cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ÜÇ TIBBİYELİ

    ÜÇ TIBBİYELİ

     

    Bu hafta köşemize üç “Tıbbiyeli”yi konuk ediyoruz.

     

    Konuklarımızın ilki Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR!  Şanlıurfa 1929 doğumlu. Nöroloji uzmanı. Sayısız meslektaşımızın hocası. Farklı deyişle hocaların hocası! Bir yandan hocalık yapmayı sürdürürken diğer yandan aydın ihanetine uğrayan ülkesinde aydın olabilmeyi ve çevresine ışık saçabilmeyi başarabiliyor. Coşkun Özdemir hoca nörolojinin önemli alanlarından kas hastalıkları konusunda yetkinleşmiş. Günümüzdeki baş döndürücü gelişmelere karşın ne yazık ki tıp kas hastalıklarının köktenci tedavisini henüz bulabilmiş değil.

     

    Buna karşılık bu umarsız hastalığa yakalananlara hiç bir şey yapılamıyor da denilemez. İyi bakım koşulları sağlanarak, hastalar ve hasta yakınları bilinçlendirilerek sağkalım süresi olabildiğince uzatılabiliyor. Böylelikle, her geçen gün engelli olma yolunda ilerleyen hastaların toplumsal yaşama katılması da sağlanabilmiş oluyor!

     

    Coşkun Özdemir 1978’de kuruluşuna öncülük ettiği Türkiye Kas Hastalıkları Derneği (KASDER) aracılığıyla hastalara ve yakınlarına hizmeti bir başka koldan da sürdürmüş. Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına dernek olduğu onaylanan böyle bir kuruma yine kamunun sahip çıkması, yardımcı olması ve hiç olmazsa gölge etmemesi beklenmez mi?

     

    Bu soruya evet yanıtı verememek başlı başına acı verici bir durum!  Ne ilginçtir ki; geçmiş dönemlerde belediyelerin esirgemediği destek son yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi kösteğine dönüşmüş durumda.

     

    Geçtiğimiz günlerde olimpiyat serüveni yaşamış olan İstanbul’un belediyesi bu düzenlemeye gösterdiği ilginin pek azını bile KASDER’e gösteremiyor. Başka deyişle, olimpiyat evsahipliğine heveslenmiş olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi KASDER’i Yeşilköy’de kullanmakta olduğu belediyeye ait yapıdan çıkartıp sokağa terk etmeyi düşünmekte sakınca görmüyor.

     

    Olay İstanbul’da yaşansa da, Türkiye’deki sayıları 100 bin dolayında olan kas hastaları ülkenin her köşesinde yaşamakta. İzmir’de de şubesi olan derneğin İzmir’deki kas hastalarına kol, kanat germe konusundaki duyarlılığının yakın tanığıyız.  Bu nedenle, KASDER’in başına gelenlerden kentimizde yaşayan hasta, hasta yakını ve kentlilerin haberdar olmasında yarar var düşüncesinden yola çıkarak bu kabul edilemez durumu paylaşmış oluyoruz!

     

     

     

     

    Köşemizin bu haftaki ikinci konuğu kentimizden. İzmir Tabip Odası üyesi Prof Dr Süleymen KAYNAK! Süleyman KAYNAK hocamızın sıradışı etkinliği dolayısı ile önemli bir olguya değineceğiz! Süleyman Kaynak hoca da ışığını ve ilgisini hekimliğin ötesine taşıyanlardan. Bir şekilde karşısına çıkan fırsatı değerlendirmekten kaçınmayan, “benim görevim değil” demeyenlerden.

     

    Geçtiğimiz günlerde İngiliz Avam Kamarası’na konuk olan Dr. Süleyman Kaynak Türkiye’de yaşama geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı farklı bir bakış açısıyla irdelemiş. Bugüne dek uygulayıcılarının tek yanlı güzellemelerine konu olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ilgili olarak yine uygulayıcılarının kaleme aldığı olumlayıcı yazıların dünyanın saygın dergilerinde yer bulduğunu düşündüğümüzde sürecin tek taraflı bir propaganda bombardımanına dönüştüğünü söylemek abartılı bir saptama olmayacaktır.

     

    Her ne kadar, Türkiye’de sağlıkta dönüşüm ile birlikte nicelik patlaması yaşandığı sayısal değerlerle ortaya konmuş olsa da, her bir Türk yurttaşının yılda 8.2 kez hekime başvurduğu bilinse de, acil servis gibi ciddi ve yaşamsal bir hizmet alanının 90 milyon/yıl başvuru aldığını saptasak da bu önemli bilgilerin topluma iletilmesinde güçlük çekmekte olduğumuz kesindi.

     

    Prof Dr Süleyman Kaynak İngiliz Avam Kamarası’nda sunum yaparak bir yandan İngilizleri bilgilendirirken; diğer yandan da Türk kamuoyunu aydınlatmış oldu.  Bu sıradışı etkinliğin basında kendisine yer bulmuş olması; bilinip de anlatılamayanları, saptanıp da söylenemeyenleri ortaya koyarak kendisinden bekleneni fazlasıyla yerine getirmiştir.

     

    Sağlıkta nicelik artarken, dibe vuran nitelik konusunda çırpınan duyarlı kesimlerin işini kolaylaştırdığı, toplumu gereksinim duyduğu bilginin aydınlığıyla buluşturduğu için Prof Dr Süleyman Kaynak’a  teşekkür borçluyuz.

     

    *******************

     

    Üçüncü konuğumuz da İzmir Tabip Odası üyesi. Dr Melek Sedef GÜRYAY,  ne yazık ki sağlık ortamının ayrılmaz parçası olma noktasına gelen şiddet deneyimi yaşayan hekimler kervanına katılmış. İzmir Tabip Odası’nın üyeleri arasında gerçekleştirdiği bir sormaca (anket) sonucuna göre her iki hekimden birisi meslek yaşamı boyunca şiddetle karşılaşmaktadır. Sözel şiddet kurbanı meslektaşımız kararlı davranıp, olayın üstüne gidince mahkemeye gidilmeksizin uzlaştırıcı aracılığıyla küfürbaz hastasından ödence (tazminat) alma fırsatı yakalamış.

     

    Tam da bu aşamada meslektaşımız siz okurlarla paylaşmamızı gerekli kılan son derece saygıdeğer bir davranış sergilemiş. Kazandığı ödenceyi, Nisan 2012’de tedavi ettiği bir hastasının yakını tarafından Gaziantep’te silahlı saldırıya uğrayan ve ne yazık ki; yaşama tutunacak kadar şanslı olmayan Dr Ersin ARSLAN adına verilmekte olan öğrenci bursunda kullanılmak üzere Gaziantep Tabip Odası’na bağışlamış. Dr Melek Sedef GÜRYAY’ı hem kendisine yönelen şiddet karşısındaki dik duruşu hem de bu dik duruşu ile kazandığı ödenceyi bir başka şiddet kurbanı meslektaşımızın anısına kullanılmak üzere bağışlayarak sergilediği erdemli ve saygıdeğer davranışı nedeniyle kutlamayı ve sizlere duyurmayı unutamazdık!

     

    Türkiye’de hekimliğin ve hekimlerin tarihten gelen duyarlılık, insancıllık ve yurtseverlik davranışı sergileme geleneğine sahip olduğunu anımsadığımızda; bugünkü yazımıza konu olanların pek çok benzerinin yaşandığını, yaşanmakta olduğunu ve yaşanacağını kolaylıkla söyleyebiliriz.

     

    Hekimler, içinde bulundukları ve varlıklarını borçlu oldukları toplumun birer parçası olarak halka hizmeti hekimlik alanı dışında da sürdürerek toplumsal sorumluluklarının gereğini yerine getirme geleneğine sahip çıkacaklardır.Çünkü, Tıbbiyeli olmak hekim olmanın da ötesinde biraz da böyle bir şeydir!

     

  •  

    Görsel

    KIRILAN OKLAR, YİTİRİLEN BELLEK!

    Türkiye özellikle siyasette dikensiz gül bahçesine benzetiliyor. Özellikle parlamentoda bulunan siyasi partiler bakımından durum ne yazık ki budur! Bir kez daha CHP eleştirisi olacak! Ama, bu eleştirel yaklaşım CHP’nin Türkiye için gerekliliğinden kuşku duymama kaynaklıdır! Bu nedenle dostlar hoş görsünler!

    Haberler rehberim olsun istedim!

    Gazetede bir haber ilişiyor gözüme!

    ABD’yi ziyarete eden CHP heyeti ABD’li yetkililerin partilerine ilgi duymasından hoşnut olmuşlar. Platonik aşkına yanıt aldığını düşünen genç kız ya da delikanlı edası gibi geldi bana. Türkiye’de iktidar olmanın ancak Atlantik ötesindeki gücün ilgisiyle olanaklı olduğunu düşündüren bu açıklama son derece üzücüydü. Bu demeci sorumsuzca verenlere anımsatmak zorundayım! CHP, bu türden mandacı/himayeci/onaycı düşünceleri 4 Eylül 1919’da Sivas’ta bırakmıştır. ABD’nin değil de Türk insanının ilgisini çekmek tek amaç olmalıdır!

    Bir başka haber CHP’nin Dersim histerisine kapıldığının somut göstergesi gibi görünüyor! Aralarında Kamer Genç’in de bulunduğu milletvekillerinin Tunceli’nin adının Dersim olarak değiştirilmesi amaçlı yasa önerisine imza attıkları anlaşılıyor. Öncelikle anımsatmak gerekir ki; Dersim bir ilin değil bölgenin adıydı. Bugünün haritasında yer alan farklı illeri kapsardı. Dolayısı ile Dersim değişikliği Osmanlıcı geriye gidişe hizmet sunan bir budalalıktan öte bir yaklaşım değildir. Diğer yandan, Dersim’e dönüş ile derebeyliğe ve Seyit Rıza’ya göndermede bulunmak da CHP’nin işi olmamalıydı. Böylelikle, CHP Cumhuriyet’i kuran parti olarak yıkımda rol almış olmaktadır.  Ayrıca, Dersim projesinin bir yıkım ve bölünme eylemi olduğunu sağır sultan duymuştur. Hem Osmanlıcı hem de bölücü renkleri olan bu sürecin siyasi düzlemde güçlü temsilcileri vardır. CHP sahipli alanda siyasete soyunarak oy kazanamaz! Hatta, yitirebilir de!

    Yine, ABD kaynaklı bir CHP haberi! Bir milletvekili dinsel kisveler kuşanarak dinci ve cemaatçi söylemler sergilemiş. Bunu da böbürlenerek yaptığı anlaşılıyor verdiği mesut insan fotoğraflarından! Bu da baltayı taşa vurmakla eşdeğer bir başka yaklaşımdır. Bu alan da fazlasıyla sahiplidir! Bu alanın oylarının sahibi bellidir! Cumhuriyetçi ve ulusalcı kitleleri itmekten öte bir işe yaramaz!

    Altı oklu bayrağı olan partide kendi üyelerine yöneltilen “Atatürk devrimlerine ilgi duyuyor musunuz?” sorusu bütün bu olanların üzerine dikilmiş tüy gibidir. Bir an önce akılların başlara toplanma gereğini yansıtan bir başka önemli hatadır!

    Oklarını kırmış görünen, belleğini de yitirmiş olduğu anlaşılan CHP’nin silkinmesi ivedi gereksinimdir. Bu gereksinim yalnızca parti ve seçmeni için değil ülkenin bütünü için de geçerlidir.

    Yukarıda sıralanan eylemlere sahip çıkanlar olmasın mı? Elbette olsun! Her türlü düşüncenin savunulması, sahiplenilmesi kadar doğal bir durum olamaz! Ancak, altı oku simgesi sayan bir partide bunların yaşanmasıdır eleştiriye konu olan! Yüreği yeten, kendisine güvenen altı ok kisvesini bir kenara koyup öyle çıkmalıdır ortaya! Okları kırarak, belleği silerek yaşama geçirilenlerin doğruluğu bir yana bunun dürüstçe bir tutum olmadığı da ortadadır.  

    Ceyhun Balcı, 26.09.2013

  • 26 EYLÜL

     

    Görsel

    26 Eylül

    DİL BAYRAMI

    26 Eylül Dil Bayramı’nı 81. Kez kutluyoruz!

    (Kutlayıp kutlamadığımız ya da kutlamayı hak edip etmediğimiz ayrıca tartışılmalıdır)

    İşyeri adlarıyla günlük konuşmanın Frenkçe’ye, dinsel iletişimin Arapça’ya teslim olduğu günümüz Türkiye’sinde Dil bayramı bir anlam taşıyabilir mi? Bence, çok daha fazla anlam taşır, taşımalıdır!

    Dil bir ulusun can damarı sayılır! Dilini yitirdiğinde belini doğrultması güçleşir. En çarpıcı örnek Latin Amerika’dır. Bu dev anakarada yerli dillerinin adından başka bir şey kalmamıştır geriye. Duygu ve düşüncenin dışavurumu olan dil aracılığı olmadan ne sömürgecilik, asimilasyon ne de egemenlik altına alma söz konusu olamaz!

    Türkçe’nin içinde bulunduğumuz dönemde içine düşürüldüğü sefalet bir de bu açıdan değerlendirilmeli!

    Dil bağımsızlığın yitirilmesinin yanı sıra ortaçağ karanlığından çıkılmasının da aracı olabilmiş. Bugün tarih sahnesine çıkmış önemli devrimcilerden birisi saydığımız, Rönesans’a giden yolun ilk adımını attığını düşündüğümüz tutucu Alman papazı Martin Luther’e bu unvanı kazandıran da dildir. İncil’i Almanca’ya çevirerek insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik olan sorgulama ve kuşkulanma dürtüsünü tetiklemiştir.

    Görüldüğü gibi dili önemsememek tutsaklık, önemsemek de özgürlük kapılarını açabilmekte!

    Dil Bayramı bu duygularla ve bilinçle kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 26.09.2013

  • BİLİM YENİDEN

    BİLİM YENİDEN !

     

    Tarihin sonu geldiği ve insanlığın en iyiyiye, en doğruya ve en güzele ulaştığı iddiası ile seçeneksiz olarak pazarlanan, pazarlanan ne kelime düpedüz dayatılan, kapitalist sömürünün bilim düşmanlığına artık YETER!

    İnsanlık otuz yılı aşkın bir süredir, sözde bir “özgürlük” yutturmacası ile aldatılarak, güya bilimin baskıcı ve dayatmacı otoritesinden özgürleştiriliyor. Ve artık günümüzde bilim artık hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) değil! Bu tam bir “Akıl tutulması”dır.

    Otuz yılı aşkın süredir, seçeneksiz olarak dünyaya egemen olan finans kapitalin, kendi çıkarları uğruna, herşeyini borçlu olduğu bilimi değersizleştirme, otoritesini yok etme, postmoderniteye uygun olarak yeniden tanımlama çabalarına şahit oluyoruz. Bugün artık bilim otorite olmadığı gibi, bilim adına yapılan etkinliğin de bilim ile bir alâkası yoktur. Aydınlatmayan bu sözde bilimin egemenliğinde yaşanan bu çağ insanlığın “İkinci Karanlık Çağı”dır.

    Aklın ve bilimin yolundan ayrılmanın, herkes ve her toplum için mutlaka ama mutlaka bir bedeli vardır. Ve bu bedel ödenir. Yıkılmaz denilen tüm egemenlikler bu altın kural sonucu yıkılmışlardır. Ve öyle görünüyor ki, gene bu kural gereği, 21. yüzyılda aklın ve bilimin otoritesini reddetme yoluna giren Batı medeniyeti başat konumunu devredecektir.

     

    Tarihsel süreç içinde markentalizm, sanayii kapitalizmi ve finans kapitalizmi aşamalarından geçen ve liberalizmden neo liberalizme evrimleşen finans kapitalin, insanlığa yaşam tarzı olarak önerisi postmodernitedir. Bilimsel olmayan sözde bir iradi özgürlük uğruna bilimin, sanatın ve ahlakın feda edildiği postmodernite, tam bir Aydınlanma karşıtlığıdır; aklın ve bilimin otoritesini reddeder.

    Cihan Harpleri sonrasında sesi çıkmaya paşlayıp, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile iyice işitilir olan postmodernite, Bilişim Devrimi (internet) sonrasında artık yeryüzündeki “tek ses”tir. 

    Eskiden güç olan bilgi, artık kazanç nesnesidir. 

    Postmodernite döneminde bilim metalaştırılmış (alınır-satılır kılınmış) ve finans kapitalin emrine verilmiştir. Endüstri (sanayi) tarafından yönlendirilen postmodern bilim “gerçeğin” yerine yeni bir kavram geçirmiştir: “Kalite”! Önceden akla ve mantığa uygun olmak, tarafsız ve evrensel olmak gibi zorunlulukları olan bilim adamı, postmodernite döneminde özgürleşecek (!) ve gerçeğin peşinden koşmak yerine müşteri memnuniyetini de içeren kalitenin peşinden koşacaktır. Üstelik bu koşusunda yalnız da olmayacaktır. En az kendi kadar saygın kanaat önderleri ve din adamları hep yardımcısı olacaktır.

     

     

    Bilimsel gelişmelerle ortaya konan Kuantum Teorisi, Kaos, Belirsizlik İlkesi ve Yanlışlanabilirlik gibi yeniliklerin kasıtlı olarak kötüye kullanılması ile bilimselliğin temel dayanakları olan kesinlik, öngörülebilirlik, deneysel doğrulama gibi kavramlar tartışmaya açılıp değersizleştirilerek bilimin otoritesi yerle bir edilmiştir. Kendisine bilimsellik atfeden sosyalizmin yıkılmasında bu bilimin otoritesinin yıkılışı çok işe yaramıştır. 

    Tüketimin arttırılması yoluyla kârlılığın artırılmasını hedefleyen finans kapital, daima büyük miktarları talep eder. Rakamların (para, nüfus vs) artışı her zaman basit ve düzenli olanın karmaşık (kaotik) ve düzensiz olana dönüşümü ile sonuçlanır. Kuralsızlığın ve belirsizliğin egemen olduğu bu ortamlar, aklın ve bilimin geçerli olmadığı ancak güçlü olanın sınırsızca sömürebileceği ortamlardır. İşte bu nedenle finans kapital ve onun postmodernitesi bilimin yerine yeni bir kavram ortaya çıkarmıştır: Post Normal Bilim!

    Bilimin (onlar buna normal bilim diyorlar!) tüm sorulara yanıt veremediği, yararı kadar zarara neden olduğu, dine ya da hurafeye bir üstünlüğü olmadığı, baskıcı ve uzlaşmaz olduğu saçmalıkları ile ortaya çıkan, finans kapitale ve onun medyasına hükmeden egemenlerin, bilim düşmanlğında geldikleri son noktadır “post normal bilim”.  

     

     

    Finans kapitale ve onun postmodernizmine hiç karşı çıkmayarak bilimsel faaliyette bulunduklarını öne süren insanlara sözüm şudur: Bilmelisiniz ki, yaptığınız bilim değildir! Hatta bilim değil, bilim düşmanlığıdır. Eğer doğruyu konuşacak olursak olsa olsa “post normal bilim adamları” olduğunuzu söyleyebiliriz. 

    Derya içinde olup da deryayı bilmeyen ol mahiler misali, labratuarlarda, kürsülerde, medyada postmoderniteden ve post normal bilimden bihaber bilimsel faaliyet yaptığını sanan, gittikçe kararan dünyadan renkli ekranlar aracılığı ile kurtulabileceğini düşünen genç akademisyenleredir sözlerim. Bilim, gerçeği (doğruyu) hedefler ve değerlerden bağımsızdır. En yüce değer olarak parayı bellemek ve para kazanmayı hedeflemek çağınızın gereği olabilir ama asla bilimsel faaliyet olamaz.

    Bilimin ne olup olmadığı bellidir. Kimse çıkarları doğrultusunda bunu değiştiremez ve gücüne güvenerek kendi tanımı dışındakileri çağdışı, modası geçmiş vs. diye niteleyemez. Yaparsa da bilimsel olmaz.

    Bilimi ne olduğunu, ne olmadığını bilmelisiniz. Bilimin bilim düşmanlarınca nasıl otorite olmaktan çıkarıldığını, nasıl değersizleştirildiğinizi bilmelisiniz. Bilim adına dünyanın karartılmasına karşı çıkmalı ve gerçek bilimin aydınlığını savunmalısınız. “Bilim Yeniden” diye haykırmalısınız.

    Karanlıktan aydınlığa çıkışın yegâne yolu budur!

     

    (YSL)

  • BİR YOL HİKÂYESİ

     

    BİR YOL HİKAYESİ

    İZMİR-ANKARA-İZMİR

     

     

    Bu yol hikayesi hafta sonu gidiş-dönüş İzmir-Ankara izlenimlerinden oluştu. Bu rotada çoktandır yapılmamış karayolu yolculuğu zaman tünelinde yolculuk yapma fırsatı da tanımış oldu.

     

    Belkahve’yi aşar aşmaz kabuklanmış yaram depreşti. Nasıl depreşmesin! Dağlarından yağ, ovalarından bal akan Ege’nin birinci sınıf tarım alanları Turgutlu ve salihli ovalarında betonla bezenmişti. Hem de yola sıfır yerleşimle. Doğu kurnazlığı iş başında! Ürün hemen yola çıkabilecek böylelikle. O yol genişleyecek mi, günün birinde ekleme yapılacak mı? Düşünmesen de olur!

     

    İnsanın içini kanatan manzarayı daha fazla yazıp okuyanı  üzmemeli! Bir başka berbat görünüm bölünmüş yolun ortasında kurutulan üzümlerdi. Umarım benim soframa gelmez deyip geçtim!

     

    Bu olumsuz manzaraya ortam sağlayan bölünmüş yol trafik güvenliğine yaptığı olumlu katkıyla teselli vermiş oluyordu. Geçmişte peşine takılınan ağır araçlar, adı sollama olan kelle koltukta seyahatlerden iz kalmamış! Bu olumlu değini karayolu ulaşımına güzelleme olarak oalgılanırsa üzülürüm. Demir ve denizyolcu olduğumu bir kez daha anımsatma gereği duyarım.

     

    Yavaş yavaş tırmanışa geçiyoruz. İç Anadolu platolarına yolculuk zorlu ve daha çok çıkışlı olmak üzere  bugi bugiyi andıran biçemde.  Kula’daki peribacaları farkedilmiş belli ki! Yol kıyılarına konmuş tanıtım tabelaları bu farkındalığın kanıtı. Özenle gözlemlendiğinde milyonlarca yıl öncesinin emekli yanardağları kolaylıkla farkedilebiliyor. Peribacaları da onların bugünleri görmüş eseri! Biraz yükselmiş olsak da henüz dört basamaklı değerlere erişmiş değiliz. Zaman olsa da Kula’ya uğrayabilseydik diye hayıflanıyoruz. Bu topraklarda ev yapmayı unutan bizler için eşsiz hazineler olan Kula Evleri almasını bilene ders vermek için bekliyor.

     

    Kesintisiz uzanan çifte yol yolculuğu ve trafik güvenliğini olumlu yönde etkilese de, siz siz olun hızdan kaçının! Önünüze her an bir hayvan ya da traktör çıkabilir. Böyle bir durumda bölünmüş yolun canınızı kurtarmasını beklemeyin!

     

    Uşak il merkezinde gözlerimizin önüne serilen görüntüler parmak ısırtıyor. Karayolu yıllardır olduğu gibi Uşak’ı ortadan ikiye bölmeyi sürdürüyor. Kent merkezlerini köstebek yuvasına çevirme alışkanlığı burada da kendisini gösteriyor.

     

    Uşak çıkışında Nuri Şeker Şeker Fabrikası ile havaalanı karşılıklı konumlanmışlar. Çok bildik “Cumhuriyet’i biz böyle kazandık!” görseli dikkat çekici. Onuncu yıl kutlamalarında burada çekilen bir resim ölümsüzleşmiş. Nuri Şeker Türkiye’nin ilk şeker fabrikasını kuran adam! Yıl 1926! Yoksul ve yoksun ama kalkınmaya kararlı Türkiye ilk şeker fabrikasını yapabilmiş. Rahmetli babamdan dolayı şeker pancarı tarımı konusunda kendimi ilgili ve biraz da bilgili sayarım.  2009’da Kütahya Şeker Fabrikası önünden geçerken déjà vu duygusu yaşıyorum. Silolarında şeker pancarı, bacasında duman ve çevreye yaydığı keskin küspe kokusuyla belleğime kazınmış imgenin üzerine ölü toprağı serpilmiş olduğunu üzülerek fark ediyorum. Yeni peydahlanan kimliksiz yapılardan fabrikanın talan edilmekte olduğunu ve TOKİ’nin de bu talana katıldığını anlıyorum. Akılcı ve ekonomik bir gerekçesi yok elbette bu vazgeçişin! Okyanus ötesi alışkanlığı olan mısır şurubu pazarda yer bulsun diye en değerli ürünlerimizden olan şeker pancarı tarımından vazgeçecek kadar iyiliksever(!) insanlarız!

    Image

     

    Tam karşıda bir havaalanı! Yazısı çok görkemli!

     

    İnternet sitesinden bu alana tarifeli sefer yapılmadığını öğreniyorum. Buna karşın, havaalanına otobüs, dolmuş ve taksi ile ulaşılabileceği bilgisine yer verilmiş! Sefer yapılmayan havaalanını açık tutmaya muktedir güç şeker fabrikasını kapatıyor! Birisi, “Cumhuriyet’i Biz Böyle Kazandık!” yazısını değiştirip “Cumhuriyet’i biz böyle yitirdik!”e çevirirse biraz üzülsek de doğruyu gözümüzün içine sokmuş olur.

     

    Biraz hüzünle ve epeyce de öfkeyle Uşak’ı geride bırakıyoruz!

     

    Attila İlhan’ın yapıtından televizyona aktarılan “Kartallar Yüksekten Uçar” dizisinden aklımızda kalan Banazlı İsmail’le selamlaştıktan sonra Cumhuriyet’in kazanıldığı topraklardaki yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Dumlupınar yokuşunu tırmandığımızda 1200 metre yükseltiye erişmiş oluyoruz. Her karışı kanla sulanmış topraklardayız. Doruktan Dumlpınar’a sapınca anıtlar selâmlıyor ziyaretçileri. İrili ufaklı sayısız tepe çarpıyor gözümüze! Savaş sıasında dakika başı el değiştiren, ele geçirilmesi için oluk oluk kan akıtılan; ve hatta, zamanında ele geçirilemedi diye kendi canına kıyan kahraman askerlerimizin anısı önünde saygıyla eğilerek geride bırakıyoruz şimdilerde akılsızlaşan bizlere bir vatan armağan eden dedelerimizin kanıyla sulanmış topraklara!

    Image

     

    Image

     

    Afyon’a yaklaşıyoruz. Mandalar düşüyor aklımıza! Nasıl düşmesin! Lezzetli Afyon kaymağı onların sütünden yapılıyor. Ülkenin manda varlığı son çeyrek yüzyılda 1 milyondan 100 binlere düşmüş. Mandacılık ve dolayısı ile de Afyon kaymağı can çekişiyor. Bu lezzet de tarihe karışacak diye üzülüyoruz. Türkiye başkalarının mandası altına girdikçe, dört ayaklı mandalarını yitiriyor! İlginç bir rastlantı mı? Yoksa!… http://www.meltemhaber.com/?haber,9856

     

    Afyon öteden beri olduğu gibi karayolu kavşak noktası olma özelliğini koruyor. Mola yerlerinde Türkiye karışımının bütün renkleri insan tipleriyle kendisini gösteriyor. Yol yorgunu acıkmış insanlar karınlarını doyurduktan sonra alışveriş çılgınlığına katkıda bulunmayı göz ardı etmiyorlar.

     

    Çevreyolunda bir otomobilin arkasında önündeki sahipleriyle birlikte yolculuk eden koç, dana Ferhat’ı çağrıştırıyor. Bir de yıllar önce Peru Andları altiplanosunda görüntülemiş olduğumuz lama Ferhat’ın yolculuk serüveni canlanıyor belleklerimizde.

    Image

     

     

    Image

     

    Afyon’dan sonra mermerkente ya da bilinen adıyla İscehisar’ varıyoruz. İlçeyi var eden mermer işletmeleri yolun iki yanına sıralanmış. Belli ki, burada da yolun genişletilmesi gibi bir gereksinim olmayacağı var sayılmış. Mermer dışsatımı ilçenin ve hatta ilin önemli getiri kaynağı. 

     

    Yoldaki en büyük yükselti olan (1422 m) Köroğlu Beli’ne tırmanmaya başlarken alçakgönüllü bir peribacası silsilesiyle karşılaşmak hoşumuza gidiyor. Yine peri bacaları, yine volkanik yapı demek! Çam ağaçları Köroğlu doruğuna güzellik katıyor.

     

    Bayat ilçesine varınca her nedense şaşkın komutanın Afyon serüveni canlanıyor belleğimizde. Onlarca askerini yitiren paşaya Afyon’da halı armağan edilmişti. Kök boyalı Bayat halısının başına gelen  şanssızlığı anmadan geçmemiş oluyoruz!

     

    Artık bozkırın başladığı yerdeyiz! Göz alabildiğine uzanan step Sivrihisar’a kadar kendisini duyumsatabilen tek manzara! Bu düzlükte araç kullananların bir kat daha özenli olması kaçınılmaz bir gereklilik.

     

    Uzaklardan sipsivri iki tepe Sivrihisar’a hoşgeldiniz der gibi boy gösteriyor. Eskişehir il sınırları içinde, Eskişehir yoluna da katılmış oluyoruz. Bozkır Ankara’ya varıncaya kadar varlığını sürdürmekle birlikte giderek daha fazla sayıda yapılaşma ile örtülüyor.

     

    Polatlı Ankara’nın 75 km batısında konuşlu ilçesi. Tam bir tarım diyarı! Kent merkezindeki çifte şerefeli, çifte minareli cami heybetli bir görünüm sergiliyor. Bol bazlı minareler işlerin yolunda olduğunun göstergesi sayılmalı! Hem ticaret, hem ibadet! Polatlı-Ankara yolunun yarısında Ankara’ya da girmiş oluyorsunuz!

     Image

    Ankara’ya varmadan Milli Mücadele tarihine ilişkin yapılar boy göstermeyi sürdürüyor! Alçakgönüllü Alagöz Karargâhı bunlardan yalnızca birisi. “Şu Çılgın Türkler”de Turgut Özakman son derece iyi betimler bu önemli yapıyı. Yoldan görünmediğini, sapaktan içeriye girmek gerektiğini anımsatalım!

     

    Ankara’ya yaklaştıkça trfaik denetimlerinin trafiğe koşut olarak yoğunlaştığını gözlemliyoruz. Sık aralıklarla yapılan hız denetimleri sayısal ekranlara yansıtılıyor. Ortalama hız denetimi yapılan bu bölgede, hız ölçümü yapılan iki nokta rasında mola verir ya da bir süre duraklarsanız ortalama hızınız da düşmüş oluyor.

     

    Ankara Bilkent sapağındaki Diyanet İşleri Başkanlığı Camisi mimari yapısıyla dikkat çekiyor. Cami mimarisi konusundaki soruna umar olacak bir örnek olarak boy gösteriyor. Bir sonraki sapaktan ODTÜ’ye dönülüyor.  Diren ODTÜ diyerek selâmlıyoruz güzel insanları!

     

    Sol taraftaki AVM tapınakları gözümüzü de gönlümüzü de tırmalıyor! Her birinin içinde bir ilçe nüfusunun barındığını, amaçsızca dolaşarak zaman öldürdüğünü düşünmek bile acı verici olmaya yetiyor.

     

    Ankara’da yapıldığı sıralarda eleştiri konusu olan batıp-çıkan kavşaklarla da tanışmış oluyoruz. Kent merkezine insanları değil de taşıtları getirmek akıllıca bir iş değil. Akıllıca olmadığını batar kavşaktan yüzeye çıktığınızda fark etmeniz hiç de güç değil! Huni etkisi gibi düşünün! Çıktığınız yerde trafik karmaşasının içinde bilin kendinizi. Ankara’ya özgü olmayan trfaik keşmekeşi konusunda neyi taşıyacağımızın kararını verme durumuyla karşı karşıyayız. Taşıtları mı yoksa kitleyi mi?

     

    Tüm bu olumsuzluklara karşın Ankara’ya haksızlık yapmış olmak istemem! Ankara, son 15 yılda başına gelen felaketlere karşın Cumhuriyet’in aydınlık yüzü olmayı sürdürebiliyor. Bu yüzün silinmesi için de epeyce uğraşı gerektiği ortada!

     

    Ceyhun BALCI

     

     

     

     

  • DÖNÜŞEN TÜRKİYE

    Görsel

  • HEKİMLER TEYAKKUZDA

    HEKİMLER TEYAKKUZDA
    Değerli Yurt okurları,
     
    Bundan böyle her Çarşamba günü bu köşeden sizlere sesleneceğiz. İzmir Tabip Odası yönetiminde yer alan bizlerin imzasıyla yayımlanacak olan yazılarımızın kişisel olmaktan çok kurumsal düşünceler içereceğinin altını şimdiden çizmekte yarar görüyoruz.
     
    Bu köşeden sizlere seslenme fırsatı veren Yurt gazetesine şimdiden teşekkür ediyoruz.
     
    İzmir Tabip Odası on bine yakın üyesiyle kentimizin önde gelen meslek örgütlerinden birisidir. Çatı örgütü TTB (Türk Tabipleri Birliği) olan odamız 6023 sayılı yasayla kurulmuş bir kamu kuruluşudur. Doğal olarak varlık nedenimiz hekimler olduğuna göre onların her türlü sorunu ve güçlüğü öncelikli ilgi alanımızdır. Ancak, toplumcu bakış açımız gereğince sağlık ortamındaki her türlü sorun ve gelişmenin de ilgi alanımızda olduğunu eklemekte yarar görüyoruz. Hatta, hekimlere ait olduğu düşünülen pek çok aksaklık ve sorunun gerçekte topluma da ait olduğunu, toplumun sorunlarından ayrı düşünülemeyeceği kanısındayız. Bununla bağlantılı olarak, sağlık ortamına geniş açılı bir bakıştan yanayız. Sonuç olarak, hekimlere ait her sorunun, sağlık ortamındaki her aksaklığın toplumsal bir izdüşümü olduğu inancındayız.
     
    Bu köşede hekimler yazacak!
     
    Hekimlerin günlük meslek uygulamalarında en öne koydukları davranış nedene yönelmektir. Bunu yapmadıkları sürece hekimliğin de hekimin de başarılı olması söz konusu olamaz! Bu köşeden sizlere seslenirken, mesleğimizin gereği olan bu alışkanlığımızın başka sorunlara yaklaşımda da yararlı olacağı kanısındayız. Bu nedenle kişilerle ve tek tek olgularla ilgilenmek yerine olaylara ve onlara yol açan nedenlere odaklanmayı önemseyeceğiz.
     
    Bunu yaparken, daha önce de değindiğimiz gibi meslek odası olduğumuz hekimlerin yanı sıra sağlık ortamındaki insanımızın da sesi olmayı önceliğimiz sayacağız. Çünkü, çok iyi biliyoruz ki; sağlık toplumsal bir ortamdır. O ortamdaki bileşenlerden herhangi birisinin sorunu diğerlerinin de sorunu sayılmalıdır. Bugün yalnızca hekimlerin ve sağlık çalışanlarının sorunu gibi görünen sayısız aksaklık çözüme kavuşturulmadığında önünde, sonunda toplumsal yansımalara yol açacaktır.Belki de bu nedenle toplumun sağlık hizmeti hakkının yanı sıra hekiminkini de yine toplumsal gerekçelerle önemseyeceğiz.
     
    Diğer yandan, doğrudan sağlıkla ilgili gibi görünmese de yaşadığımız kentle ilgili sorunlar da ilgi alanımızda olacaktır. Her şeyden önce burada yaşayan bir kentli olarak! Bunun yanı sıra da kentle ilgili pek çok aksaklık ve sorunun toplum sağlığını bozma potansiyeli taşıması nedeniyle!
     
    Ayrıca, okurlarla etkileşim içinde olmak istediğimizin de bilinmesini isteriz. Bu köşede yer alsın ya da almasın her konuda bize yazarak (info@izmirtabip.org.tr)  görüşlerinizi, önerilerinizi ve elbette eleştirilerinizi paylaşmanızı diliyoruz.
     
    Kişisel değil de kurumsal olduğunu bir kez daha vurgulama gereği duyduğumuz bu köşenin kentimize, bölgemize ve elbette ülkemize yararlı olmasını diliyoruz.
     
    Değerli okurlar,

     

    İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr Suat Kaptaner, Genel Sekreteri Dr Mete Güzelant ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr Ceyhun Balcı tarafından gerçekleştirilecek yazmaya başlarken hepinize Oda adına merhaba derken, saygılarımızı sunarız!
  •  

     

    Image

    AVRASYA

     

    Türkiye’de Avrasya demek mahpus olmaya varan bedeller ödetebilir! Böyle de olsa, gerçekleri haykırmaktan vazgeçilemez! Tek kutuplu dünyada saldırganlıkta sınır tanımazlaşan emperyalizm çeyrek yüzyıl geçmeden yenilgiyle burun burunadır! Avrasya artık etkisi yadsınmaz bir güçtür! Gücüne ve konumsal üstünlüğüne karşın saldırgan bir tutum almaması da her türlü övgüye değerdir.

     

    Çin-Rusya-İran üçlüsüne eklenen BRICS bileşenleri dünyanın bugünkü eksenini ve merkezini oluşturuyor. İnsan yaşamına sığan bu çarpıcı gelişmeler pek çoğumuzca yeterince fark edilmiyor bile olabilir.

     

    Bir köşetaşı olması bakımından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in son çıkışı önemsenmelidir!

     

    ABD’nin ve elbette dünyanın önde gelen basın organlarından New York Times sütunlarını Putin’e bırakmak zorunda kaldıysa gerçeği algılamak kaçınılmazdır.

     

    Putin NYT aracılığıyla Obama’ya ve dolayısı ile dünya emperyalizmine meydanın artık boş olmadığını ortalama anlak sahibi bir insanın anlayabileceği şekilde anlatmıştır!

     

    http://www.hurriyet.com.tr/planet/24692964.asp

     

    http://www.nytimes.com/2013/09/12/opinion/putin-plea-for-caution-from-russia-on-syria.html?ref=politics&_r=0

     

    Putin’in NYT aracılığıyla gerçekleştirdiği bu çıkışla ilgili pek çok yorumda bulunulabilir. Ancak, kesin olan bir şey varsa o da Putin’in Obama’ya hem de kendi çöplüğünde ayar verdiğidir.

     

    Kendi adıma böyle bir dünyayı özlemiştim diyebilirim! Avrasya, zorbalığın, haydutluğun ve “ben yaptım oldu” anlayışının karşısına dikilmektedir.

    Son söz : Böyle bir dünyada Türkiye’nin yeri neresidir?

     

    Ceyhun BALCI, 12.09.2013

     

     

    Image

  • 12 EYLÜL

     

    Görsel

    12 EYLÜL

    12 Eylül denilince akla gelenler fazlasıyla belli! Otuz üç yıldır değilse bile yirmi küsur yıldır 12 Eylül’den kurtulmak üzerine söylevler verilir. 12 Eylül’ün en dayanıksız ürünü olan Anayasa’nın 100’ü aşkın maddesi değiştirilmiş olsa da 12 Eylül’den kurtulunamaz bir türlü! Öyle büyük baş belasıdır!

     

    Birinden kurtulamamışken ikincisi sarılmıştır başımıza bela olarak! Yazgının cilvesine bakın ki; birincisinden kurtulmak savıyla çöreklenmiştir başımıza!

     

    Çok geçmeden ikincisinin de püsküllü bela olduğu anlaşılmıştır!

     

    Hiç unutmuyorum! İkinci 12 Eylül 2010’daki halkoylaması ile onaylanmıştı! Aynı gün 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finali oynanmaktaydı. Bugün de aynı koltukta oturan Basketbol Federasyonu Başkanı “İnşallah 12 Eylül’de iki zaferi birden kutlayacağız!” buyurmuştu. O 12 Eylül’de bir öncekinden kurtulduğunu zannederek zafer sarhoşu olan insanımız bir de basketçilerrin dünya ikinciliğiyle coşkusunu katlamıştı!

     

    12 Eylül 2010’da nurtopu gibi ikinci bir 12 Eylül sahibi olduğumuz aradan geçen kısa zamanda az çok anlaşıldı!

     

    12 Eylül 2013’te ise önceki dünya ikincisi 12 Dev Adam Avrupa defterini cüceleşerek kapatmış oldu! Çifte 12 Eylül ise cüceleşmek bir yana devleşmeyi sürdürüyor.

     

    İkinci 12 Eylül’ün Hukuk Devleti’nin toprağa verildiği gün olduğu yargının buyruğa gerek bırakmayan, durumdan görev çıkartma tutumuyla anlaşılmış oldu!

     

    Birinci 12 Eylül yargılanıyor diyenler çıkabilir! Çok doğru! Bir tiyatro oyunu sahneleniyor. Dün akşam ne yediğini anımsamayan bunaklar telekonferans yoluyla yargılanır gibi yapılmakta! 

     

    “Bizim çocuklar başardı!” diyen asıl oyuncu perde gerisinden güncel kuklalarını oynatmayı sürdürüyor!

     

    12 Eylül ruhu öylesine içimize işlemiş ki; bizim çocuklar, Irak istilasında tezkereye takılırken, bugünkü Suriye saldırganlığında efendiye parmak ısırtacak bir ataklık içindedir!

     

    Sözü bağlayalaım!

     

    Netekim!

     

    Birinden kurtulamamışken, ikincisi kucağımızdadır 12 Eylüllerin! Daha da ilginci ikincisinin peydahlanmasında ilkinin sillesini yiyenlerin belirgin rol oynamışlığıdır!

     

    12 Eylüllerin köküyle hesaplaşmayı başarmak bir yana o köklerle halvet olmayı sürdürdükçe 12 Eylülsüz kalabilir miyiz?

     

     

    Ceyhun BALCI, 11.09.2013

     

     

     

     

     

     

  • ASUS ÜZERİNE

    ASUS ÜZERİNE!

    Birkaç ay önce ASUS marka dizüstü bilgisayar edindik. Aygıtın teknik özellikleri ve işleyişi ile ilgili bir yakınmamız yok!

    Hangi sıklıkta yaşandığını bilemeyiz ama; başa geldiğinde cep yakacağı için bu deneyimi paylaşmak istedim.

    Klavye takımının alt gr tuşu kullanım hatamız sonucu yerinden çıktı! Uzun uğraşlar sonucunda erişebildiğim ASUS yetkilisinden aldığım bilgi dudak uçuklatıcı oldu!

    Tek bir tuş için tüm klavye takımının değişmesi gerekiyormuş. Ederi 170 TL!

    Ayrıntı da olsa başa gelmesi olası bu duruma ilişkin deneyimimi paylaşmayı bir kamu görevi saydım!

    Ürün seçiminde sorgulanması ve göz önüne alınmasında yarar olan bir ayrıntı gibi geldi bana!

    Ceyhun Balcı, 11.09.2013