-
HEM ÇAĞDAŞ, HEM ULUS!
Çağdaş Ulus! İçimizden bir gencin adı! Gazeteci. Henüz otuzuna varmamışken yaşamının 9 ayı gasp edilmiş. Rastlantı olsa gerek ki; günümüzde mumla aranan iki saygın kavram bu genç gazeteciye ad ve soyad olmuş.
O da bir şafak vakti gün ağarırken dünyası kararanlar topluluğuna katılmış! Bir sabah gün ışımadan polis baskınıyla başlayan olaylar silsilesi önü alınamaz bir kin ve nefret yağmuruna dönüşmüş.
Vatan gazetesinde çalışan bu genç gazeteci sayısız PKK karşıtı habere imza atmış olmasına karşın KCK ile ilişkilendirilerek tutuklanmış. Pasaportundaki giriş-çıkış damgalarının bile çürütmeye yeteceği suçlamalar üzerinden sanık yapılmış. Yetmemiş! Yaşamından 9 ay çalınmış. Yine de şanslıymış! Dokuz ayda sona ermiş tutsaklığı!
KCK ile ilişkilendirilmesine bir gazeteci olarak, gazetecilik kapsamında telefon görüşmeleri yaptığı Fırat Haber Ajansı çalışanıyla ilişkisi delil (!) olmuş.
Günümüzde küçüle küçüle cebimize girecek boyuta indirgenen devlet aygıtına yüklenebilecek iki görev olan güvenlik ve yargının içine düşürüldüğü acınası durum bir kez daha gözler önüne seriliyor Çağdaş Ulus’un başına gelenle. Onun yaşadıkları Türkiye’nin yaşadıklarının baş küçük bir kesiti olarak dağarcığımızdaki yerini almış oluyor.
Bu genç gazeteci başına gelenlere öfkelenip yaşamdan kopmak yerine deneyimini “Cemaat İsterse” (*) (Kaynak Yayınları, Eylül, 2013) adıyla kitaplaştırmış. Kitaptaki sayısız örnekten birisi hiç unutulacak gibi değil.
Polis Çağdaş’ın evinde arama yapıyor. Kanıt olabilecek nesneleri götürmeden önce tutanak tutuyor. Götürdükleri arasında Çağdaş’ın pasaportu da var. Ama, her nedense bu önemli belge tutanakta yer almıyor. Çağdaş’ın üzerine atılan suçu tek başına çürütecek olan bu önemli belge geçici de olsa ortadan kaldırılmış oluyor.
Kes-yapıştırcı polisin, he deyicisi yargıya da Çağdaş’ı tutuklama rolü düşmüş bu oyunda.
Zaman zaman öfkelenerek, kimi zaman da gözleriniz buğulanarak okuyacaksınız bu ibretlik kitabı!
Çağdaş Ulus artık özgür. Hep kayıplarını yazdık! Hiç mi kazancı olmamış? Çalışma arkadaşlarının yanı sıra o sıralarda Vatan’da yazmakta olan bugünün çiçeği burnunda Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun güvenini ve desteğini kazanmış. Mustafa Mutlu o denli güvenmiş ki Çağdaş’a bu olay bana kızımın yanı sıra bir de oğul kazandırdı demiş. Çağdaş ikinci bir baba sahibi olarak çıkmış bu can sıkıcı ve acı verici süreçten. Paha biçilmez bir kazanç!
İleri demokrasi yolunda dev adımlarla yürüyen Türkiye’den bir insan manzarası! Okunmalı, özümsenmeli, söylem ve eylemlere maya olmalı!
Ceyhun Balcı, 06.10.2013
-
EGE’DE BİR FASULYE TANESİ
Sakız, adını taşıyan ağacın kabuğundan sızan sızan çiğnenince yumuşayan, hoş kokulu bir reçine. Bildiğimiz saydam ve yapışkan reçinenin beyaz renklisi.
Hanlarıyla bilinen İzmir’de bir zamanlar Sakız Hanı da varmış. St Polikarp kilisesi yakınındaki bu han 1922 yangınında yok olanlar listesindeki kayıp değerlerden olmuş. Adından başka hiç bir şeyi ulaşmamış günümüze.
İzmir’de sokak adı da olmuş Sakız. Halk arasında Afrodit Evleri olarak da bilinen Tepecik genelevinin bulunduğu sokak 1937 yılına dek Sakız adını taşımış.
Sakız ağacı adına İstanbul’da da iki yerde rastlanıyor. Biri Anadolu diğeri de Rumeli yakasında. Kadıköy’de Acıbadem yakınında olanı daha iyi bilineni. Burada bulunan bir sakız ağacının semte ad olduğu söyleniyor. Diğeri ise Bakırköy’de bir mahalle.
Gelelim beyaz reçinesiyle nam salmış olan sakız ağacına. Pistacia lentiscus ağacı başta adını taşıyan ada olmak üzere Batı Anadolu’da da yetişebiliyor. Ağacın yaralı dal ya da gövdesinden sızan reçinenin pıhtılaşmasıyla “mastik” adı verilen sakız elde ediliyor. Kimya, ilaç ve elbette gıda endüstrisinde önemli kullanım alanı olan mastik üretildiği ve adını verdiği adaya parasal girdi ve gönenç sağlamış oluyor. Lezzetli likörünün yanı sıra rakısı da yapılıyor.
*************
Otuz yıldır uzaklardan çıplak tepelerini gördüğümüz Sakız’a ayak basma fırsatı bulduk. Dokuzyüz km2 ‘lik Sakız’da 50 bin dolayında insan yaşıyor! Yüzü ait olduğu Yunanistan’a değil de Anadolu’ya dönük. Bu durum coğrafyanın doğal bir gereği! Varlığını olduğu gibi kimi zaman acılarını kimi zaman da sevinçlerini Anadolu’ya borçlu olmuş. Çeşme, Sakız’a Sakız da Çeşme’ye bakıyor dense yeridir. Ayrıntısını da paylaşacağım ama, yıllardır kafamızda oluşmuş olan Sakız imgesinin adaya ayak basar basmaz yerle bir olduğunun altını daha başlangıçta çizmeliyim.
Ada adını aldığı sakız ağacı kadar, yasemin ve meyve bahçeleriyle de ünlenmiş. Bunların dışında hatırı sayılır orman alanı da varmış! Varmış dememin nedeni geçen yaz Sakız’da yaşanan orman yangını sonucu Sakız’daki orman varlığının büyük ölçüde zarar görmüş olması. Yürek burkan bu felaketin izleri aradan geçen bir yıla karşın canlılığını koruyor. Yürek yakan görüntüleri görmezden gelmek olanaksız.
Sakız’ın Yunanca adı olan Chios’un kökenbilim açısından Fenikece olduğu sakız ya da yılan anlamına geldiği bilinir. Diğer yandan, adanın adı Chios’un efsanevi Girit kralı ve Sakız adası kurucusu Oinopionos’un kızının adı olan Chioni’den türediği söylenir. Bu da adanın adına ilişkin mitolojik açıklamadır.
Chios’un deniz tanrısı Poseidon’un oğlu olduğunu ileri sürenler de olduğunu ekleyelim. Sakız kordonunun arka sokaklarından birisinde rastladığımız gösterişsiz Neptün/Poseidon anıtı bu olasılıktan söz etme nedenimiz oldu.
Sakız’ın bir başka önemli özelliği de Homeros’un memleketi olmasıdır. Sakız kenti kuzeyindeki 4500 nüfuslu Vrontados’un Homeros’un doğum yeri olduğu ileri sürülmektedir. Homeros’la ilgili olarak İzmir dolaylarında yaşadığı bilgisi genel kabul görenidir. Sakız doğumlu olma olasılığı da oldukça güçlüdür. İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisidir. Homeros’un her ne kadar tekil bir kişilik olduğu izlenimi edinilse de; tıpkı Nasrettin Hoca gibi birden fazla kişinin aynı adla anılması da söz konusu olabilir.
Sakız 900 km2’lik yüzölçümüyle Yunan adaları içinde büyüklük bakımından Girit, Eğriboz, Midilli ve Rodos’un ardından geliyor. Adanın toplam nüfusu 53 bin. Otuz binden fazla kişi adanın aynı adı taşıyan tek kenti olan Sakız’da yaşamakta. Yine, 30 bin dolayında Sakızlının ABD’de yaşamakta olduğu bilgisini paylaşalım. Adanın kuzey güney doğrultusunda 50 km uzunluğa, batı doğu ekseninde ise 25 km’lik genişliğe sahip olduğunu aklımızda tutarsak Sakız’ı gezmek için çok da zaman gerekmediğine vurgu yapmış oluruz.
Sakız adası coğrafik olarak kuzey, güney ve orta olmak üzere üç bölgeye ayrılmış. Kuzeyde Lagada, Volissos, Kardamila ve Marmaro; güneyde Lithi, Limenas, Mesta, Pirgi, Olimpi, Kambos ve orta bölümde Avgonima, Anavatos ve Nea Moni önemli uğrak noktalarından ilk akla gelenler.
Sakız’ın kuzeyi ve ortası dağlık güneyi ise ovalık yüzey yapısı ile dikkati çekiyor. Adanın en yüksek doruğu kuzeydeki Pelineo 1297 metre yükseklikte. Bunu 1186 metrelik Oros ve 809 metrelik Amania gibi diğer kuzeyli doruklar izliyor. Verimli ovalarıyla öne çıkan güneydekilerin en bilineni Sakız kenti komşuluğundaki Kambos’tur.
Sakız’ın kuzeydoğuda Oinousses ve kuzeybatıda Psara adlı insan yerleşimli iki adacaığı da olduğunu anımsatalım. Adanın adacıkları demek daha doğru olacaktır.
Çoğunlukla turizmle öne çıkan diğer adaların tersine Sakız adını aldığı ağacın özütüyle var olmuş, kalkınmış! Son yıllarda Türk gezgin akını adalının kendi tercihinden çok zorunluluğu olmuş. Öyle ki, adayla aynı adı taşıyan Sakız kentinde dil bilmeyen bir Türk gezginin anlaşma sorunu yaşamayacağı kesindir. Menülerdeki ve işyeri tabelalarındaki Türkçe tanığımızdır.
İzmir’in Çeşme’si Sakız’a kendi il merkezi İzmir’den daha yakın. Tarifeli tekne seferleriyle 45 dakika içinde Sakız’a adım atmanız işten değil. Günübirlikçilik yapılabileceği gibi bir ya da bir kaç gün kalmak da çekici bir seçenek. Sakız’a gitmişken, taşrasını gezmeden dönmek olmazdı! Dört bir yana dağılmış irili ufaklı köylere ulaşmak için taşıt kiralamak akılcı bir seçim olur. Adada toplu taşımacılığın neredeyse hiç gelişmediğini akılda tutmakta yarar var! İki gün bir gecelik konaklamayla Sakız’ı hatırı sayılır bir şekilde gezmenin olanaklı olduğu deneyimimizle doğrulanmıştır.
(C)HORA
Adanın hem büyüklük hem de yönetsel anlamda başkenti Sakız’ı Hora adıyla anarak karışıklığı önlemiş oluruz. Chora kent demek. Kastro tarihte kentin taşıdığı adlardan birisi olmuş. Kastro bugün için kentin kalesini tanımlıyor. Bugünkü Hora, Kastro dışına bundan 200 yıl önce taşmaya başlamış.
Hora, tarihin derinliklerindeki ilişkileri canlandırarak İtalya’nın Cenova kentiyle kardeş olmuş. Geçmişin düşmanlığı bugünün pişmanlığı olmuş!
Kenti ayak bastığınız noktadan yani limandan başlayarak gezmeye başlamak doğru olacaktır.
Limanın güney dalgakıranının karayla birleştiği noktada bronz bir yontu yer alıyor. Ulusal Direniş’i simgeleyen ve Yannis Kastouranis’in elinden çıkmadır. Sakız 2. Dünya Savaşı’nın sıcaklığını yaşayan yerlerden olmuş. Nazi işgali öncelikle Yahudi’leri hedeflese de geriye kalan nüfus da etkilenmemiş değil. Bu durum Yunanistan’dan çok Anadolu’ya yakın olan bu ada aracılığı ile savaşın bizi de yalayıp geçmiş olmasını anlatması bakımından önemlidir. O yıllarda Çeşme’de yaşamış olanlardan adadan kaçarak Çeşme’ye sığınan Sakızlıların trajedisini dinlemişizdir.
Doğal limanın kuzey komşuluğunda yer alan Kastro’nun yapımına 10. yüzyılda Bizans döneminde başlanmış. On beşinci yüzyılda Cenevizli işgali sırasında ağır hasar gören yapı onarımdan geçirilmiş. Porta Maggiore ana giriş kapısıdır. Kuzey komşuluğundaki Türk Hamamı bugün de ayaktadır. Kale, onarım ve yenileme çalışmaları nedeniyle şu günlerde ziyarete kapalıdır. Kastro yapıldığı ortaçağ döneminden başlayarak yakın zamana dek uzanan geniş zaman aralığında önemli roller üstlenmiş bir yapı olmuş. Olabildiğince kente ve çevreye egemen yükseltilere konuşlu kalelerle karşılaştırılıdığında düz ayak bir kaledir Kastro. Böyle coğrafyaya böyle kale!
Kastro günümüzde Jüstinyen Müzesi’ne de ev sahipiliği yapmaktadır. Bizans sonrası tabloların yanı sıra duvar resimleri ve tahta yontular müzede sergilenen eserlerdendir. Sakız ve onun da ötesinde Yunanistan için önemli bir kişilik olan Kanaris’in yaptığı baskınla öldürdüğü Osmanlı gemilerinin komutanı Kaptan Ali Paşa’nın gömütü de kale içindedir.
Hora, Sakız adasının doğu kıyısının tam da ortasında yer alır. Anadolu kıyılarındaki Eritrai eskil kenti ile karşı karşıyadır. Bu coğrafik konum Anadolu ve dolayısı ile de İyonya ile yakın ilişkinin olağan sonucudur. Sakız adasının Kuzey Ege’nin en dar geçit yerinde konuşlu oluşu yerleşimsel önemini fazla anlatmaya gerek bırakmaz.
Kente yerleşimin tarihi İÖ 7. yüzyıla uzanmaktadır. Kastro kentin çekirdeğidir. Kale dışına yerleşim ve böylelikle banliyölerin oluşması ilk kez Ceneviz egemenliği dönemindedir. Osmanlı döneminde ise Müslüman olmayanlar sur dışında yaşamaya zorlanmış. Zamanla sur içinde yaşayanlar Kambos ovasında da konut edinerek o dönemden başlayarak yazlıkçılık akımının öncüsü olmuşlar.
Hora’daki neoklasik biçemli yapılaşmaya ve büyük kiliselere karşı kıyıdaki İzmir’in esin kaynağı olduğu ileri sürülmektedir.
Surların yanı başındaki Voukaniou Meydanı kentin serpilmeye başladığı dönemde tasarlanmış. Bu meydanın tam karşısında, liman tarafında minaresi de ayakta olan eski cami (Mecidiye Camisi) bugün Bizans Müzesi olarak kullanılmaktadır. Caminin müzeye dönüştürülmesi sırasında özgün yapısına zarar gelmemesine olabildiğince özen gösterilmiş. Böylelikle içerideki nesnelerle birlikte caminin kendisi ikili bir sergi fırsatı yaratmış.
Giriş bölümünde adanın tarihsel, siyasi ve toplumsal gelişimi zamandizinsel tablo ve başka basılı gereçler kullanılarak yansıtılmış. Bu bölüm laik ve dinsel mimarlık örneklerini de kapsamaktadır.
İkinci altbölümde Bizans dönemi dinsel mimarlık örnekleri yer alıyor. Sekizgen kubbeli kilise biçemi İstanbul kökenlidir. Nea Moni Katholikon’u ile St George Sykousi kilisesi bu biçemin önde gelen örneklerindendir. Bu bölüm ayrıca Bizans yontularıyla da zenginleştirilmiş.
Üçüncü altbölüm Ceneviz (1346-1566) dönemi eserlerine ayrılmış. Özellikle Kambos ve Sklavia’ya yerleşmiş Cenevizlilerin buralarda yaptıkları konut ve kuleler örneklenmiş. Yine bu dönemin savunma mimarisine ilişkin olarak Pirgi, Mesta ve Anavatos bu bölümde yer alan diğer örneklerdir.
Dördüncü altbölüm Osmanlı dönemine ayrılmış.
İkinci anabölümde ise adadaki toplumsal ve özel yaşam özetlenmektedir. Ev dekorasyonu nesne ve gereçleri, yeme alışkanlıkları, Sakız-deniz ilişkisi, gömütler, mezar taşları ve cenaze geleneklerine ilişkin görseller ile bunlara ilişkin diğer nesneler bu bölümü oluşturan önemli öğelerdendir.
Üçüncü anabölüm ise ibadet ve sanat teması üzerinedir.
Müzenin başka deyişle caminin girişinde hemen sağdaki duvarı boydan boya kaplayan bir tabloyla ilgili bir kaç şey söylemekte yarar var. Fransız ressam Eugene Delacroix’in “Sakız Katliamı” yapıtının replikasıdır.
Burada bir parantez açıp Sakız Katliamı’na değinelim. 1821’de patlak veren Osmanlı topraklarındaki Yunan Bağımsızlık ve Milliyetçilik Hareketi Yunanların yaşadığı her yer gibi Sakız’da da kendisini göstermiş. Rusya’nın zaferiyle sonuçlanan Osmanlı-Rus Savaşı’nı izleyerek imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması Osmanlı’daki milliyetçilik akımlarının başlangıç tarihidir. Rusya’nın koruması altındaki Yunanlar izleyen yüzyılın ilk çeyreğinde bu korumanın doğal sonucunu yansıtan eylemlere girişmişler. Her ne kadar antlaşma Rusya ile yapılmışsa da Fransız Devrimi’nin etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Aydınlanma trenini ve dolayısı ile de çağdaşlaşma fırsatını kaçıran Osmanlı için çanlar çoktan çalmaya başlamıştır. Osmanlı topraklarında yaşayan değişik milliyetlerin uluslaşma sürecinin yaşanmaması ya da zorla bastırılması yaşamın olağan akışına aykırı bir durum olurdu. Delacroix’nın fırça darbelerine konu olan Sakız Katliamı’nın Fransız aydınlanmacılarını ilgilendirmesi kadar doğal bir durum olamazdı. Fransız Devrimi’nin uzaklarda da yankı bulması ve önemli sonuçlar doğurması Fransız sanatçıları da kendi devrimlerinin ulus ötesi sonuçları bakımından ilgilendirmiş ve ürün vermeye özendirmiş olmalıdır.
Bizans Müzesi’nden çıkınca karşıdaki Voukniou Meydanı’na yöneliyoruz. Meydanda ilk olarak lir çalgılı Homeros Anıtı çarpıyor gözümüze. Homeros’un Sakızlı kimliği her fırsatta yansıtılıyor. Meydan hemen gerisindeki Kanaris parkı ile bütünleşmiş. Meydanın park girişini eski bir çeşme süslüyor. Parktaki ufak tefek gösterişsiz sütun ise 1822 katliamında burada asılanların anısını yaşatıyor.

Kanaris Parkı’ndaki küçük meydanı çepeçevre çok sayıda büst süslüyor. Ada ve Yunan tarihi bakımından önemli kişilikler bu küçük parkta ölümsüzleştirilmiş. Parkın en görkemli ve dikkat çekici yontusu Konstantin Kanaris’inki (1793-1877). Kanaris, Sakız’ın batıdaki adacığı Psara doğumlu. Aslen denizci olan Kanaris siyasete de girmiş. Yunan Başbakanlığı yapmış. Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın önemli figürlerinden birisi sayılıyor. 1822’de Sakız adasında Osmanlı’nın giriştiği bastırma hareketinde yaşamını yitirenlerin öcünü Osmanlı gemilerini yakarak alması ününü borçlu olduğu en önemli eylemi olmuş. Parktaki Kanaris denizci giysilidir.
Kanaris Parkı’nda yer alan 2004 Atina Olimpiyatları’nı anımsatan alçakgönüllü anıt bu önemli spor olayını ölümsüzleştiriyor. Sakız adasında olimpiyatlar kapsamında bir yarışma yapıldığını anımsamıyoruz.. Olasılıkla olimpiyat meşalesi Atina yolculuğu sırasında fasulye tanesi görünümlü adadan geçmiş olmalıdır. Bilindiği gibi Yunanlar eskil dönemdeki olimpiyat geleneğiyle modern olimpiyatlara da esin kaynağı olmuşlardır. İlk modern olimpiyatları düzenleyen Yunanistan 2004 Atina Olimpiyatı ile bu alandaki öncülüğünü tazeleme fırsatı yakalamıştır.
Parkın hemen yanından kuzeye Vrontados’a yönelen yol ayrımında hala ayakta kalabilmiş bir çeşme çarpıyor gözümüze. Malik Paşa Çeşmesi bir Osmanlı yapıtı. 1768’de Vezir Malik Paşa tarafından Türk barok biçemiyle yaptırılarak kente armağan edilmiş.
Adanın 1822’den sonra yaşadığı bir başka felaket olan 7.4 büyüklüklü 1881 depremi adayı yerle bir etmiş. Bu yıkımın ardından ada kent neoklasik biçemle yeniden yapılmış.
GÜNEY SAKIZ
İlk gün herhangi bir akılcı gerekçeye dayanmaksızın tümüyle içimizden gelen bir dürtüyle Sakız turumuza güneyden başlamayı kararlaştırıyoruz. Yemek, otele yerleşme ve araç kiralama derken zaman hızla akıyor. Zaman yeter mi kaygısını içimizde duyumsama pahasına saat 3’te yola koyuluyoruz.
Yol boyunca pek çoğuna rastlayacağımız için daha baştan söz etmiş olmakta yarar var. Sakız’da yolumuzun düştüğü hemen her yerde yol kıyılarına kondurulmuş minyatür şapellere rastladık. Her biri ortodoks azizlerine adanmış olan bu minik şapeller duvarları camdan kilise görünümünde. İçindeki kutsal nesneleri bir mum/kandil, su ve başkaca besin maddeleri tamamlamaktaydı. Pek çoğunun üzerindeki Yunanca açıklamayı okuyabilsek de anlamamız söz konusu olamadı. Anlayabildiğimiz dinsel simgeler olduklarıydı.
Verimli Kambos ovasında bir kaç kez yolumuzu yitirme tehlikesi yaşasak da kararlılığımızdan ödün vermedik. Az zamanda çok yerler gezip, ikinci günü kuzeye ve ortaya ayırmaya kararlıyız.
Önce Chalkio sonra da Zifias kasabalarına varıyoruz. Vessa ve Elata yoluyla Mesta’ya doğru gittiğimizden eminiz.
Chalkio, bakır demek ve bu adı Kampos Ovası’nın bakır rengi toprağından almış.
Zifias ise bir tepenin eteğinde kurulmuş şirin bir köy. Bir sonraki yerleşim olan Aya Giorgios Sikousis’le aralarında tarihi ortaçağa uzanan aynı adlı Eski Manastır yer alıyor. İnzivaya Çekilmişler Manastırı olarak da biliniyor. Adadaki en ünlü manastır olan Nea Moni’nin yapımına da yardımcı olmuş olan Bizans İmparatoru Konstantin Monomachos’un Aya Giosrgios Sikousis’i de yaptırdığı biliniyor. Kilise, Nea Moni’ye benzerliği ile öne çıkıyor.
Zaman dar olduğu için duraklamaksızın Vessa’ya sürüyoruz. Burçları, surları ve kilisesi ile bir başka ortaçağ köyünde buluyoruz kendimizi. Birkaç yüz kişilik nüfusuyla Elata’da yaşam sakız, bal, zeytin, badem ve üzümden kazanılıyor. Köyde hatırı sayılır bir keçi ve eşek varlığına sahip olduğunu da unutmadan ekleyelim.
Zaman darlığının gözümüzü kortkutmaktan öteye bir ayrıntı olmadığının farkına varıyoruz. Haritaya bakınca Elata’ya ulaşarak adanın güneybatısına kavuşmuş olduğumuzu da görüyoruz. Mesta’ya gelmeden Mesta Limanı’ndan geçmek zorundayız. Burada da gezgin dürtümüze yeniliyoruz. Kuzeye yönelip zaman yitirmeyi göze alıp
Lithi’yi de görmelisiniz diyor içimizden gelen ses!
Lithi önemli bir balıkçı kasabası. Sözcük anlamı “gerçek cennet”. Haksız da sayılmaz buraya adını veren eski zaman gezginleri.
Mesta Limanı’na giden yolda Aya İrini Plajı bir kaç dakikalık küçük bir molayı hak ediyor. Yol bozuk, zaman kısıtlı olmasa Aya İrini Manastırı’na uğramak da parlak bir düşünce olabilirdi. Aya İrini plajı kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşede kıyıdaki balık tavernası ve insanı ürperten dinginliğiyle akşamı karşılamaya hazırlanırken Mesta Limanı’na çeviriyoruz doğrultumuzu. Adanın en bilinen ortaçağ köylerinden biri olan Mesta’ya 4 km uzaklıktaki limanda ıssız bir rıhtım, kıyıda konuşlu bir kaç taverna alışık olmadığımız sessizliğiyle belleğimizdeki yerini çoktan almış oldu. Ola ki burada bir gece geçireyim diyenler için kiralık odalar da düşünülmüş. Boş rıhtım Sakız’ın batıdaki adacığı Psara’ya tekne ulaşımının sağlandığı nokta. Psara buraya 18 mil uzaklıkta. Çeşme-Sakız arası ise 9 mil. Adacığı Sakız’a Çeşme’den iki misli uzakta.
Mesta’ya yaklaştıkça heyecan ve coşku da katlanıyor doğallıkla. XIV. yüzyıldan kalma bu Bizans döneminden kalma ortaçağ kaleköyü en iyi korunanlarından birisi olarak ayakta kalmayı sürdürebilmiş. Mesta surları ilk olarak Bizanslılar tarafından yapılmış, Cenevizlilerce güçlendirilmiş. Sakız kentinin 35 km güneybatısındaki bu büyülü yerleşimde kollarınızı iki yana açtığınızda duvarlarına dokunabileceğiniz darlıkta sokaklar, yüzyıllar öncesinden kalma konutlarda sürülen yaşamlar zaman tünelinde yolculuğa çıkmak için eşsiz bir fırsat sunuyor gezginlere. Rehbere falan da gerek yok! Girin rastgele gezin! Arada kaygılansanız da kaybolmanızın olanak dışı olduğunu unutmayın! Milita Kulesi’ne geldiğinizde köy meydanındasınız demektir. Kule korsan saldırılarının savuşturulmasında önemli işlevler yüklenmiş. Tavernalar, kafeler ya da hediyelikçiler sevdiklerinize armağan alışverişi, lezzetli bir yemek, yerel şarap ya da kahve keyfi olanağı veriyor. Günün yorgunluğunu atmak için bire bir.
Surlar içindeki yapıların iç içeliği saldırıdan korunma işlevine yönelik bir tasarım. Mesta’nın yanı sıra adadaki diğer kaleköyler de Cenevizililerce aynı amaçla tasarlanmış. Bu kaleköy deneyiminin belleğinize çivilenmemesi olanaksız!
Kalbinizin burada kalacağından kuşku duymayın! Ama, hava kararmadan da yola çıkın!
Pirgi’ye varmazdan önce önce Olimpi köyünden geçiyoruz. Yol kıyısındaki Olimpi Mağaraları’na gider yazılı tabelaya kayıtsız kalamıyoruz. Saat 6’ya yaklaşırken kapanış saati 6 olan mağarayı gezmek için şansımızı denemeye kararlıyız. Anayoldan ayrılarak birkaç kilometre ilerliyoruz heyecanla. Buraya kadar rast giden şansımız bu kez zaman duvarına çarpıyor. Coşku ve umutla geldiğimiz yerden düş kırıklığıyla ayrılıyoruz. Çaresiz Pirgi’ye yöneliyoruz!
Pirgi gündüz gözü ile görülmeli! Tıpkı Mesta’da olduğu gibi ana meydana açılan dar sokaklar Pirgi’yi de tanımlamış oluyor. Mesta yönünden Pirgi’ye yaklaşırken artık yerleşimcisi olmayan Managros’tan geçiliyor. Ceneviz istilası sırasında Pirgi’ye kaçarak Managros’u terk edenler önemli bir yerleşimi öksüz bırakmış olduklarının farkında mıydılar? Bilmek güç!
Pirgi, adının önünde “resimsi” sıfatı taşıyan bir ortaçağ köyü. Kaleköyün dışındaki yapıların dış bezemeleri benzersiz. Kazıma yöntemiyle yapılan dış cephe süslemeleri kimilerine göre Ceneviz kimilerine göre ise Bizans İstanbul’u kökenlidir. Üçüncü dönemini sürmekte olan bu süsleme biçimi geçmişteki motif zenginliğini yitirmiş olsa da sağ kalmayı başarabilmiş. Kum, asbest ve çimento karışımıyla kaplanan dış cephe daha sonra el emeği, göz nuru bir işçilikle işleniyor. Özgün kalesi ve benzersiz bezemeli yapılarıyla Pirgi’yi bir açık hava mimarlık müzesine benzetmek hiç de abartı olmaz.
Gezmeye doyulmaz ortaçağ köylerinden ayrılma zamanı geldiğinde günbatımına geri sayım başlamıştı. Haritaya bakıldığında gözde büyüyen uzaklıkların Sakız adasında hiç bir anlam taşımadığını dönüş yolunda iyice kavramış olduk. Bakır renkli topraklardan geçerken aynı yörenin bakır renkli taşlarından yapılma şirin evlerin sıralandığı sevimli, dar sokaklardan geçip de kendimizi Sakız kentinde bulduğumuzda 5 saatlik bir rüyadan da uyanmış oluyorduk.
Üşüten bir Sakız akşamında yemeği aceleyle yedikten sonra bir sonraki günün programını yapmak ve elbette dinlenmek için epeyce zamanımız kalmıştı.
KUZEY SAKIZ
Yorgun bir günün ardından çekilen deliksiz bir uykudan Çeşme’ye karşı uyanmak kuşkusuz benzersiz bir deneyimdi. İkinci gün doğrultumuz kuzeye oldu. Zaman yine kısıtlı! Erken kalkan yol alır deyişini unutmamakla iyi ediyoruz.
Güne Hora’nın kuzey komşusu Vrontados’la başlıyoruz. Homeros’un doğum yeri olarak da kabul edilen bu beldede Homer Taşı’nı resimleyip kuzeye yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Buralarda gözümüze çarpan saray yavrusu yapılar bölgenin seçkinlerin tercihi olduğunu düşündürüyor. Kuzeye doğru kıyı boyunca ilerleyen ve zaman zaman yükseltilere tırmanan yol boyunca hoş görünümlü koyların yanı sıra tam karşımızdaki Anadolu kıyılarını da net bir şekilde görebiliyoruz. Kıyılarımızı yağmalayan ve çirkinleştiren kötü yapılaşma Sakız kıyılarında da peşimizi bırakmıyor. Her şey bütün çıplaklığıyla gözümüze batıyor.
Muhteşem görünümlü Lagada kahvaltı yapmak için eşsiz bir seçenek suncak gibi görünüyor. Ancak, pazar sabahının yorgunluğu, kahvaltı yerine ıssız sokaklar ve deniz kıyısı sunuyor bizlere. Bu güzelliği kahvaltıyla tamamlayamasak da fotoğraf çekerek teselli buluyoruz.
Umut daha kuzeyde deyip yol almayı sürdürmekten başka çaremiz yok! Kardamila ve onun kıyıdaki adı olan Marmaro’nun açlığımızı yatıştıracak bir kaç lokma sunacağınu umuyoruz. Çevre köylerden bayramlık giysileriyle orta yaşlı çiftler Kardamila’ya akıyorlar pazar ayini için. Soluğu Marmaro’da alıyoruz. Sahildeki görüntü yine benzersiz. Rıhtımdaki küçük meydanı Apartis’in denizci yontusu süslüyor. Böyle bir adanın böylesine deniz kokan köyüne de bir denizci yaraşırdı doğrusu! Marmaro köy meydanında bir kaç lokma atıştırabilecek açık bir kafe buluyoruz. İngilizce konuşana rastlamak da şansımızın cabası! Kahve eşliğinde peynirli tost alışkın olduğumuz bir seçenek olmasa da umduğunu değil de bulduğunu yemenin gezginin vazgeçilmez yazgısı olduğunu anımsıyoruz. Marmaro’dan, indiğimiz yolu kullanarak Kardamila’ya çıkıyoruz. Tepeden bir kez daha bakıp vedalaşıyoruz şirin Marmaro’yla.
Zaman darlığı bizi adanın kuzeyi boyunca batı yönünde dolaşmaktan alıkoyuyor. Pityos üzerinden kestirme dağ yoluna yöneliyoruz. Dağ yolu endişemiz yersiz çıkıyor. Adada taşıtla girdiğimiz hemen tüm yollar son derece düzgün ve güvenli. Bir o kadar da resimsel.
Kalesi ve özgün görünümüyle dağ köyü Pityos’tan hemen sonra 698 metre yükseklikteki Mitsuras doruğunu aşıyoruz. Tepedeki dev haç Üsküp’teki Vodno zirvesini süsleyen kadar görkemli değil. Çevresindeki iletişim antenleri kirli bir görüntü seriyor gözlerimizin önüne.
İnişe geçiyoruz. Önerildiği gibi Volissos’a uğramaya kararlıyız. Zaman sıkışıklığını göze alıp bu kuzeybatı köyünü de gördüklerimiz listesine ekliyoruz. Köy meydanı Anadolu’daki eşdeğerlerini aratmayacak denli benzerlikler içeriyor. Cami yerine geçen kilise dışında çınaraltı kahvehanesinin de orada oturanların da bizdekilerden farkı yok gibi.
Volissos da Homeros’un doğum yerlerinden birisiymiş meğer! İş söylenceye ve efsaneye varınca sınır koymak güç. Herkesin her şeye özellikle de iyiye sahip çıkmasını olağan karşılamak gerek!
Yönümüzü Orta Sakız bölgesine doğru güneye çeviriyoruz. Bu kez Sakız’ın batı kıyısı boyunca yol alıyoruz. Geçen yılki yangın felaketinin izleri ne yazık ki canlılığını koruyor. Kim bilir kaçıncı kez içimiz yanıyor.
ORTA SAKIZ
Adanın tam ortasında doğuya dönüp Sakız (Hora) kentinin 16 km batısındaki Avgonima’ya varıyoruz. Avgonima adadaki sayısız ortaçağ köyünden bir diğeri. XI. yüzyıldan beri yaşam alanı olan bu köy tam da çam ormanlarının bittiği noktaya konuşlanmış. Dinsel açıdan önemli bir yapı olan Kutsal Pederler Manastırı da bu köyde. Avgonima Yunanca’da “değersiz topraklar” demekmiş.
1916’da Yeni Dünya’ya yönelen ilk göç dalgasına Avgonima epeyce katkı vermiş. Bugün ABD’de lokmacılık yapanların önemli bölümü Avgonima kökenliymiş. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında tümüyle boşalan Avgonima’da günümüzde 10-15 kişi yaşıyor. Buna karşılık bu ortaçağ köyü turistik işlevini yitirmemiş. Konaklama olanakları bu ıssız yerleşimi gezginleri çeken bir merkeze dönüştürmüş.
Hora yolundan kuzeye kıvrılıp bir kaç kilometre ilerlediğimizde adadaki en benzersiz ve etkileyici manzaralardan birisiyle karşılaşıyoruz!
Anavatos, sarp granit kayalıklar üzerinde konuşlu insansız bir köy. Denizden 450 metre yükseklikte! Diğer köyler gibi tarihsel geçmişi ortaçağa dek uzanmıyor. Anavatos adı daha çok Osmanlı döneminde yaşanan katliam ile öne çıkmış. 1822’de bağımsızlık için başkaldıran adalıların bağımsızlık hareketi Osmanlı tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış. Bu süreçte 30-40 bin dolayında can kaybı olduğu kestiriliyor. Bu olayla birlikte Anavatos bugün de süren sessizliğe gömülmüş. Bir bakıma Anavatos’da yaşam böylelikle sona ermiş! Bu özelliği Anavatos’u Yunanlar ve Sakızlılar için bir ulusal anıta dönüştürmüş. Terk edilmişliğine karşın köydeki yapıların bugün de dimdik ayakta kalabilmiş olması Anavatos’u daha da ilginç kılan en önemli özellik. Düzlüklerdeki savunma amaçlı kaleköylerdeki gibi Anavatos’ta da evler dip dibe ve saldırıya karşı savunmayı kolaylaştırıcı biçemle yapılmış. Kale duvarlarının çevrelediği konik tepede dört yüz dolayında yapı var.
Anavatos’un sözcük anlamı “erişilmez”! Erişilemesin diye böylesine zor bir coğrafyaya kondurulduğuna kuşku yok. Görüntü sözcük anlamını hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak denli doğruluyor.
Doğu-Batı ekseninin tam ortasında Hora’ya 15 km uzaklıkta Nea Moni (Yeni Manastır) görmeden geçilmemesi gereken bir başka tarihsel ve kutsal öneme sahip yapı. Sakız adası sayısız manastır, kilise ve şapele sahip olmakla birlikte Nea Moni gerçek anlamda ayrıcalıklı bir kutsal yapı.
Dünya Kültür Mirası listesinde. Onbirinci yüzyıl ortalarında Bizans İmparatoru Monomachos tarafından yaptırılmış. Bizans döneminde sağlanan ayrıcalıklar Nea Moni’yi bölgenin en varsıl ve gönençli manastırı yapmış. Örneğine yalnız Kıbrıs ve Sakız’da rastlanan sekizgen mimarisiyle dikkat çekiyor.
Sakız’ın 1822’deki başkaldırı sonrasında Osmanlı tarafından baskı altına alınması tıpkı Anavatos gibi Nea Moni’nin de sonunu getirmiş. Bu dönemde yaşanan yağma ve yıkımdan sonra manastır bir daha kendine gelememiş.
Manastır 17000 m2 alan üzerine yerleşmiş. Ana kilisenin yanı sıra Kutsal Haç ve St Panteleimon adlı iki küçük kiliseyi de kapsıyor. Bu yapılara yemekhane, rahip odaları, karşılama yapısı ve yeraltı sarnıcını da eklemek gerek. Ana yapı Katholikon Bakire Meryem’in cennetlik oluşuna adanmış. Çan Kulesi 1512’de yapılanın yerine 1900’de yeniden dikilmiş. Katholikon’un içi ve özellikle de ikonaları epeyce hasar görmüş! Buna karşın çok da kötü durumda oldukları söylenemez.
Trapeza rahipler yemekhanesi. Mermerden yapılma oblong yemek masası, ona eşlik eden Bizans yontularıyla birlikte müze nesnesine dönüştürülmüş. Yemek masasına uygulanan opus sectile biçemli bezeme dikkat çekicidir. Bu bezeme biçemiyle mermer ya da cam malzeme kesilerek belirli şekiller verilmiştir. Ortaçağ Roma döneminde kendini gösteren bu biçem Bizans döneminde de varlığını sürdürmüş. Yemekhane yapısının her iki ucunda yarım daire kubbe yer almakta.
Karşılama yapısında yer alan camlı dolabı süsleyen kurukafa ve diğer kemiklerin 1822’deki başkaldırının bastırılması sırasında Osmanlı askerlerince öldürülen adalılara ait oldukları belirtilmekte.
Yunan Bağımısızlık Savaşı’nın bir parçası olan Sakız Başkaldırısı 1822’de Osmanlı’nın adaya yığdığı ek güçlerin giriştiği bir bastırma hareketine sahne olmuş. O tarihte 118 bin nüfusa sahip Sakız’da Osmanlı katliamı ile 30 bin dolayında kişinin öldürülmüş. On yedi bin kişinin ise İzmir ve Kahire’deki köle pazarlarına götürülmüş. Nea Moni’de ise 3500’ü çocuk ve kadın, 600’ü din adamı olmak üzere 4000’den fazla kişinin katledildiği tahmin edilmekte.
Nea Moni’den sonra Hora’ya yöneliyoruz. Orta Sakız turunu en doğudaki Hora’da sonlandırmış olacağız. Tepeden deniz düzeyine iniş fondaki Anadolu kıyılarıyla örtüşen kuşbakışı Hora manzarası ayaklarımızın altında. Duraklayıp bir kaç dakika soluklanmak ve nefes kesici görüntüyü fotoğraflamak kaçınılmazdı.
Bir gün önce doğusundan giriş yaptığımız Hora’ya aynı gün güneyden geri dönmüştük. Bu sabah kuzeyden çıktığımız kente bu kez batıdan giriş yaparak yönleri tüketmiş olduk.
Burnumuzun dibindeki bu ada gidilecekler listesinde yer almalı! Erişim kolaylığı ve fazla zaman almamasının yanı sıra bu kadar yakınımızda bu kadar farklı bir kültür sunmasıyla da ilginç bir ziyaret noktası…
-
MAHMUT TANAL
Adı duyulmuş olmalıdır. Duymayanlar için yineleyelim. CHP milletvekilidir. Başkanı tersine giden partinin Mersin’e giden üyesidir.
Çok önemli bir işin altına imza atmıştır. Bir toplumun, bir ülkenin çağdaşlar topluluğunda kalabilmesi için gereken olmzasa olmaz laiklik ilkesini önemsemiştir. Kamuda türban düzenlemesini Danıştay’a götürmüştür. 12 Eylül (2010) Danıştay’ının ne karar vereceğini kestirebilsek de önemli bir iş yaptığı kesindir. Hiç olmazsa tarihe not düşmüştür.
Herhalde partim yapmıyorsa. Ben yapayım demiştir!
Bu davranışıyla kendi partisinden dişe dokunur destek görmeyen Tanal kafalarını ortaçağda unutmuşların boy hedefi olmuştur.
Birisinin bu öfkeli güruha sorması gerekmektedir! Yaptığınızın doğruluğundan kuşku duymuyorsanız; “ne bu şiddet, bu celal!”
Mahmut Tanal bu dönemde mangal gibi yürek gerektiren bir iş yapmıştır! Cumhuriyet Devrimi’ni savunmaya girişmiştir!
Yanında durulmalıdır!…
Ceyhun Balcı, 16.10.2013
-
PEYGAMBER SOYLU
MUHALEFET
“Türkiye başka coğrafyalarda mucize sayılanların gerçekleştiği yerdir!” sözünü değiştirerek söyleyelim! “Türkiye başka coğrafyalarda rezalet sayılanların siyaset sayıldığı bir ülkedir!”
İçim yanarak yazıyorum bu satırları.
Türkiye adaleti arıyor!
Türkiye çağdaşlığı yitirdi, arayamıyor bile!
Türkiye yolunu yitirmiş, yol göstericisini arıyor!
Böyle bir ülkede kime gereksinim duyulur? Etkili ve işini bilen bir muhalefete!
Türkiye’de bu konuma en yakın muhalefet partisi hangisidir? Elbette ki CHP!
O CHP’nin Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU diyor ki : “Ailemin kökleri peygamber soyuna dayanıyor!” Eklemeyi unutmamış : “Ama, biz bunu siyasete alet etmiyoruz!”
Sayın Kılıçdaroğlu’na karşılık veriyorum!
“Bize ne!” “Sizi soyunuzun, sopunuzun kökeniyle değerlendireceğimizi nereden çıkardınız?”
Aslına bakarsanız Kılıçdaroğlu son zamanlarda giderek belirginleşen duruşuyla örtüşen bir söylemde bulunmuş. Laiklikten ve Cumhuriyetçilikten kopan yaklaşımı böylelikle ete, kemiğe bürünmüş.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun tüm bu temel doğrultu sapkınlıklarına ek olarak sergilediği bir başka sorunlu strateji de sahipli alanlara girerek siyaset yapma ve olasılıkla da bu siyasetten getiri beklentisidir.
Etnikçi alandan oy avcılığına girişme uyanıklığının kendisini feodalite özlemciliğine yuvarladığının farkında mıdır? Olasılıkla değildir. Olsa da bundan vazgeçmeye niyetli görünmemektedir.
Diğer yandan, peygamber soylu görünme hevesi de bir başka sahipli alandan oy avcılığı hevesinden vazgeçmediğinin göstergesidir.
Sayın Kılıçdaroğlu!
Bu saçma ve çağdışı söylemlerden vazgeçiniz!
Çağdışına yuvarlanan Türkiye’nin çağdaş bir muhalefet önderliğine gereksinimi var!
Soyunuz ve sopunuz beni zerre kadar ilgilendirmiyor! Soyu, sopu çok seçkin olup da beş para etmez insanlar olduğu gibi; soyu, sopu sıradan olup da dünyaları kurtarmış insanların varlığından haberdar olmalısınız!
Lüleburgaz’da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” deyip de Tunceli’de Dersimci olma çelişkisinden uzak durunuz!
Daha da önemlisi Genel Başkan koltuğunu dolduramadığınız ama işgal ettiğiniz partinin tarihine ve kurucusunun yaşam öyküsüne bakınız! Öğreniniz!
Soyunuz, sopunuz beni asla ilgilendirmiyor! Bu türden içi boş ve cingöz politikacı söylemlerinden uzak durunuz! Size yakışıp yakışmadığını bilemem ama partinize yakışmadığı kesindir…
Ceyhun BALCI, 16.10.2013
-
UYGARLIĞIN ACI KAYBI…
Öncekilerde olduğu gibi uygarlığı utandıran görüntülerin kol gezdiği bir kurban bayramı gününde Oktay EKİNCİ’nin ölümüyle sarsıldık! Cumhuriyet’teki köşesinde de, Ulusal Kanal’daki izlencesinde de hep kültürü ve uygarlığı savundu!
Böylelerine “istemezükçü” yaftası ikilemsizce yapıştırılırdı! O da bu sondan kurtaramadı kendisini! İstemezükçü olmanın insanlığa bir borç olduğunun bilincindeydi.
Son günlerini yaşadığı boğaz manzaralı hasta odasında gözlerinin önüne serilen görüntü için söyledikleri unutulacak gibi değildir!
“Bu manzaranın korunması için bir ömür verdim!”
Kültürü, uygarlığı ve onlara ilişkin eserleri korumaya adanmış bir yaşam sonlandı!
Şuraya AVM, buraya rezidans kondurup köşeyi döenlim demediği için dışlandı! Ama, böyle davranarak insanlık onuruna sahip çıkmış oldu!
Bir insan, bir mimar ve Cumhuriyet sevdalısı olarak Oktay EKİNCİ unutulmayacak…
Güle güle Oktay Ekinci…
Ceyhun BALCI, 15.10.2013
-
BİR KİTAP…
Yazarak çevreme seslenme alışkanlığı edindiğimden beri sayısız kitap ya da okuma önerisi yapmışımdır. Bu kez bir ayrıcalık yapıyor ve kendi kitabımı duyuruyorum. Fazla söze gerek yok! Övgü ya da yergiyi okura bırakıyorum!
Uzunca zamandır aklımda olan ama ancak erişebildiğim bir hedef oldu kitap yazarı olmak! Başta, artık aramızda olmayan Deniz SOM’un Vaziyet köşesi olmak üzere çeşitli basılı yayın organlarında yer almış yazılarımdan oluşan “Suya Yazılar” okurla buluştuğu için kıvançlıyım! Dostların özendirmesi ve yüreklendirmesi bu kitabın ortaya çıkmasında önde gelen itici güç oldu!
İlk kitap olduğu için midir bilemiyorum, biraz dereden tepeden oldu! Güncelden gezi notlarına, sağlıktan siyasete varıncaya kadar her telden çaldığımı fark ettim kitabıma göz attığımda!
Deniz Som’un Vaziyet köşesi kitabın omurgası olunca, kitabı artık aramızda olmayan bu saygıdeğer gazeteciye armağan etmek doğru olur diye düşündüm!
Her nerede olursa olsun gerçeği bulmayı amaçlaması gereken gazeteciliğin günümüzde içine düştüğü dehşet verici durum ortada! Deniz SOM adıyla yaşamımızda yer bulan gerçek gazetecilik bugün için zayıf düşmüş durumda.
Kitabımın Deniz SOM’a adanmış olmasının gerçek gazeteciliğe güzelleme olarak algılanması biricik mutluluk kaynağım olacaktır…
Ceyhun BALCI, 14.10.2013
-
Sağlığa Türkiye toplumu ne harcıyor? Harcama, kalitenin göstergesi mi? Harcadıkça daha mı sağlıklı bir toplum oluyoruz, yoksa tersi mi? Bu sorular günümüzde daha çok soruluyor. Soruluyor ama, sağlığa ne kadar harcadıysan, o kadar sağlığa önem veriyorsun, anlayışı hakim. O nedenle de, sağlık endüstrisinin telkinleriyle, önce sağlık harcamaları araştırmaları yaptırılıyor. Türkiye’de verilen şablona göre; bunu önce Sağlık Bakanlığı yapıyordu, sonra TÜİK’in işi oldu.
NE HARCANIYOR?
Önceki hafta, TÜİK’in açıkladığı sağlık verilerine göre; 2012 yılında Türkiye sağlığa 76 milyar TL harcamış. Bu, 42 milyar dolar demek. Yani, milli gelirin yüzde 5,4’ü. Çok mu, az mı? Uluslararası karşılaştırmalara gidelim.
ABD’de sağlık harcamaları, ülke gelirinin yüzde 17’sine yaklaştı. Kişi başına sağlık harcamasının yıllık boyutu 7 bin 300 dolar. Kişi başına yıllık geliri 40 bin dolar dolayındaki çoğu AB üyesinde sağlık için milli gelirin yüzde 9-10’unun harcandığı bildiriliyor. OECD üyelerinden G. Kore’nin sağlık harcaması, ülke gelirinin yüzde 7’si olarak gerçekleşirken, Meksika’da yüzde 6, Türkiye’de ise yüzde 5,4.NEDEN ARTIYOR?
Sağlığa yapılan harcamaların, 30 OECD ülkesinde yüzde 8’e yaklaşması, Türkiye’de bile yüzde 6 dolayına ulaşması; bir yönüyle, hastalıkların artmasıyla, hastalık üreten bataklığın büyümesi ile ilgili.
Dünya genelinde gidişat sağlıklı değil, bir kere. Yaşanabilir bir dünya yerine, iklim değişiklikleri, çölleşme, kirli hava, suların kirlenmesi, kötü beslenme, tütün kullanımının azalmaması, artan işsizlik sonucu yıpratıcı stresin ve daha başka olumsuz hastalık üreten koşulların gelişimi yönünde… İş cinayetleri, iş hastalıkları ve yaralanmalar azalmıyor; işe yabancılaşma artıyor. Ya trafik cinayetleri? Gelecek kaygısı, korkusu ile psikolojik rahatsızlıklar? Bu da, hastalıkların kaynağının kurutulması yerine, hastalık üreten kapitalizm bataklığının büyümesi ve ürettiği hastalıklara daha çok para harcanması demek elbette!Öte yandan; bir yönüyle gelişme, daha uzun ve sağlıklı yaşama isteği, dolayısıyla sağlık hizmetine erişimin artması da, harcamaları artırıyor. Ama aynı zamanda bu artış, sağlığın metalaştırılması, sağlık üstünden kar ve sermaye birikimi sağlama eğilimiyle paralel yürüyor.
Medikal ve ilaç sanayileri, pazarı enine ve boyuna derinleştirme çabasındalar. Bir kamu hizmeti olması beklenen sağlık, hızla özelleştirilmekte; sağlık, hasta hakları hiçe sayılarak istismar edildikçe, harcama rakamları da büyümekte.TÜRKİYE’DE…
Bir ülkede sağlık harcamalarının artmasında bu etkenlerden hepsinin payı olabilir. Türkiye’de OECD ortalamasının gerisinde olmakla beraber, sağlık harcamalarının görece artmasında birçok etkenin ağır basmasından söz edilebilir.
Dış kaynakla ekonomiyi büyütme şansı bulan AKP iktidarının bütçe gelirleri de arttı. Yükselen ithalat ve tüketim üstünden alınan dolaylı vergiler de artınca, sağlığa daha çok para çıktı. AKP rejimi, sağlık hizmetinin arzını artırmanın oy getirdiğinin bilinciyle; hastaneye, hizmete erişimi kolaylaştırdı. Hekimin, sağlık personelinin çalışma koşulları, hakları hiç dert edilmeden; omuzuna basılarak, iş yükü ağırlaştırılarak yapıldı bu.
Yanı sıra, çoğu yandaşlar sektöre sokularak özel hastanecilik teşvik edildi. SGK’dan özel hastanelere sevk kolaylaştırılarak ‘özel’e pazar yaratıldı. Bu büyütülen pazardan, ithalata dayalı medikal ve ilaç endüstrileri de nasiplendiler tabii ki… Neoliberal sağlık politikaları, erişimi kolaylaştırmanın ardından, yavaş yavaş faturaya hastayı ortak etmeye, cepten harcamaların payını artırmaya başladı.Bunların sonucu olarak, hem kamu kaynaklarından sağık için harcanan pay arttı hem de halkın cebinden harcamalar… Genel sağlık harcamasının 2012’deki boyutu 76 milyar TL’yi bulurken; 2009 yılında yüzde 81 olan kamunun harcamadaki payı, 2012’de yüzde 76,8’e geriledi. Geri kalan yüzde 23’e yakın harcamanın 16 puanı ailelerin harcamalarından, 7 puanı da özel sigorta şirketlerinin sağlık harcamalarından oluşuyor. Haneler, her yıl biraz daha fatura ödemeye mecbur bırakılıyorlar.
Harcamaların karşılığı mal ve hizmet satışını; artan ölçüde özel hastaneler, firmalar gerçekleştiriyor; sağlık endüstrisinin büyümesinden büyük karlar elde ediyorlar. Özel hastaneler, tıbbi cihaz satıcıları, ilaç endüstrisi pastadan en büyük payı alanlar.NE OLACAK ?
Yakın gelecek için ise şunlar söylenebilir; ekonomi büyümeye devam etmez, tersine küçülür ise bütçe de küçülür. İstihdam azalır, SGK prim gelirleri düşer. Bu, sağlık bütçesinin de küçülmesi demek olur. Kamu üstünden sağlığa erişimde niceliksel ve niteliksel daralmalar söz konusu olur. Bu durumda, hastane ve tedarikçilerin de pazarı daralır. Aileleri cepten harcamaya daha çok mecbur tutarlar, faturayı aşırı iş yükü ve düşürülmüş maaşlarla sağlık çalışanlarına çıkarırlar. Faturayı; gelir marjını azaltarak eczacılara, cepten harcamaya daha çok mecbur tutarak, halka çıkartırlar. Bu biline ve önlem alına…Mustafa SÖNMEZ, Yurt, 14.10.2013
-
CANON ÜZERİNE
İki yıl kadar önce Canon PIXMA 560 Yazıcı+Tarayıcı+Fotokopi aygıtı edinmiştim. Satış ederinin çekiciliği bu edinimde önemli etkendi.
“Ucuz etin yahnisi….” deyişine uygun bir sonuçla karşı karşıya kaldım. Bilinçsizliğim ve iyice araştırmamış olmam bu olumsuz sonucun önde gelen nedeniydi. Beşli kartuş kullanan aygıtın çalışması için her seferinde bir yazıcı ederi kadar niceliği mürekkep giderini için gözden çıkartmam gerekti.
Bir başka ilginç durum daha geldi başıma! Fotokopi ve yazıcı işlevi için vazgeçilmez olan kartuş doluluğunun tarama için de gerektiğini çok geçmeden anladım. Kartuş bitince bu işlev de kullanılabilir olmaktan çıkıyordu.
Saflığımın ve bilinçsizliğimin bedelini kartuş yatırımıyla ödemiş oldum!
Hiç olmazsa başkaları bu tuzağa düşmesin diye yazdım bu satırları!
Siz siz olun! Buna benzer bir aygıt satın almadan önce iyice araştırın! Neleri mi?
- Bitmesi durumunda yeniden satın almanız gereken kartuşların ederini!
- Kartuş bitse bile kartuş gerektirmeyen işlevlerin iptal olup olmadığını!
Bu gibi ayrıntılar karşısında aygıta ödediğiniz ederin çok da öncelikli bir sorun olmadığını aklınızda tutun!
Canon, geçmişte optik günümüzde ise sayısal teknoloji alanında tanınmış bir üreticidir. Başıma gelen ve okurlarla paylaşmamı gerektiren bu olumsuzluk Canon’un da küçük hesaplar peşine düştüğünü düşündürdü bana!
Aman dikkat!
Ceyhun BALCI, 13.10.2013
-
AKP Andımız’dan Ne İstiyor?
İlkokul çağlarımızdan bugünlere, hemen hepimizin aklında Andımız’dan bir şeyler kalmıştır.
Belleğimi yokladım, eksiksiz orada duruyor…
Peki, çocukluğumuzda her okul sabahı bu sözleri yinelerken anlamlarını düşünür müydük?
Sanmıyorum.
Buna karşılık o erken sabah saatlerinde bir ağızdan haykırırcasına seslendirdiğimiz bu sözlerde, anlamlarından çok, onları birlikte söylüyor olmamızın coşkusunu duyumsardık.
Sonrasında da bir anda havalanan bir kuş sürüsü gibi sınıflara dağılır, derslerimize canlılıkla başlardık.
AKP yönetimi şimdi çocuklarımızın elinden bu yaşama sevincini, birlikte olma coşkusunu çekip alıyor.
Tıpkı giysi özgürlüğü gibi, herkes ne istiyorsa, olanakları neye yetiyorsa onu giyinsin, kendi andı neyse içinden onu söylesin demeye getiriyor…
Tabii bu sözde özgürlükçü, aslında yasakçı yönetimin, bununla yetinip burada duracağına inanıyorsak…***
Andımız “Türküm” diye başlıyor.
Ben hiçbir çocukluk arkadaşımın bu sözcüğü söylemekten tedirginlik duyduğunu anımsamıyorum.
Çünkü bir ağızdan söylediğimiz bu sözcükte, tıpkı siyah okul önlüklerimiz, beyaz yakalarımız gibi, yoksuluyla varsılıyla, hepimizi birleştirici, eşitleyici bir şey vardı…
AKP yönetimi önce giysi özgürlüğü görüntüsü arkasında, bu birlikteliği, bu eşitliği kaldırma yönünde bir adım attı.
Asıl amaç ise, birkaç gün önceki türban özgürlüğü yasası ile daha iyi anlaşılıyor, belli ki dinsel anlam taşıyan giyim kuşamı ilkokullara kadar yaygınlaştırmak…
Andımız’ın ortadan kaldırılmasıyla da bir boşluk oluştu.
Bu boşluk da, kuşkumuz olmasın (akıl sahibi herkes bunu zaten görüyor), dinsel içerikli sözlerle, dualarla doldurulmak istenecektir.
En azından amaç budur.
İlkokullardan başlayarak bütün okullarımızın imam giysili din dersi öğretmenlerinin hutbeleri ve öğrencilerce de tekrarlanacak dua ve öğütleriyle açılacağı, bunların her gün tekrarlanacağı günler de uzakta değildir.
Gelmiş geçmiş en büyük demagog, bunu da “Cumhuriyetin esasına dönüş” olarak adlandıracaktır.
Tıpkı ihanet ettiği hocasının, pervasızca ve utanmazca, Atatürk yaşasaydı bizim partiye girerdi demesi gibi…***
Çok sever göründükleri Âkif’in ürünü İstiklal Marşımızda, Andımız’dakinden çok daha fazla tartışılacak sözler vardır.
İlle de herkesin dindar ve Tanrı tanır olmadığı, olmak zorunda da bulunmadığı günümüz Türkiye’sinde, “Hakk’a tapmak”kavramı kuşkusuz ki herkesçe benimsenmeyecektir.
“Kahraman ırk” sözü de böyle bir şeydir. Irk kavramı ulus kavramıyla bağdaşmadığı gibi, aynı ırktan bile olsalar (ne demekse bu?) kahramanlık kavramıyla söz konusu ırkı yan yana getirmek istemeyecekler de olabilecektir.
Fakat herkes bilir ki İstiklal Marşımız çok özel koşulların ürünüdür.
Onu bir ağızdan söylerken, tıpkı Andımız’ı bir ağızdan söyleyen çocuklar gibi, sözcüklerin anlamlarını irdelemekten çok, bir ulusa ait olmanın, omuz omuza birlikteliğin coşkusunu duyumsarız…
Bu nedenle AKP (daha doğrusu buyruk verme konumundakiler), Andımız gibi, eninde sonunda, İstiklal Marşı’na da el atacaklardır.
Çünkü içerik konusu bir yana, onun bütünündeki ve birlikte söylenişindeki ulusal birlik duygusuna ve coşkusuna da yabancı ve düşmandırlar…
Özetle, bu siyasal iktidar için önemli olan Türkiye’nin ulusal birliği değil, İslam ümmetinin bir parçası olmasıdır.
Biricik amaçları, ulusu ümmetleştirmektir…***
Bu nedenle bu konudaki sorun, ulusal andın sözlerinin şu ya da bu yana çekilerek yorumlanıp eleştirilebilecek olması değil, AKP’nin onu hangi amaçla, neden kaldırdığıdır.
Bugünkü siyasal iktidar tarafından ulusal andın kaldırılmasını, andın şu ya da bu yönden içeriğine takıldıkları için alkışlayan ya da bunda sakınca görmeyenler, ya bu iktidarın her anlamda ve her alanda ülkeyi bölüp parçalama amacının yeterince farkında değiller, ya da bunda da bir sakınca görmüyorlar demektir…
















































SAĞLIK OLSUN, SÖMÜRÜ OLMASIN…