•  

     

     

    Görsel

     

    DAVUL

     

    “Haziran Kalkışması” korku salmayı sürdürüyor. Futbol maçlarında davul çalınmasının yasaklanması bu korkunun ürünü! İnsanı güldürürken düşündüren bir tasarım. Almanya’daki 74 Dünya Kupası’nda klakson çalmayı, Güney Afrika’dakinde Vuvuzela’yı, gelecek yıl Brezilya’da yapılacak olanda sambayı yasaklamak ne kadar mantıklı ve kabul edilebilirse davul yasağı da o denli anlamlıdır.

    İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının da simgelerinden birisidir davul.

    Her bir evde istenilen saatte uyandırılmayı sağlayacak sayısız aygıt varken sabaha karşı davullu uyandırma hizmeti vermek çağın hangi gereğine denk düşüyor? Kendi aramızda sorduğumuz soruyu kamuya açık bir ortamda seslendirsek başımıza bir şey gelmeyeceğinin güvencesi olmayabilir.

    Akşam saatlerinde demokratik tepki haklarını kullanmak için tencere-tava çalanların savcılıklara ihbar edilebildiği bir ülkede sabaha karşı dinli-dinsiz, çoluk-çocuk, hasta-yaşlı gözetmeksizin davul çalınabiliyor!

    Buna karşılık stadyum gibi bir tür eğlence ortamında davul yasaklanabiliyor.

    Türkiye’ye her geçen gün daha fazla egemen olma çabasındaki baskıcı anlayış bu kez kendisini davulla gösterdi diyelim!

    Tarihe geçmeyi alışkanlık haline getirmiş bizler her halde bunu bir de davulla deneyelim istemiş olmalıyız!

    Açıkçası, “Davul kardeşliğine hayır, davul eziyetine evet!” diyorlar!

    Geçmişte davuldan en fazla jaguar çıkardı. Şimdilerde zulüm çıkar oldu!

    Ceyhun BALCI, 02.08.2013

    Görsel

  • Görsel

     

    DARBE

     

     

    Çok değil 8-9 yıl önceye gidelim. TÜBİTAK yönetimini atama yetkisi olmadığını öğrenen fatih “Biz buraya neden atama yapamıyoruz?” diye sormuştu. Şimdiki gibi kükreyemese de guguk yoluyla çözmüştü sorunu. O günlerde, “TÜBİTAK’la siyasetin ne işi olabilir?” diye soranlar gereken yanıtı 2009’da almıştı. Sonsuzluğa 150 yıl önce eceliyle göçen Darwin bu kez TÜBİTAK eliyle işlenen bir cinayete kurban gitmişti.

     

    “Durmak yok, ele geçirmeye devam!” anlayışı Türk Dil Kurumu’nu ele zapt ettiğinde şaşkınlık geçirenler olmuştu. Çalışmaları zamana yayılan bu tür kurumlarda siyaset nasıl at oynatabilirdi? Bunu anlamak için de Gezi sürecini yaşamak gerekti.

     

    Duy da inanma deseler de inanın! Kurum hızlı davrandı ve güncel bir sözcüğün karşılığını değiştirdi.  Darbe sözcüğünün karşılığında aynen şunlar da yazılı artık TDK Sözlüğü’nde!

     

    Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi”

     

    Demokratik yolları kimler kullanır? Partiler ve demokratik kitle örgütleri değil mi? Bu tanıma göre, demokratik kitle örgütlerinin yanı sıra TBMM’deki muhalefet partilerinin bile darbecilikle suçlanması an meselesidir. Bir dava açılsa ve o davada TDK’ye “darbe” sözcüğünün anlamı sorulsa, alınacak yanıtla herhangi bir kişi ya da kurumun kendisini darbecilikten kurtarması hiç de kolay olmayacaktır.

     

    Daha düne kadar içkimize, yatak odamıza, parkımıza karışmakta sakınca görmeyen seçilmişlerin sözcüklerin anlamlarını değiştirerek ya da eklemelerde bulunarak dilimize de karışacakları, aklımıza gelir miydi?

     

    Özellikle, açılım saçmalığının ardından barış geleceğini varsayarak hükümetle halvet olanlarla her geçen gün üzerinde anlaşmaya varılan yeni maddeler üreterek yeni, demokratik ve elbette sivil Anayasa yapma hastalığına tutukmuş partilerimiz başlarına gelebileceklerin farkında mıdır?

     

    Ceyhun BALCI, 31.07.2013

  • Görsel

     

    ULUSAL DEVLETİN YIKIMI VE SOL TAVIR

    Günümüz “başka bir dünya mümkün” diyen iyilerle “bizim dediğimiz olacak” diyen sömürgeci kötülerin çelişmesine sahne olmakta. Kestirmeden söyleyecek olursak zalim mazlûm çatışmasıdır yaşanan! Bu çatışmada “ulus devlet” anahtar yapıdır.

    Bu çelişmede emperyalistin ulus devlet karşıtlığına anlam vermek zor değildir. Ama, onun karşısında durması gerekenlerin  duyarsızlığı ve yanlış duruşu irdelenmeye değerdir.

    Tümüyle değilse de belirli bir bölümüyle sol da şaşkın ve yanlış bir duruş içindedir. Olan biteni çözümlemeksizin kuramsal bataklıklarda patinaj yapan solun bir kesimi “ulus devlet savunuculuğu” tutumuna şovenizm, kör milliyetçilik ve gericilik yaftasını yapıştırmakta ikileme düşmemektedir. Romantik sol olarak da tanımlanabilecek bu eğilimdekiler ellerine tutuşturulan elma şekerini gevelerken zalim yol almayı sürdürmektedir. Durum böyle olunca, ulus devlet savunuculuğunda farklı eğilimlerin iş ve güçbirliği çabalarına alaycı ve küçümseyici; hatta, aşağılayıcı bir yaklaşımda bulunmakta sakınca görmemektedir.  Oysa, ulus devlet son kaledir. O da düştüğünde ne solculuğun, ne sağcılığın, ne muhafazakârlığın ne de başkaca bir eğilimin yaşam şansı kalmayacaktır. Ulus devleti bir halıya, üzerindekileri de çeşitli kesimlere benzetirsek; halı çekildiğinde üzerinde bulunanlar ayrımsız yere düşecek ve bir daha da bellerini doğrultmaları ya olanaksızlaşacak ya da olağanüstü çaba ve emek gerektirecektir.

    2006’da Caracas’ta düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’na katılan bir Alman gazeteci şu haberi geçiyor.

    “…. Etkinliklerin düzenlendiği askeri yerleşkelerin çevresindeki sokaklarda çok sayıda askerin dolaşması, Forum’a katılan aktivistleri rahatsız etmiş.Kendisinden şikayet edilen askerlerin, solcu başkan Hugo Chavez’i 2002’de düzenlenen Amerikan yanlısı darbeden kurtaran askerler olduğunu hatırlatmakta fayda var. Açıkça görülüyor ki, küreselleşme karşıtlarının çoğu için küreselleşme karşıtı hareket ya da direniş önemli değildir, onlar sadece o an yaşadıklarını önemsemektedirler.”  (Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır, Kaynak Yayınları, 2013) Yukarıdaki satırların pek çok benzeri kitapta kendisine yer bulmuş. Değişen duruma göre çözümleme yapıp, ona göre tutum alma zahmeti yerine zamanın ruhuna teslim olan “carpe diemci” koaycılık. Bu hataya düşen anlı, şanlı solcu da olsa sonucun hezimet olması kaçınılmazdır.

    Bizdeki bazı solcu kardeşlere de bu konuyu anlatabilsek diye hayıflanmadan edemiyor insan!

    Alman yazar Jurgen Elsasser ulus devletin yıkımına karşı tutum al(may)an solu kısa ve anlaşılabilir şekilde özetlemiş. Türkleri de iyi tanıdığı anlaşılıyor. Bu yönüyle de bizleri içine çeken bir yapıt koymuş ortaya.

    Kitaptan bir başka alıntıyla bitirelim : “Yaşadığımız günler iktisadi açıdan yurtsever olunmasını gerektiren günlerdir!” (Leo Gerard, Amerikan Birleşik Metal İşçileri Sendikası Başkanı)

    Bugünü anlamak için okunmasında yarar var!

    Ceyhun BALCI, 28.07.2013

  • ATAOL BEHRAMOGLU ( SAIR-YAZAR) VEDAT ARIK 17.07.2007

    Cumhuriyet, 27. Temmuz 2013

    Faşizmin Dili

    Dille düşünce arasında dolaysız ve eytişimsel (diyalektik) bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Dil, düşüncenin sözcüklere dökülmüş biçimidir, denebilir. Bu, dolaysız bir ilişkidir. Öte yandan, düşünce (kavram), zaten bu sözcüklerin ötesinde bir yerde değil, onun kendisidir… Sözcük dağarımız düşünmeyi, düşünme süreci sözcük dağarımızı çoğaltır… Bu da ilişkinin eytişimsel (karşılıklı olarak birbirini etkileyen) yönü olsa gerek…

    ***

    Her şey gibi faşizm de bir dildir. Kendini dil yoluyla dile getirir… Her “ideoloji” gibi kavramları, sözcükleri, bunları dile getirme biçimleri vardır… Aslında tek tek bu dil öğelerinden yola çıkarak, tümevarım yöntemiyle faşist ideolojinin bütününe ulaşabiliriz… Eksikli kalacak da olsak, akla ilk gelebilecek öğelerle, bir deneme yapalım…

    ***

    Yalan, faşizmin dilinin başlıca özelliklerindendir. Faşizm, bilime karşı olduğu için, yalana başvurmak zorundadır. Faşist, bilerek ya da bilmeyerek, dünyayı çarpık bir aynadan görür… Gerçek kendisine ne kadar anlatılırsa anlatılsın, ideolojisi gereği, onu anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Gerçeklikten bu kaçış, bir çeşit akıl hastalığı olarak  da yorumlanabilir. Giderek en sıradan, en olağan, bir çocuğun bile kavrayabileceği açıklıkta  gerçekler, tıpkı bir akıl hastası için olduğu gibi, faşistin dilinde başka biçimlere bürünür. Onu ikna etmeye çalışmak boşunadır. Çünkü karşınızdaki kişi akıl ve mantıkla düşünmek yeteneğini tümüyle yitirmiştir.

    ***

    Faşist dilin başkaca temel özelliklerinden bazıları öfke ve şiddettir. Fakat bu öfke ve şiddetin de ne kadarının gerçek, ne kadarının sahte olduğunu anlamak kimi kez kolay değildir. İdeolojisinin ve kişiliğinin temel özelliği yalan ve sahtecilik olan faşistin kendisi de bunu zaman zaman karıştırabilir… Tarihin gelmiş geçmiş faşist ideologlarını böyle bir bakışla irdeleyin… Ses grafiklerinde, mimiklerinde, sözlerinde, genel davranışlarında, şaşırtıcı iniş çıkışlarla karşılaşırsınız… Aynı şey ruhsal durumları için de geçerlidir… Canavarca bir zalimlikten sürüngence bir korkaklığa geçiş, bu gibi kişiliklerin yine temel özelliklerindendir…

    ***

    Faşizm kavramları saptırır, değiştirir. Bütün insanlık tarihinin iki büyük aşamasından biri insanın en yüce değer oluşu (hümanizm), öteki (aydınlanma da diyebileceğimiz) bilimsel akıldır. Faşizm ikisine de karşıdır. Faşist ideolojide insanın insan olarak  değerliliği ırk, ulus, ideolojinin kendisi vb.. kavramlarla yer değiştirmiştir. Bilim ise insanın yaratıcı gücü olmaktan çıkarılarak faşizmin yararına çıkarcı bir teknolojiye indirgenmiştir. Faşist dilin kavramları, bu nedenle insana, bilime, sanata, yaratıcılığın her türüne düşmancadır… Kavramları saptıran faşist ideoloji, bugünü yönlendirerek geleceği saptamaya çalışmakla kalmaz, tarihsel gerçeklikleri de kendi sapkın anlayışı doğrultusunda bozup değiştirir. Bu anlamda da gerici, saptırıcı bir dil kullanır… Bunu başarmak için var olan kurumları bozar, altüst eder, yapılarını değiştirir. Görsel belgeler üzerinde oynar, kavramları yeniden, akıl ve mantık ölçülerini ayaklar altına alarak yorumlar, yorumlatır… Toplumun kimyasıyla, genetiğiyle oynar…

    ***

    Başa dönecek olursak, faşizmin diline karşı uyanık, savaşımcı, irdeleyici, açıklayıcı, göz önüne serici  olmak gerekir… Çünkü bu dil bulaşıcı, olumsuz anlamıyla da olsa etkileyici ve ürkütücüdür… Faşizme karşı savaşım, onun diline karşı savaşımdan ayrı düşünülemez…

  • Görsel

     

    NEDEN BÖYLEYİZ?

    “Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyesi Esat Rennan PEKÜNLÜ’ye kişilerin eğitim-öğretim hakkına engel olduğu gerekçesiyle yerel mahkemece verilen hürriyeti bağlayıcı ceza Yargıtay tarafından onandı.”

    “Ege Üniversitesi en başarılı üniversiteler sıralamasında ikinciliği nasıl kazandı? Atıf Karteli” (Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Temmuz 2013, Sayı 1375) https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/07/26/ege-universitesi-en-basarili-universiteler-siralamasinda-2ciligi-nasil-kazandi/

    “TÜBİTAK, Matematiksel Evrim Yaz Okulu’na destek isteğini reddetti!”

    Bir de aşağıdaki tabloyu inceler misiniz? Konuyla ilgili Bozkurt Güvenç yazısına da göz atılabilir.

    Görsel

    Tartışmalı Evrim Kuramı

    Bozkurt Güvenç, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Temmuz 2013

    TÜBİTAK, Matematiksel Evrim Yaz Okulu Projesini destek için yapılan başvuruyu, reddetti. Araştırma-destek taleplerini değerlendiren hakem görüşü ve red gerekçeleri açıklandı (CBT, 12 Temmuz 2013 / 1373). Çağdaş bir uygulama olan hakem kararını saygı ile karşılamak gerekir. Ancak panel kararının gerekçeleri arasındaki, “Evrim Kuramının tartışmalı olduğu” gözlemi -tüm önermeler gibi- tartışmaya açıktır.
    Kuramlar, sorgulanır, tartışılır, düzeltilir ve geliştirilir. Bilimin gücü buradadır. Yüz elli yıldır tartışılan Evrim Kuramı, 2005 Genom bulgularıyla doğrulanmıştır. Tartışma, bilimde değil evrim kuramını, kutsal kitapların yaradılış (Tekvin) inancıyla uzlaştıramayan ideolojiler, yani akıl ile inanç arasındadır. (CBT Gündem, 19 Temmuz 2013 / 1374.)

    YARIM YÜZYILLIK BİR ANI

    Yıl 1962, ABD. Columbia Üniversitesi insanbilimi Profesörü Solon Kimball, evrim kuramı dersinden önce New York Doğa Tarihi Müzesini görmemizi ve bir güney eyaletinde evrim kuramı davasını okumamızı önermişti. 
    Müzenin karanlık girişinde bir at ve insan iskeleti karşılıyordu ziyaretçileri. Boyutlar, biçimler, oranlar farklı görünüyordu ama bütün ayrıntılar bu iki canlının aynı kökten geldiğine tanıklık ediyordu. Müzeyi unuttum iskeletleri inceledim. At ile insan türlerinin aynı kökten geldiğine inandım. İnsan ve Kültür kitabımdaki Evrim konusuna bu müze anısıyla başladım; okurlarıma, Ankara ve İzmir’deki Doğa Tarihi müzelerini ziyarete özendirdim. Kültür Başkenti İstanbul’ da 100 kadar müze var da Doğa Tarihi Müzesi yok.

    EVRİM KURAMI DAVASI

    Evrim kuramı bugün hâlâ öyle günceldir ki, ben bu yazıyı tasarlarken Tennessee Eyaletindeki tarihi evrim davasını, belgesel nitelikli Metro-Goldwin Meyer yapımı filmde izledim. Genç öğretmen, eyalet halkının inançlarına ters düşen evrim kuramını öğrettiği için jüri tarafından suçlu bulunmuş; ama, savunma avukatı, İncil dışında hiçbir gerçeği kabul etmeyen fanatik eyalet savcısına karşı davayı kazanmış; Evrim-Yaradılış tartışması hukuken sona ermişti. 
    Yıllar sonra ABD Yüksek Mahkemesi, kamu okullarında derslere dua ile başlanması geleneğini dava eden aileyi haklı buldu. Okullarda duanın anayasaya aykırı olduğuna karar verdi. Bu dava da sona ermişti ya Evrim Kuramı tartışmaları sürüyordu.

    EVRİM ANKETİ 

    Profesör Miller, AB, ABD ve Türkiye’de yaptığı anketin sonuçlarını Science dergisinde açıkladı. (Bkz Tablo). AB ülkelerinde toplumların büyük çoğunluğu evrim kuramını doğru buluyor. Türk toplumu yüzde 30 doğru, yüzde 20 kararsız ve yüzde 50 yanlış ile en sonda; ABD, yüzde 40 doğru, yüzde 40 yanlış yüzde 20 kararsız ile hemen bir basamak üstümüzde yer alıyordu. Doğru bulan inanıyor, yanlış bulan inanmıyor ama tartışma bitmiş değil
    Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olarak ikiye bölünmüş görünse de dünyanın en güçlü ve varlıklı ülkesi ABD, çıkarını gücünü, üstünlüğünü korumak için evrime de inanır, yaratılışa da. Tanrı’nın seçkin toplumu yaratılışa neden inanmasın ki? İktidara hangi parti gelse, bilimsel, askeri ve ekonomik AR-GE’ye en büyük kaynakları ayırıyor. Anket profillerinin benzerliği yanıltıcı ABD’den değil, küresel sermayeye bağımlı Allah’a emanet bizlerden kaynaklanıyor. ARGE kaynaklarını yöneten TÜBİTAK bilim politikasını belirlemiyor; ama, fiilen uyguluyor.

    ÇÖZÜM: ÖZERKLİK

    TÜBİTAK, hukuken sorumlu değil ama sorumluluktan tam kurtulamıyor. Çözüm, akademik özerkliktir: Devlet, bilim kurumların kurar, denetler; ama işlerine ve önceliklere karışmaz.

     

    OECD ülkelerini kapsadığı anlaşılan tablonun dibinde Türkiye’yi göreceksiniz. Evrim Kuramı (aslında gerçeği denmeli) Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmüyor. Mehtaplı bir gecede tabak gibi karşımızda duran ayın varlığını yadsımak gibi bir şeydir bu durum. Denilebilir ki, dünya devi ABD de Türkiye’nin bir sıra üzerindedir. Doğrudur ama eksiktir bu saptama! ABD’nin tablodaki bu duruma karşın yeryüzünde bilimsel bakımdan en üretken ülke olduğu anımsanmalı!

    Rastlantıyla da olsa diplomamı veren Ege Üniversitesi son günlerde iki olgu nedeniyle öne çıktı. Ne yazık ki her iki öne çıkış da olumsuzluk odaklı!

    Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ anayasanın ve kuralların gereğini yerine getirmekten geri durmadığı için aslanların önüne yem olarak atıldı. Bu noktada akademiyanın sessizliğini, edilgenliğini ve aymazlığını da anmadan geçmeyelim. Yapana baktığımız kadar yaptırana ve seyirci olana da bakmak gerek.

    Türkiye’nin güncel durumundan kaynaklanan koşullar gereğince son derece değerli bir akademisyenini harcama hafifliği gösterenlerin “atıf karteli” konusundaki yaklaşımları da ilgiyle izlenecek. Üstelik bu hem ulusal hem de küresel ölçekte çok daha ses getiren bir durumu yansıtıyor.

    O halde yazıya konu olan soruya dönelim!

    Neden böyleyiz?

    Uygunsuz raylar üzerinde hızlı tren yürütme cingözlüğümüzü, 3. Boğaz Köprüsü için gereklilik etüdü yapmak bir yana yer belirlemede ile becerili olamayışımızı (3. Köprü için çalışmalar ve ağaç katliamı hızla yol alırken köprünün yerinin değişmesi gündemde değilse de söz konusu), yeterli inceleme ve bilimsel değerlendirme olmaksızın; işin uzmanlarına danışmaksızın Kanal İstanbul çılgınlığına girişilmesini Türk toplumunun Evrim Kuramı’na bakışındaki akıldışılıkla açıklamak olasıdır! Akıl ile inancı bilim ile dinselliği yarıştıran; bununla da kalmayıp bu yarışta şike yapıp aklın ve bilimin yenilgisini sağlayanların egemen olduğu yerde adam gibi bilimcilerin harcanması, kartelcilerin türemesi ve Kanal İstanbul ucubelerinin konuşulabiliyor olmasına şaşırmamalıyız!

    Neden böyleyiz sorusuna güncel olgulardan yola çıkarak verilmiş bir demet yanıt işimizin zorluğunu yeterince ortaya koymuş oluyor.

    Ceyhun Balcı, 26.07.2013

     

     

  • Görsel

     

    Türkiye’nin en önemli okyanus bilimcilerinden Prof. Cemal Saydam’ın ‘Kanal İstanbul’ isyanı.. Okuduklarınıza çok şaşıracaksınız…

    Okyanusbilimi uzmanı Prof.Dr. Cemal Saydam, hükümetin çılgın projelerinden ‘Kanal İstanbul’u masaya yatırdı. Dünyada sadece İstanbul boğazlarında görülen özellikleri sıralayan Saydam, “Projeyi rafa kaldırın demiyorum, unutun diyorum” diye sesleniyor. Saydam’ın bilimsel analizlerini okurken çok şey öğreneceksiniz..
    İşte www.arkitera.com sitesinde yayınlanan o yazı…
    ***

    Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş soranlara öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.
    Diyelim ki İstanbul Boğazı’nda, Arnavutköy’de bir yere oturdunuz ve Boğaz’ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Derler ya “Denize bakarken bir şey düşünmezsiniz” diye. İşte o anlardan biridir gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka diyarlara. 

    NEDEN AKAR ACABA BU SU?

    Tanrı bize daha yaşarken cenneti sunmuş, işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz. Gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir. İyi de neden akar acaba bu su? Göz yanılması da değil kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz’e doğru yol alan gemileri sanki yokuş tırmanırcasına zorlanması ile belli eden. Karadeniz’den gelen gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki yokuş aşağı inercesine Boğaz’dan geçmesine neden olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu. Bu hoca da işi abarttı “Ne o, denizde yokuş çıkmak inmek, yerçekimi mi var? Her yer düzdür biraz abarttı galiba” diye düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. 

    BOĞAZ’DA GEMİLER YOKUŞ ÇIKAR

    İnanması zor ama normal koşullarda Marmara’dan gelip Karadeniz’e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz’in Marmara’ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve de aylardan haziran ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80 hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır. 

    YERKÜREDE BİR TEK BOĞAZ’DA VAR

    İyi de neden acaba? İşte Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim nehirler olsa da olur olmasa da ama Tuna Nehri debisini değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur. İşte bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok önemlidir.

    Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak olsa ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye, çünkü bu, sistemin dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas dengeyi ben basit bir havuz problemine benzetirim. Karadeniz hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre derinlikte ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk nerede acaba? İşte İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de özellikle Doğu Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni, sauna misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları ile sürekli su kaybeden bir deniz. Buharlaşma yolu ile kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz’in fazla suyu İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey suyu da Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek bu su eksikliğini tamamlamaya çalışır.

    Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?

    “Hoca’ya da Kanal İstanbul’u bir danışalım dedik aldı bizi Atlantik’e götürdü” demiş olmalısınız ama sistem böyle küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir gerçeği daha aydınlatalım. Karadeniz’e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz’e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz’de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı’nın iki yerinde Boğaz’ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar’ın önünde 110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden. Karadeniz’den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna karışıyor, Akdeniz’den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi’ne çıkıyor. İşte bir uydu resmi:

    Görsel

    Bakın Boğaz’dan çıkan su Hayırsız Ada’ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Belki de “ne enteresan bir görüntü” diye baktığınız bu olay Marmara için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama sürekli çalışan bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken ileride detaylarından bahsedeceğimiz çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara’nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.

    Marmara Denizi’nin tarihçesine baktığımızda da karşımıza çok enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara Denizi de Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece 12.000 sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile olmayan bir süre önce. Şimdi ise üstteki ilk 25 metresi Karadeniz’den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin yeri 1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İstanbul’da tuvalete gidip sifonu çektiğinizde de o suyun eninde sonuda gittiği yer Boğaz’ın alt akıntısı aracılığı ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler ile bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca Karadeniz’den başlayıp Ege’de sonlanan seferleri yürüten ekibin ya başı idim ya da parçası olarak çalıştım. Boğaz’ın altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile birleşince “Kanal istanbul” projesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları olan arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka açıdan ama sonuç olarak tam bir “felaket senaryosuna” ulaşıyor ve ürküyoruz.

    Ne olur? Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin ondan başlayalım öncelikle. Havuzu dolduran musluklar belli, siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan havuza ikinci bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu elbette su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla azalacak 20 cm, 10 cm olacak ancak su seviyesi düşmeyecek çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile tamamlanacak. Karadeniz’in tuzlanma oranı artacak.

    Burası kesin ama bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki hemen Marmara’da belirmeye başlayacak. Marmara Denizi aynen bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı, en derinlere kadar da tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve iki koşul haricinde de kesinlikle birbirleri ile karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve dalın sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe doğru inersiniz ama 25 metreye gelince takılır kalırsınız. Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut ağırlıkla aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst sudaki organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt suda birikir. Bu organik maddeler parçalanma sürecinde oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin zengini bir hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su ile karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin denizlerdeki kaynağı elbette atmosferdir ama gel gelelim oksijen de bu tabakayı geçemez.

    Kanal İstanbul’u Bir Süveyş’e Hele Hele Bir Panama’ya Benzetmek

    Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi’nin en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani “kronik astımlı”dır. Marmara Denizi’nin yegane oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı’nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur. İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya çıkışındaki jet akımı ile alt taraftan üste taşınan bol besinli suların yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen tüketimi Marmara’nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara Denizi’nin batısındadır. “Aman hocam olur mu?” demeyin sakın. Bir denizaltı subayı tanıyorsanız bir sorun bakalım Marmara’da derin denize dalmak hele bu bariyeri aşıp yüzeye çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka örneği de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul’u bir Süveyş’e hele hele bir Panama’ya benzetmek denizlerimiz hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geldiğinin ilanı olmaktadır.

    Meslek yaşantımın ilk yıllarında denizlerimiz hakkında bildiğimizin, hiçbirşey bilmediğimiz olduğunu söylediğim yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var. Marmara Denizi’ndeki bu yapıdan neden bahsettiğimi de merak etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı’ndan geçerek gelen su Marmara’ya o hızla çıkınca başka türlü karışma imkanı bulamayan alt tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene boyunca devam eder. Bu alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir. İşte Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl tarihçesine kadar dayanan zengin organik maddeler inorganik tuzlarda böylece üst suya karışır ve de güneş ışığı ile birleşince Marmara Denizi’nde besin zengini bir ortam yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tespit eder. İşte bir uydu resmi.

    Görsel

     

    O alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz o bildik mavi ama ya Karadeniz? “Hoca almış eline fırçayı boyamış” dedirten bir görüntü. Ya Marmara? Kıpkırmızı. İşte bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir kere bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor. Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbirşey olmadığının bir göstergesi. Yani yanıbaşındaki çöl gibi bu da denizin çölü. Besin namına hiçbir şey yok bu nedenle de Akdeniz’de ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da. Peki ya Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü kırmızı. Yani her yerde besin bol bazı yerlerde ise daha bol. Tuna’dan çıkan suyun da bize nasıl geldiğini de rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı renkli su. Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da balıkların istediği bir ortam. Ben Marmara’yı astımlı çocuğa benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir evlilik sonrası meydada gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür boyu dikkat edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız çökebilir, asla da düzelmez bir rahatsızlık. Bilimsel gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz’dan çıkan farklı bir su görülünce, bakın İstanbul Marmara’yı nasıl kirletiyor şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır durur halbuki alakası yoktur.

    Alt suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası süresinde de olur. Kış ve bahar aylarında sıklıkla yaşanan bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her lodos sonrası Marmara’da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur.

    Küresel Bir Felaket

    Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir “Kanal İstanbul”lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara’ya doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara’nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara’nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Yani şu yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri biraz daha batıdan bir yerden Marmara’nın üst suyuna merhaba diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek cinsten olmayan bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt su oksijensiz kalacaktır.

    Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksjeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı yuttuk demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de şöyle ilave dert getirecektir. Denizdeki su eninde sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi? İşte oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara’yı kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu milyonda bir bile olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna hassas kılmış. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul’a doğru taşınacak ve tüm şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç’in veya İzmir Körfezi’ndeki koku misali… Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi’ne dolması ile Körfez’de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez’in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.

    Bu işin ilk aşaması, hidrojen sülfürlü su İstanbul Boğazı’nın altından Karadeniz’e doğru giderken Salacak’ta veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir. Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve Marmara’nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul’u kaplayacaktır. Zaman içerisinde İstabul’un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak ve Marmara’nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.

    Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul’u yaptınız ve devasa bir ada oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca Dağları’ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.

    Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz. Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden yetiştirdi acaba diyorum. Bazıları “yetişmez olaydın” demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki denizi birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine de “bunları birleştirirsem ne olur acaba” diye sorma? Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geliğinin elbette farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden çıkartsınlar ki? Biraz emek zaman para enerji sarfedelim. Nasılsa olmaz diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine yazılacak. Biz yaparız size ne diyecek halde de değiliz ki?

    Bir başka konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de sınırlı dolaşma serbestliği olan araştırma gemisinde çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik kurallarını. İşte Akdeniz’in, Karadeniz’in bir tarafı evimiz. Ta karşıda biryerlerde başka devletler var. Bunların aralarındaki sınırları belli eden “Ekonomik Bölge” tabirler, “Kara Suyu”, “Kıta Sahanlığı” gibi tanımlar var. Öyle aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için öyle uluslararası kurallar var ki kimse buna dokunamaz. Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı vardır. Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan geçemezsin diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O kurallara göre bir yasak alan ilan edersen ve geçme dersen de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı hiçe sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar bağırdık ve de sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul ettirdik. İç deniz bize ait, kendi kurallarımız var ama Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş zamanında dahi savaşa taraf olmayan devletlerin gemilerine dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. “Bakın sevgili kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal açtım tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz” lafını asla diyemezsiniz. Kaldı ki üstüne bir de şu kadar para demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler kimden, neden saklanır?

    Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir daha asla geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim. Bakın rafa kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle uluslararası felakete dönüşecek bir girişime kimse müsade etmez onun için gelin yol yakınken bu işin uzmanlarının uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.

    Tüm bunlar zaman içerisinde Karadeniz’in ekolojisini de etkileyecektir. Ve emin olun ki benim bildiklerimi Rus ve Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim kadar kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı çıkacaklardır.

    Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz’daki köprülerin yüksekliği 64 metre?

    Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar yüksek yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne oluyor görün. Ertesi gün bir yabancı bayraklı gemi ona çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size ödetirler. Dünya artık “ben yaptım oldu” dünyası değil, uluslararası kurallar var ve onlara uymak zorundasınız. Bir de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere düşünmeniz uzmanına sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.

    Daha ayrıntılı bilgi için…
     
    www.arkitera.com sitesiGörsel

     

  • Görsel

    26 Temmuz 2013, Sayı 1375

    GÜNDEM

    Ege Üniversitesi “En Başarılı Üniversiteler” Sıralamasında 2’ciliği Nasıl Kazandı?

    Hollanda’nın Leiden Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Merkezi “Centre for Science and Technology Studies (CWTS)” Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasını yapıyor. Son raporda, baktık ki Ege Üniversitesi bütün ünlüleri geçmiş ve ikinci sıraya oturmuş! Tabi bir şenlik bir şenlik.. Mesele araştırılınca, Ege’yi ikinci sıraya Ahmet Yıldırım adındaki tek kişinin yükselttiği ortaya çıkmış.. Ama, bu kişinin yayınları mercek altına alınınca, arkada bir ”Atıf karteli” çıkmış.. Bunun üzerine sözü geçen merkezin (Leiden Ranking) direktörü Paul Wouters bu şaibeli durumu açıkladı.. Umarız Ege Üniversitesi rektörlüğü gerekeni yapar. Wouters’in makalesini aşağıya alıyoruz (orijinali: ). 

    ***

    Üniversiteler Sıralaması, Sorunlu veya Hileli Araştırmaları Ortaya Çıkarabilir Mi?
    Paul Wouters
    Bir tek kişi, Leiden Ranking gibi bir üniversiteler sıralamasında bir üniversitenin sırasını hile yoluyla değiştirebilir mi? Bu sorunun yanıtı -eğer dergilerin nitelik denetleme süreci gerektiği gibi işlevsel değilse, maalesef bazen değiştirebilir. 
    Kısa bir süre önce bir Türk biliminsanı, Ege Üniversitesinin matematik ve bilgisayar bilimlerinde Leiden Sıralaması’nın (Ranking) son versiyonundaki konumu konusunda bizi uyardı. Önceki dönemde, Türkiye’nin saygın araştırma üniversiteleri arasında olduğu bilinmeyen bu üniversite, şaşırtıcı bir PP (en üst10 %) göstergesiyle hemen hemen 21% ile ikinci sırada yeraldı. Diğer bir deyişle, matematik ve bilgisayar bilimlerindeki 21% yayınlarıyla Ege Üniversitesi bu alanda en sık atıf alan en tepedeki 10% dergi arasında yer aldı. Bunun anlamı şudur: Ege Üniversitesi en çok atıf alan makalelerin iki katı makale yayımladığı sanıldı. Yalnızca Stanford Üniversitesi Ege Üniversitesi’nden daha iyi performans sergiledi.
    Matematik ve bilgisayar bilimlerinde Ege Üniversitesi 210 makale üretti (Stanford hemen hemen 10 kat daha fazla makale üretti). Bu denli yayın göreceli olarak az olduğu için sıralamadaki yerinin güvenilirliği oldukça düşüktür ve bu durum. Geniş kararlı aralıkla belirlenmiştir (ölçümdeki belirsizliğin göstergesi). Ege Üniversitesinin 210 yayınından en az 65 tanesi bir tek kişi, Ahmet Yıldırım, tarafından üretilmiştir. Bu alanda yalnızca 4 yıllık uzmanlığı olan bir kişi için bu son derece yüksek bir üretkenliktir. 
    Dahası, Yıldırım’ın yayınları Ege Üniversitesinin sıralamadaki yerini belirlemiştir: bu yayınlar olmasaydı Ege Üniversitesi bu alanda 300.sırada olacaktı. O nedenle 300.lük belki de Ege Üniversitesinin bu alandaki sıralamasını daha iyi yansıtıyor. Yıldırım’ın makalelerine, kendi atıfları hariç 421 atıf verildi. Matematik sık sık atıf alan bir alan değildir, o nedenle bu düzeydeki atıflar hem PP (en üst 10%) hem de MNCS göstergesini oldukça fazla etkileyebilmiştir. 
    Bildiğimiz kadarıyla, Yıldırım’ın yayınlarını inceleme işlemi henüz başlamadı. Ancak bu yayınlara ilişkin hile ve çalıntı kuşkuları hem Türkiye’de hem de yurtdışında artmaya başlıyor. Mathematical Physics adlı dergideki bir makalesi, çalıntı olduğunun kanıtlanması nedeniyle (bir Çinli yazarın makalesinden bölümler kopyalanmış ve orijinal olarak sunulmuştur) dergi tarafından yayından kaldırılmıştır. İlginçtir ki, yazar yayından kaldırılmış olmayı kabullenmemiştir. 
    Yıldırım’ın yayınlarının oldukça çoğu, ‘kalite kontrolu izleme’ yönünden çok mükemmel olmayan dergilerde yayınlanmıştır. Elsevier yayın evinin dergilerinden olan Computer & Mathematics with Applications (Yıldırım’ın 11 makalesini yayınlayan dergi) yakın geçmişte bir başka yazarın makalesini “bilimsel içerikten yoksun” olma gerekçesiyle yayından kaldırdı. Aslında o yayın içerikten hemen hemen yoksun bir yayındı. Retraction Watch’a göre, derginin editörü Ervin Rodin, geçen yılın sonlarına doğru görevden alındı. Rodin, Elsevier’in bir başka dergisi olan Applied Mathematics Letters – An International Journal of Rapid Publication dergisi editörlüğü görevinden de alındı. Rodin, Yıldırım’ın 5 makalesini yayınlayan Mathematical and Computer Modelling dergisinde de editördü. Mathematical and Computer Modelling dergisi şu sırlarda “editörlük görevinin yenilenmesi” nedeniyle makale sunumu kabul etmiyor. 
    Yıldırım’ın makaleleri niçin bu denli çok atıf aldı? Yıldırım’ın 65 makalesine 285, yayınlarına da toplam 421 atıf verildi. Bu yayınların güçlü bir grup içi atıf trafiği var. Bu grup toplam 1200 atıf almış ve atıfların yarıdan biraz fazlası bu grubun kendi çalışmalarına yapılan atıflar. Diğer bir deyişle, bu yayınlar, sıkı bir ilişki içinde bulunan yazarlar grubunu temsil ediyor, ancak bu yazarlar diğer yazarlardan tamamen yalıtılmış değil. Eğer Ege Üniversitesi yayınlarına atıf veren üniversitelere bir göz atarsak, bu üniversitelerin Leiden Sıralaması’nda, Yıldırım’ın çalışmalarına bir tek atıf vermiş olan Penn State Üniversitesi hariç (112.sırada) ön sıralarda olmadığı görülür. 
    Eğer matematik ve bilgisayar bilimlerine odaklanacak olursak, atıf veren üniversitelerin hiçbiri, Penn State ve Gazi Üniversitesi (1 yayına atıf) hariç, sıralamada üst sıralarda değil. Bu arada, Gazi Üniversitesi’nin de sıralamadaki yeri, kararlılık aralığının da belirttiği gibi, Ege Üniversitesininki gibi, güvenilir değil
    Bibliyometrik kanıt 2 farklı sonuca işaret ediyor. Birincisi, Yıldırım, önemli bir matematiksel sorun üzerine sıkı bir işbirliği içinde çalışan bir grubun üyesi. Bu yoruma seçenek olan diğer yoruma göre, bu grup, birbirine atıf veren bir “atıf kartel”idir ve birbirine yalnızca atıf vermekle kalmıyor aynı zamanda, atıf üreten aygıtlar olarak işlev yapan dergilerde benzer yayınlar üretiyorlar. Üretilen yayınlara ve problemlerin üretilme biçimine kabaca bakarsak, ikinci yorumun birinciden daha uygun olduğu görülür. 
    Ancak, bundan sonra, matematik alanının uzmanları bu olayı incelemeye almalıdır. Günümüzde bibliyometrikler bilimsel yayınlardaki usa yatkınlığı ve saçmalığı uygun bir biçimde ayırdedebilecek düzeyde değil. Bu nedenle bu alanın uzmanlarına görev düşüyor. 
    Ege Üniversitesi rektörünü üniversitenin sıralamadaki yerinin kuşkulu olduğu konusunda bilgilendirdik ve yazarın konumu hakkında daha fazla bilgi vermesini istedik. Henüz bir yanıt alamadık. Eğer Ege Üniversitesi ciddiye alınmak istiyorsa, Yıldırım’ın ve çalışma arkadaşlarının yayınlarını kapsamlı bir biçimde araştırmaya başlamalıdır. 
    Eğer bizim Leiden Sıralamasında veya bir başka sıralamada başka tuhaf yanlar görürseniz lütfen bize bilgi verin. Bu yardımınız, akademik çevrede çalıntı davranışlarını ortaya çıkarmada daha iyi yöntemler üretmemize yardımcı olur.” (4 Temmuz 2013)
    Gelecek Cuma yeniden buluşmak üzere

    file:/Users/apple/Desktop/1375%20bilim/indd/26BT02/Macintosh:Users:CBT01MAC:Desktop:WIMZA.jpg

  •  

    Görsel

    LAİKLİK NEDİR?

    Sorunun yanıtı için okul bilgilerimizi tazelersek “Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması!” demek yanlış olmaz. Ancak, doğru olmakla birlikte yeterli de sayamayız bu tanımı. Özdemir İnce bugünkü Aydınlık’taki köşesinde Hızır gibi yetişmiş çoğu zaman olduğu gibi.

    Laiklik de başka birçok kavram gibi yozlaştırılmakta ve gerçek anlamından saptırılmaktadır günümüzde! Örneğin “esnek laiklik” dendiğini işitir olduk son zamanlarda. Laiklik kavramının henüz tümden ortadan kaldırılması üzerinden tartışmaya girilemediği için özünü yok edip sözünü koruma cinliğinin ürünüdür böylesi tanımlar.

    Özdemir İnce, laikliği şu şekilde tanımlıyor. “Bireyi ve toplumu dinsel etkilerden korumak!” Çok daha Jakobence ama bir o kadar da doğru bir tanımlamadır. Diğer yandan bu tanım laiklik kavramını ortadan kaldırmaya kararlı olanların hiç de benimsemeyeceği türdendir.

    Laiklik çağdaş bir toplumsal yapının temel taşı olarak Anayasa ile düzenlenen ve güvence altına alınan bir olmazsa olmazdır! Türkiye’de delik deşik edilmek istense de Anayasa yerli yerinde ve bununla bağlantılı olarak da yüksek mahkemenin içtihada eşdeğer kararları da geçerliliğini korumaktadır!

    Sözü Ege Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof Dr Rennan Pekünlü’ye getirmek istiyorum. Anayasa’nın buyruğu ve anayasa mahkemesi kararlarıyla güvence altında olması gereken laiklik ilkesine uygun davranan ve bu davranışlarını bir bilimci titizliğiyle yaşama geçiren Pekünlü bu nedenle soruşturulmuş ve kovuşturulmuştur. Yerel mahkeme Pekünlü’yü Anayasa’ya uygun davrandığı için ödüllendirmiştir! Hürriyeti bağlayıcı cezanın Yargıtay’ca onandığını üzülerek ama biraz da umarak öğrenmiş bulunuyoruz.

    Pekünlü hoca böyle durumlardan etkilenecek ve yolundan dönecek bir adam değildir. Davranışının sonucu bu olmaması gerekse de Türkiye’de hukuktan çok parmak hesabının geçerli olduğunun bilincindedir. Başına gelen yalnız bırakılışının sonucudur.

    Bu nedenle geçmiş olsun dileklerimizi Pekünlü hocaya değil de ülkemize ve özellikle de akademiyaya iletmek uygun olur!

    Ülkesinin dirlik ve düzeninin temel taşı olan Anayasa’ya uyduğu için cezalandırılmış olması bir parçası olduğu toplum ve üniversite için de bir utanç gerekçesidir.

    Bir vatandaş olarak aklıma takılan soruyu paylaşmalıyım! Yasaya ve kurlarla uyduğum için ödül ve övgü beklemiyorum ama cezalandırılır mıyım? Asıl sorun da bir ülkede, bir insanın aklına böyle bir soru takılmasıdır.

    Akademiyanın sessizliği saygınlığını aşındırıyor…

    Ceyhun BALCI, 25.07.2013

     

  •  

    Görsel

    DOMUZUNA YAZILAR(*)

    Görevi ve konumu insan olan iki kişinin domuz gerekçeli çıkışları dikkat çekti. Adının önünde doktor unvanı taşıyanı ilâçlarda kullanılan domuz kaynaklı katkılardan hareketle helâl ilâç daha şifalıdır buyurdu. Kızılay Başkanı ise tam da domuz eti yemiş olması olası birinin yüzünün bir müslümana nakledildiği günlerde helâl kan için fabrika kuruyoruz dedi.

    Konu domuz olunca aramızdan yıllar önce ayrılan gazeteci Mustafa Ekmekçi’yi anmamak olmazdı. Yetiştirme kolaylığı ve ucuzluğu nedeniyle domuz etinin insanımızın beslenme sorununa çare olacağını düşündü. Düşünmekle kalmayıp yazdı. Domuzuna Yazılar, İsmail Gülgeç’in çizgileriyle süslü kitabının adı. Yaptığı tam da Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktı. Zaman olarak geçmişte kalmış bir tarihten söz ediyoruz.

    Güncel domuz söylemleri bu konuda keskinleşmiş ve tutuculaşmış toplumsal ortamda çok daha ürkütücü boyutlara varmış durumda. Mustafa Ekmekçi bu dünyadan tam zamanında göçüp gitmiş. Domuzuna Yazılar’ı yazdığında tepki görmüş olsa da şiddetle karşılaştığını anımsamıyoruz. Bugün olsa, Fazıl Say’dan beter ederlerdi. İlâcın ve kanın domuz bulaşıklığını önemseyenler domuz eti yenmesine yandaş birine neler yapmazlardı. Mahkemelerde süründürülmesi de cabası olurdu!

    İşi gücü bırakıp domuz üzerinden boş söz üretenlere bir kötü haber daha! Kök hücre kullanılarak organ üretimi yolundaki bilimcilere bazı ülkelerde izin çıkmaya başlamış. Bazı insanların baş düşman saydıkları domuz başka bir çok alanda olduğu gibi organ üretiminde de insanın yararlanacağı hayvan listesinde ilk sıradaki yerini almış durumda! (Nature, 4 July, 2013)

    Domuz dışında başka hangi hayvanla ilgili bu denli keskin ve din eksenli tartışma söz konusu olmuştur?

    Bu çağda bu söylemler onurumuzu ve gururumuzu kırmıyor mu?

     

     

    İNSAN HAKLARI

    İnsanımızın insan hakları konusunda bilinçli olduğundan söz etmemiz güç. Bu bilinçsizlik, bilgisizliğin yanı sıra konuyla ilgili kalem oynatanların ve kamuoyu oluşturanların sicilinden de  kaynaklanan önyargıya dayanmaktadır. Belki de bu nedenle, sokaktaki yurttaş “insan hakları” kavramını duyduğu anda öfkelenmektedir. Bunun önde gelen nedeni bu yüce ve herkes için gerekli alanın eli silahlı etnikçilerin, ayrılıkçıların ve bölücülerin arka bahçesine dönüştürülmüş olmasıdır.

    Belleğimi yokluyorum Daha önce böyle bir durum yaşandığını anımsamıyorum. Birleşmiş Milletler Balyoz adıyla anılan ve askerlerin yargılandığı davanın “İnsan Hakları” ilkelerine aykırılıklarla dolu olduğunu yansıtan bir açıklama yapıyor. Başvuru kaynağı da 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi!

    BM açıklamasıyla Türkiye’nin son 6-7 yılına damga vuran hukuksuz ev/işyeri baskınları, basılan yerleri aramakla görevli kolluk güçlerince ilgili yerlere bırakılan düzmece kanıtlar, hukuksuz tutuklamalar, hukuksuz yargılamalar ve şimdi de hukuksuz salıvermemeler duvara çarpmış olmaktadır.

    Bu durum yıllardır saptanmaktaydı! Bu kez BM söylemiş oldu!

    http://www.hurriyet.com.tr/planet/24070452.asp

    Bir toplumun dirlik ve düzenlik içinde olmasında temel taş olan adalet düzeneğinin içine düştüğü bu feci durum ne etki yaratmalı? Böyle bir duyarlılık olsa, BM böyle bir saptama yapma gereği duyar mıydı?

    Bir çift söz de “insan haklarıcı” zevata! Nasılsınız, iyi misiniz? Bu gibi durumlar sizin ilgi alanınıza girmez bildiğimiz kadarı ile. Ne de olsa işiniz başınızdan aşkın! İmralı hükümlüsünü özgürlüğüne kavuşturmak için ne yapacağınızı düşünedurun!

    Ceyhun BALCI, 24.07.2013

    Görsel

  • mustafabalbay ışıklı

     

    Prof. Dr. Alpaslan Işıklı: Soyadı Gibi Adam…

    Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, yurtsever bir aydın, çalışkan bir bilim insanı, güvenilir bir toplum önderiydi.

    13 Temmuz Cumartesi günü kaybettiğimiz Alpaslan Hocamız için uzun uzun cümleler kurmak yerine, onu 3 sözcükle de özetleyebiliriz:

    Soyadı gibi adamdı. Yapılabilecek onlarca aydın tarifinden biri  şudur: Ülkesinin geleceğine harç taşıyan kişiye aydın denir. Alpaslan Hoca, bu harcı hem kardı, hem taşıdı. 30’a yakın kitabından çoğu Türkiye’nin bugününü anlatmak ve sorunları aşıp iyi bir gelecek yaratmanın yollarını araştırıp aktarmak üzerinedir. Başta 12 Eylül dönemi olmak üzere sık sık devlet kaynaklı olumsuzluklarla karşılaşmasına rağmen bunların hiçbirinin yurtseverlik duygularını etkilemesine izin vermedi. Dünyayı da tanıdı. Küresel düşündü, ülkesel hareket etti.

    ***

    Türkiye’de akademisyenlerin, bilim insanlarının yaygın davranış biçimlerinden biri salt kendi alanında çalışıp, bunun sınırları dışına çıkmamaktır. Toplumla diyaloğunu yoğun tutmamaktır. Alpaslan Hoca çalışkanlığını sadece Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzmanlık alanı olarak seçtiği çalışma ekonomisi alanında göstermedi. Daha doğru anlatımla, bu dalı çok geniş anlamda yorumladı; toplumu etkileyen sosyal hareketler alanında çalışma, din eksenli siyasi akımlar alanında çalışma, küreseleşme politikaları, yeni ortaçağ olarak adlandırdığı 21. yüzyılın gerçekleri üzerinde çalışma yaptı. Elbette Türkiye’deki çalışma yaşamının deyim yerindeyse çatışma yaşamına dönmesi karşısında da aydın ve bilim insanı duruşunu gösterdi. Türkiye’deki en zorlu sorumluluklardan biri toplum önderliğidir. İç göç, siyasal dalgalanmalar ve ekonomik uçurumlar nedeniyle toplumun ortak paydalarının azaldığı, sürekli eksen değiştirdiği bir ortamda güvenilir toplum önderliği yapmak sadece zor değil, aynı zamanda sorunludur. Alpaslan Hoca, bunu en iyi şekilde başarmış ve sürdürmüş bir önderdir. Kimi insanlar vardır; büyük bir heyecan ve enerji ile başladığı toplumsal önderlikten ya kısa sürede pes eder, ya oradan hemen başka bir alana atlar ya da belli bir süre başarıyla götürdükten sonra ayrılıp ömrünün kalan bölümünü sorumluluk üstlendiği zamanların anılarını anlatarak geçirir. Alpaslan Hoca, üniversite öğrencisiyken Talebe Cemiyeti Başkanı’ydı, 73 yaşında son nefesini verirken Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Başkanı’ydı.

    ***

    Bütün bu özelliklerinin toplamı olarak Alpaslan Hoca; Atatürk’ü çok iyi özümsemiş bir yurttaş ve insandı. Özgürlükte ve tutsaklıkta Alpaslan Hoca’yla iyi bir diyaloğum ve dostluğum vardı. Duruşma salonuna üç kez geldi. Birinde çok kısa yüz yüze, sarılarak görüşme fırsatı bulduk. O çok kısıtlı ortamda bile durumu şakayla karışık anlatmayı ihmal etmedi. Şunu söylediğini hatırlıyorum: “Balbaycığım, sizlerle değiliz; bizim eksiğimiz ne, onu anlamaya çalışıyorum.” Özgürlükte genellikle Cumhuriyet’te çıkan ve çıkmayan haberler üzerine konuşurduk. Birinde önem verdiği bir örgütsel açıklamanın çok küçük çıktığını anlatmak için telefon açtı, şöyle dedi: “Dostum, haberi, Cumhuriyet’i üçüncü kez kontrol ettikten sonra görebildim. Çıkmış, teşekkür ederim…” Ankara’nın yanı sıra pek çok Anadolu konferansında da birlikteydik. İlk aklıma gelenler Artvin ve Tire’de yan yana konuşmamız. Tire’de gerçek Atatürkçülüğü şöyle tarif etmişti: “Atatürk’ün parmağıyla göstererek yaptığı ileri işaretinde, aptallar parmağına, gerçek Atatürkçüler gösterdiği yöne bakar.” Prof. Dr. Alpaslan Işıklı ayakta öldü. Tüm Atatürkçülerin, örgütlü emekçilerin, örgüt emekçilerinin, konferans salonlarının, dost sofralarının, Anadolu yollarının ve Işıklı ailesinin başı sağ olsun.