Atatürk, İnönü ve Çakmak ile bir ulusun onur mücadelesi simgelenmiştir. Sovyet generaller Frunze ve Voroşilov’un da kendisine yer bulduğu bu anlamlı anıt soyut değil tam da somut bir uluslararasıcılık örneği sunar dikkatle bakanlara!

     

    Taksim’de 1 Mayıs mücadelesi Taksim Anıtı’na mekan olan Taksim Meydanı’na ilgisiz kalınarak yitirilmiştir! İzmir’deki ölümlü saldırının altında da yine bu bilinçten yoksun sözde enternasyonalist körlük yatmaktadır!

     

    Ceyhun BALCI, 06.05.2013

  • Görsel

     

    HOŞGELDİN NÜKLEER, ELVEDA YEŞİL!

     

    Yalnız Türkiye’de olur deyip kendimize haksızlık etmeyelim! Ama, kendi kapımızın önünü temiz tutma yükümlülüğünden de kaytarmayalım!

     

    Dün Türkiye adına çok önemli anlaşmalara imza atıldı. Nükleere mecbur olan Japonya Türkiye’nin ikinci nükleer santralini yapacak. Ne denli gerekli? Kaçınılmaz mı? Başka seçenek yok mu? Her biri yanıt bekleyen önemli soru(n)lar. Güzel ülkemizde sormak ve sorgulamak yerine hazır yanıtlara odaklanmaktan vazgeçilmedikçegerçeklere sırt çevirmeyi sürdüreceğiz. Kuralsızlığın ve adamsendeciliğin kol gezdiği bu coğrafyada nükleer santral işletimi çok daha ciddi ve önemli bir iştir. Umarız başımıza yeni dertler almış olmayız! Daha fazla enerji tüketmenin uygarlığın vazgeçilmezi olduğunu dile getiren değerli büyüğümüzün bu sözünün neresinden tutalım? Dünya nüfusunun % 5’ini barındıran ABD’nin dünyanın yıllık petrol üretiminin % 25’ini tüketmekte oluşu eşsiz bir uygarlık göstergesi midir? Laf aramızda! ABD 30 yıl aradan sonra yeniden nükleer santral yapmaya başlayacakmış! Yarından tezi yok kalemşorlar buna değinecektir. Ülkemizin kuzey ve güney uçlarına kondurulacak nükleer santralleri bir yana bırakalım! Bir de Japonlara nükleeri aldınız, olimpiyadı bize bırakın demişiz! Hem de en üst düzeydeki ağzılar aracılığı ile!

     

    Türkiye’nin doymak bilmez büyüklükteki kenti İstanbul’un  başına açılan dertlere gelelim. Aylar önce Kanal İstanbul denmişti! Yatay hançerlenmeye alış(tırıl)mış olan İstanbul bu kez batısından diklemesine hançerlenecekti. Havaya, suya, toprağa, börtü böceğe etkileri yerine taşınmazlarımız değer kazanacak, varsıl olacağız düşleri palazlandırıldı. Bedava havuç dağıtımı yapıldı böylelikle. Bizler onları geveleye duralım! Üçüncü yatay hançer saplandı İstanbul’un boğazına! Yüzbinlerce ağacın yaşamını yitireceği öngörüldü 3. boğaz köprüsü yapımıyla. Köprü bittikten sonra yerleşime açılacak bölgedeki ağaç katliamı bu sayının dışındadır. Dün imzası atılan bir başka mega projeye göre İstanbul’un kuzey batısına bir de havaalanı kondurulacak. Daha fazla insan gelsin, İstanbul’a erişim kolaylaşsın! Daha da büyüsün diye!

     

    Fotoğraf özenle incelendiğinde İstanbul’un kalan yeşil varlığının kentin kuzeyinde yaşam bulabildiği kolaylıkla görülebilir. Unutmaz da bundan 5-10 yıl sonra İstanbul’un güncel uydu fotoğrafını bir kez daha gözden geçirirsek kalan yeşilin de silinmiş olduğunu fark edeceğiz! “Biz nerede yanlış yaptık?” diye sormak için zaman çok geç olacak!

     

    Üçüncü köprüyle boğazına, kanal İstanbul ile böğrüne saplanacak hançerler anlayana İstanbul için “Elveda Yeşil” vaktini bildirmiş oluyor.

     

    Yaşam alanlarına, kentlerine ve vatanlarına sahip çıkma güdüleri törpülenmiş güzel halkımın sessizliğini neye yormalı?

     

    “Yavaş atın çiftesi pek olur!” özdeyişini anımsayıp umutları diri mi tutmalı?

     

    Yoksa…

     

    “Elveda Yeşil!” deyip karalar mı bağlamalı?

     

    Yoksa, “Hoşgeldin Nükleer yalnız gelme Olimpiyat’ı da getir!” deyip avunmalı mı?

     

    Ceyhun BALCI, 04.05.2013

     

     

     

  • Görsel

    EGE den

    Serdar Kızık

    serdarkizik@cumhuriyet.com.tr

    1 Mayıs’ın Ardından!..

    AKP İktidarı 1 Mayıs Taksim buluşmasını kendine karşı bir eylem olarak ilan etti.

    Devletin valisi, emniyet müdürü harekete geçti.

    İnsanların değil, “Taksim çukurunun” güvenliği önemliydi.

    İktidar, 1 Mayıs’ta sivil sıkıyönetim ilan etti.

    Sermaye yandaşı, emek karşıtı yüzünü bir kez daha sergiledi.

    Gaz bulutu Avrupa yakasına sindi.

    Yasak, gözaltı ve copla faşizm rüzgârı esti.

    Yollar kesildi, metro, İDO, otobüs seferleri iptal edildi; ulaşım özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı engellendi.

    İki kadın, gaz bombasının kovanından ağır yaralandı.

    Nefeslerin kesildiği, solukların tükendiği gaz bombasından, Taksim’de bulunan AKP’nin akil adamı, KESK Genel Başkanı da nasibini aldı.

    Gazdan yırtan akillerin sahte solcu takımı da, iktidarın bu zulmü için eveledi, geveledi.

    Dünya televizyonları iktidarın zulmünü izledi…

    İleri demokrasiye tüm dünya tanıklık etti!..

    Oysa AKP karşıtı olmak suç değildi.

    Bir ulusun en az yarısı suçlu olamazdı.

    Susan, sinen, korkan, işbirlikçi merkez medya, yandaş kalemlerle birlikte olayları kaçırmak için elinden geleni yaptı.

    Sosyal medya tepkiler nedeniyle sarsıldı.

    İktidarın bakanları, milletvekilleri, suçu, Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama kararlığını gösterenlere attı. “Marjinal gruplar” dendi. Faşist rüzgârlarından nasibini alan, ilçe binalarına bile giremeyen CHP, böylece marjinal ilan edildi…

    İstanbul Valisi ağır yaralı genç kız Dilan’ı, mahkemeden önce “militan” ilan etti.

    AKP’nin mizahçısı Bülent Arınç, “Bugünü zehir etmemeleri gerekirdi. Direniş gösterenlerin tavrını kınıyorum” diyerek, günün espri bombasını patlattı…

    , , ,

    İzmir’de 1 Mayıs yığınsal olarak Gündoğdu ve Bornova’da kutlandı.

    İP, Tabip Odası, ADD benzeri kuruluşlar İstiklal Marşı okunmamasını, Kürtçe bildiri sunumunu kabul etmedikleri için Bornova’da buluştu.

    Gündoğdu Meydanı’na sendikalar, CHP, TKP, ÖDP, çeşitli sol örgütler ve dernekler, alternatif yaşam savunucuları, PKK ve Apo posterleri asanlar, bisikletliler, sokak sanatçıları geldi.

    Turuncu gömlekleriyle yığınsal biçimde erken saatte Belediye Başkanı Tahir Şahin’le birlikte gelen Menemen Belediyesi çalışanları dikkat çekti.

    En yığınsal katılım TKP’den geldi.

    Solun parçalanmışlığı ve bölünmüşlüğü bir kez daha yansıdı. Adını bile duymadığım örgüt ve dernekler çeşitli pankartlarla yürüdü.

    Konser veren Suavi, iktidarın adını anmadan uzun uzun nutuk çekti.

    , , ,

    Polis devrede yoktu.

    Öyle ki Basmane’den Cumhuriyet Alanı’na APO posterleri ve PKK sloganlarıyla yürüyen grubun saldırılarına ve onlara verilen karşılığa, az sayıdaki polis seyirci kaldı.

    Pasaport’ta karakol önünde yaklaşık on dakika boyunca EMEP’li olduğu öne sürülen gençlerle Halkın Kurtuluşu yanlılarının birbirlerine sopalarla girmelerine, çıkan kavgaya kimse müdahale etmedi.

    Yaralananların olduğu bu kavganın ardından kalp krizi geçiren İbrahim Kutluay, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi…

  • ZEYTİNYAĞLI SOLUCAN

    Görsel

     

    SOLUCANLI ZEYTİNYAĞI(*)

     

    (*) Önden söylemiş olayım! Bu yazının tiksinti duygularınızı harekete geçirebileceğini anımsatmak isterim. Diğer yandan, 2013 Türkiyesinden sarsıcı bir kare sunması bakımından da anlam taşıyacağını söylemek isterim

     

    “Düşümdeki Uçurtma” belgeseli Türkiye Kas Hastalıkları Derneği (KASDER) ve İzmir Tabip Odası işbirliğiyle İzmir’de gösterime sunuldu. Belgesel, kas hastası çocuk ve gençler etrafında dönen yaşamı anlatıyor. Kadın, erkek, çocuk, geri kalmışlık, uygarlıktan kopmuşluk,…..

     

    Yıkılmışlığın ve umarsızlığın ikiz kardeşi sayabileceğimiz umut tacirliği de eksik değil elbette!

     

    Ölümcül kas hastalığının akıl ve bilim kanadından önerilemeyen çaresi fırsatçılara gün doğması anlamına geliyor.

     

    Kas hastalığını iyileştirecek bir reçete! Bir miktar zeytinyağı ve yer solucanı bir kapta bekletiliyor. Oluşan bulamaç hastanın cildine uygulanarak iyileşme umuluyor. Bu olay filmin çekildiği ülkemizin güneydoğusunda yaşanmış. İstanbul çok mu farklı? Orada da kuzu pisliği akıllara durgunluk verecek şekilde hastanın vücuduna sürülebiliyor. Deneye yanıla işe yaramadığını gören umarsız yurttaşımız karanlıktaki yürüyüşünü sürdürme kararından dönecek gibi görünmüyor! Meğer kış kuzusu pisliği kullanmış tedavide! Yaz kuzusu pisliği kullanması gerektiğini keşfetmiş.

     

    Yarım saatlik belgeselde yokluk, yoksunluk, çaresizlik, hüzün, göz yaşı fazlasıyla var! Dolaylı yoldan yansıtılan bir başka önemli anlatıyı göz ardı etmemek gerekiyor! Aslına bakılırsa yaşamın her alanında kendisini gösteren bir yanılsamanın da foyasını meydana çıkartmış oluyor bu kısa film.

     

    Türkiye her alanda uçuyor diyenler yok mu? On yıl içinde dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olmaya aday değil miyiz? Kısa zamanda kişi başına ulusal geliri üçe katlamadık mı? En akıllı telefonu kullanıp, en iyisinden otomobilin direksiyonuna kurulmuyor muyuz?

    Durum böylesine mükemmelse “Düşümdeki Uçurtma”da anlatılan zavallılık da neyin nesi?

     

    Kısa belgesele sığdırıl(a)mayanlar da var! Ülkemizin uygarlığa gark olmuş sayısız köşesinde kas hastası olduğundan habersiz yüzlerce kişinin yanı sıra kas hastası olduğunu sanıp da umar arayışına girişememiş bir o kadar insan var! Sağlık hizmetine erişimi grip olunca doktora çıkmak ve hemen ardından da ilacını (parasıyla) almaya indirgeyen sistemin şişinme şampiyonlarının da kulaklarını çınlatmadan geçmeyelim!

     

    Karanlıkta kalmış insanların her geçen gün koyulaşan karanlık içindeki çaresizlikleri. Her şey Allah’tan diyen yazgıcılık, yakın akrabasıyla yaptığı evlilikten ısrarla sağlıklı evlat bekleyen cehalet!

     

    Yakın ve uzak çevreleriyle çocuk yapma yarışına girişmiş ezilmiş, yok olmak üzere olan kadınlar!

     

    Türkiye televizyonlarında parası karşılığında şarlatanlığa izin veren anlayışın onay gördüğü ülkede olana bitene şaşmak değil şaşmamak gerek!

     

    Son bir söz de duygu sömürücülerine, var olan bozuklukları bahane edip fırsatçılık yapanlara! Sizler de bu belgeseli mutlaka görmelisiniz! Eğer biraz namuslu ve vicdanlıysanız bölücülüğü ve yıkıcılığı bırakıp genelde ülkenin ve özelde de bölgenin sorununun geri kalmışlık, cehalet ve daha da özlücesi feodalite olduğunu saptarsınız!

     

    Solucanlı zeytinyağı, kas hastalıkları için değil ama tüm düzenbazların kendisine gelmesini sağlayacak denli etkili bir ilaç!

     

    Ceyhun BALCI, 02.05.2013