• Konak’ta Poliatlon(*),İnciraltı’nda Ekspo,Üçkuyular’da AVM

    Ceyhun Balcı

    (*)  Triatlon, Pentatlon, Heptatlon ve Dekatlon gibi sportif terimlerden esinlenerek türetmiş olduğum bir terim. Dilimize çoklu yarışma olarak çevirilebilir.

    Yetkisiz, etkisi tartışmalı ama ilgisi tartışmasız bir İzmirli olarak etkili ve yetkili ama ilgisi belirsiz olanlara sesleniyorum. Konak Meydanı İzmir’in kalbidir. İzmirlinin yanı sıra İzmir’e gezgin olarak gelenlerin mutlaka gördüğü ve kentle ilgili düzeltilmesi son derece güç izlenimler  edindiği yer. Akşam saatlerinde ya da hafta sonlarında kentin kalbini görmelisiniz. Belki de görmeseniz daha iyi olur! Olur da yolunuz düşerse oralara yürümenin bile beceri gerektirdiğini anımsatmak isterim. Çoklu yarışmaya girmeye hazır olmalısınız. İşportacı, gezgin satıcı, çığırtkan, vb türden aklınıza gelen kim varsa Konak’tadır.  Kimi zaman sekerek, kimi zaman da sıçrayarak ve bazen de bir şeylerin üzerinden atlayarak yürüyebileceğinizi aklınızdan çıkartmayın. Viyana’nın Stefan Meydanı’nda ya da Paris’in Konkord’unda böyle bir manzarayı aklınıza getirebilir misiniz? Yanıtınız evetse yazının bundan sonrasını okumasanız da olur!

    İşporta şenliğinin gerçekleştirildiği buralara Hükümet Konağı seslenme uzaklığında ve Belediye Sarayı da görüş yakınlığındadır. Kentte kentli gibi yaşamak hakkımız varsa bu konuya ivedilikle eğilmek boynunuzun borcu olmalıdır düşüncesindeyim.

    Yaşlısı, engellisi, çoluğu çocuğuyla kentliye spor yaptırmak için Konak Meydanı’nı poliatlon alanına çevirmeye hakkınız olmadığını bir ilgili olarak siz etkili ve yetkililere anımsatmak zorunda kalmanın hiç de mutluluk verici bir durum olmadığını belirtmiş olayım.

    ****************

    Ekspo 2020 için aday kent olan İzmir yer belirleme oylamasına  gün sayıyor.  Böyle bir düzenlemenin getirecekleri büyütülürken, götürecekleri yok sayılıyor. İnciraltı Kent Ormanı’nından vazgeçmeye değer mi? Bu soru kentte yaşayan herkese sorulmalı! Sormakla kalmayıp yanıtı da verilmeli! Soran azınlığa da“istemezükçü” yaftası yapıştırmaktan vazgeçilmeli! Bol ziyaretçi, sınırsız kazanç ve tanıtım havuçlarıyla perdelenen olası doğa yıkımı hiç bir getiri ile onarılamayacak zararlara yol açmaya adaydır.

    İnciraltı Kent Ormanı mı yoksa Ekspo 2020 mi sorusuna verilecek yanıt hiç duraksamaksızın doğadan ve yaşamdan yana olmalı! Böyle düzenlemeler kente ait bir değerin yıkımını değil, kentin hiç işe yaramaz bir köşesini adam etmenin aracısı olmalı!

    Bu işe öncülük edenler BIE yetkililerinin aday kentteki çevreci ve akılcı yaklaşıma kayıtsız kalmayabileceğini akılda tutmalı! Başka deyişle, yasa çıkartarak koruma altına alınan çevre yıkıcılığının bir yerlerde duvara çarpabileceği unutulmamalı!

    ******************

    AVM çılgınlığı başka bir çok kent gibi İzmir’i de sarıp, sarmalamayı sürdürüyor. Günün birinde bakkallar kent dışına taşınsın, AVM’ler merkeze gelsin diyenler çıkarsa şaşırılmayacak!

    İzmir tüm yönlerden AVM kıskacı altında. Buna kaos demek de olanaklı. Karmaşanın yeterli olmadığını düşünenler olmalı ki; Üçkuyular’daki boş alanın da AVM ile doldurulması düşünülüyor. Bunu önlemekle yükümlü ve görevli olanlar ise günün moda deyişiyle “yapacak bir şey yok!” deyip, işin içinden sıyrılmakta buluyorlar kurtuluşu. Diyebilirler ki; metro Üçkuyular’a ulaşacak dolayısı ile trafik sorunu yaşanmayacak! Oysa, ülkemizdeki AVM alışkanlığı başkaca motifler de içermektedir. AVM’ye gitmek bir gereksinimden çok sosyal etkinliğe denk düşmektedir Türkiye’de! Çoluk, çocuk özel arabaya doluşmak önde gelen koşuldur AVM’ye giderken. Ama, buraya AVM yapılmasına göz yumarak kentin güneydeki batı çıkışına kilit vurmaksa eğer niyetiniz hedefi onikiden vuracağınızdan kuşkunuz olmasın!

    Etkili ve yetkili ama ilgisiz görünen yönetenlerimiz!

    Üç başlıkta özetlenen karmaşaya eşdeğer sorunları bir örnekleme olarak görmenizi dilerim. Başka pek çoğu bu listeye eklenebilir! Sırf bu üç başlığın bile suratınızın asılmasına yetmesini dilerim.

    Hiç kuşku yoktur ki; kentler yönetenlerinden hizmet beklerler!

    Ama, öyle durumlar vardır ki; hiç bir şey yapmamak kentin çok daha yararına ve hayrınadır!

  • Tahrir Dersi

    Ceyhun Balcı

    Benim kuşağımın ilkokul yıllarında Tahrir dersi vardı! Kompozisyon yazmayı öğrenirdik. O yıllarda sıkıcı bulduğumuz bu dersin değerini iş işten geçtikten sonra algılamıştık!

    Güncel Tahrir Kahire’de bir meydanın adıydı. O meydanı dolduran yüz binler Mübarek’in egemenliğine son vermişti.  Uzun yılların edilgenliği deneyimsizlik demekti. Mübarek gitsin de gerisi kolay anlayışı Mısır’ın Muhammed Mursi denen işbirlikçi yobaza tutulması anlamına geldi.

    Tahrir Meydanı’ndaki başkaldırıyla göreve gelen Mursi yine aynı meydanın duruma el koyması ve yarım kalan devrimi tamamlamasıyla devrildi. Mursi de % 51 halk desteğine sahipti. Oysa, o destek aylar önce yapılan seçimle ortaya çıkmıştı. Tahrir’de toplanan yüzbinler bir bakıma seçimi yenilediler! Türkiye’de bizlerin geçen ay boyunca tanıştığımız eli sopalı yandaşlar bile koruyamadı onu!

    Mursi ne yaptı da başına bunlar geldi? ABD ve İsrail yandaşlığının üzerine Suriye ile ipleri kopartma tüyünü dikince olanlar oldu! Tarihini bilmeyenlerin başına gelmesi gereken geldi! Mursi’nin ülkesinde bundan yarım yüzyıl önce Nasır Suriye’yi de içeren Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmaya yeltenmişti. Başarılamasa da bu damar hiç yok olmamacasına varlığını korumuştu.

    Son dönemde coğrafyamızda kilit rol Suriye’nindi! Suriye direnir de ayakta kalırsa Suriye düşmanları devrilirdi. Türkiye için de aynı kuram ortaya atılmıştı. Kuramın uygulamaya yansımasıdır Mursi’nin % 51 desteğe karşın devrilmesi. Çoğulculuğu anlamaktan uzak her çoğunlukçu gibi kendisinden başkasını yok saydı! Sokağa dökülen milyonlar Mursi’yi deliğe süpürmüşlerdir. Deliğe süpürme işini efendilere bırakmak yerine kendi işlerini kendileri bitirmiştir.

    Mısır’da yarım kalan devrim gerçekleştirilirken dikkatten kaçmaması gereken bir noktayı anımsatalım! Tahrir’i dolduran kalabalık bu kez doğru paydada buluşmuştur! Ellerindeki bayraklardan ve Nasır resimlerinden bellidir bu doğruk!

    Tartışmalar sürecektir. Yönetime ordunun el koymuş olması pek çok kişi için karşı çıkış dayanağı olacaktır.

    Her türlü tartışma bir yana Mursi tartışılmaz halk desteğine karşın kısa sürede gitmiştir. Suriye’nin direnci ilk etkisini göstermiştir. Diğerlerinin bunu izlemesi kaçınılmazdır!

    Türkiye’de (şimdilik) hız kesmiş görünen halk hareketinin başarıya ulaşmasında önemli rol oynaması gereken siyaset kurumu ortada yoktur. Çok bellidir ki; muhalefet konumundaki siyasetimiz de sandık fetişizminin tutsağıdır. Oysa, meydanlara inerek başkaldıran milyonların ortaya koyduğu karşı duruş bir bakıma seçim güncellemesi anlamına gelmekte değil midir?

    Mısır’da kimilerinin (belki de haklı olarak) darbe olarak niteleyeceği ordu müdahalesi önlenebilir miydi? Elbette önlenebilirdi! Mursi sokaklara dökülen milyonların istemini algılayıp, seçime gitmeyi akıl edemez miydi? Bu yolu seçse ordu müdahalaesine gerek kalır mıydı?

    Özetle Mursi Tahrir desrinden sıfır almıştır. Sınıfta kalmaktan öte, belge almıştır.

    Demokrasiyi belirli aralıklarla sandığa gitmeye indirgeyen anlayış var olmayı sürdürdükçe Tahrir benzeri dersler almayı sürdüreceğiz.  Bu dersleri bir de siyasetçilerimiz alabilse de gereğini yapabilse her şey daha kolay ve güzel olacak!

  •  

    Halk Hareketi ve Sınıfta Kalanlar

    Ceyhun Balcı

    Piyango penguenlere vurdu. Adıyla işlevi örtüşmeyen ve medya olarak tanımlanan çıkar örgütlenmelerinin ipliğini pazara çıkartmak penguenlere düştü. Üçüncü sınıf adamların yönetimindeki bu kurumlarla ilgili epeyce şey yazıldı. Daha fazlasını hak etmiyorlar. Görmez-duymaz-söylemez üçlemesiyle özdeşleşenlere başka bir ad takmak gerek!

    Halk hareketi yalnızca medyayı açığa düşürmekle kalmadı. Açığa düşmede partiler, dernekler, sendikalar, meslek örgütleri de yarışa girdi.

    Başsız, öndersiz ve kendiliğinden gelişen bir hareketin bu denli kitleselleşmesi ve şiddetten uzak kalması da değil Türkiye’de dünyada eşi az görülür bir örnekti. Böylelikle Türkler, bir yüzyıl arayla dünyanın sevgi ve saygısını bir kez daha kazanmış oldu. Halk hareketinin önemli simgeleri Türk bayrağı ve Atatürk oldu. Atatürkiye’de birleşti!

    Yerleşik olan durum partilerin ve diğer kurumların önderliği olmasına karşılık bu süreçte önderliği ele alan halk oldu!  

    Atatürk’ün partisi CHP’den başlayalım! Altı ok simgeli çok ama çok önemli ana muhalefet partimiz bu sürecin neresindedir? Kuşkusuz alanlara inenlerin önemli bölümü CHP tabanındandır! Yönetimi kasetle tasarlanan CHP’nin halk hareketi içinde yer almada kararlı olmadığı ortadadır.

    Yavru muhalefet MHP’ye gelince! Onlar çok daha çekiniktir. Hatta, tepe yönetimi biz bu hareketin içinde değiliz demeye vardırmıştır işi. Oysa, rahatlıkla görebiliyoruz ki; bu partimizin tabanı da hareketin katılımcısıdır. Yapısı kasetle belirlenen MHP, anlaşılır olmayan nedenlerle halk hareketine soğuk durmayı yeğlemektedir!

    Parlamentoda bulunmayan partilerin halk hareketine çok daha sıcak durduğunu söylemeye bile gerek yok!

    Kitle partileri olarak CHP ve MHP’nin eğer iktidar gibi bir hedefleri varsa halk hareketine soğuk duruşları akıl ve mantıkla açıklanamaz. Halkın aştığı korku duvarını onların da aşmasını beklemek en doğal hakkımızdır.

    Halk hareketine tabanının bireysel katılımı açısından değil ama kurumsal yaklaşım bakımından uzak durması kabul edilemeyecek bir başka kurum ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği)’dir. Öncülük ve atılganlık böyle günde sergilenmeyecekse ADD’nin varlığı tartışmaya açılmaz mı? ADD’nin kurumsal olarak alanlara inmesi için üç hafta geçmiş olması hiç olmazsa eleştiriyi hak eden bir durumdur.

    DİSK, KESK, TMMOB ve Türk İş’e gelince! İlk üçünün son yıllarda bir savrulma içinde olduğu kesindir. Türk bayrağını, Atatürk’ü ve İstiklâl Marşı’nı benimsemek bir yana uzak durmayı yeğlemeleri ilginçtir. Etnik temele dayalı ayrılıkçılık olgusuna yakınlıkları göz önüne alındığında halk hareketine yeterince destek vermeyişleri de böylelikle anlaşılmış olmaktadır. Dördüncüsünün edilgen ve çekinik duruşuna anlam vermek kolay değil!

    Türk halkı uyuşmazlık içinde olduğu bir iktidara karşı tepki vermede  beklenmedik zamanda hiç umulmadık bir sıçrama gösterdi. Öncülük edemeseler de hiç olmazsa kuyrukçuluk ve katılımcılık yapması gereken partiler, dernekler ve sendikalar bu süreçte geçer not alamamışlardır. Her türlü olumsuzluğa karşın gecikilmiş değildir. Utangaçlığı ve korkaklığı bir yana bırakıp işin içinde yer almaları fırsatı yok değildir.

    ADD bu eşiği geç de olsa aşmıştır. Darısı diğerlerinin başına diyelim!

    Halk hareketinin etkisine ve soyluluğuna diyecek sözümüz olamaz! Ama, bu hareketi tamama erdirecek olan da kurumlar ve onların akılcı stratejileri olacaktır. Önümüzde yaşamsal öneme sahip seçimler var! Halk hareketi tüm kurumlar için ortaklaşma paydası olamaz mı? Başta partiler olmak üzere tüm kurumların algılamasında yarar var! Halk birleşin demektedir. Hiç olmazsa bu kez fırsat harcanmasa iyi olmaz mı?

  •  

     

    Kök Hücre Ticareti

    Ceyhun Balcı

    Yaşadığımız çağın önde gelen hastalığıdır ticaretin ve ticari anlayışın hemen tüm yaşam alanlarına egemen olma eğilimi. “Terzi kendi söküğünü dikemez!” örneğince tıp da kendisini bu hastalıktan bağışık tutamıyor. Deneysel ve klinik çalışmaları tamamlanmadan pazara sunulan ilaçlar önde gelen kanıtlar olarak dağarcığımızdaki yerini korumaktadır. Büyük umutlarla kullanıma sunulan, mucizeye denk sonuçlar alınacağı güvencesi verilen sayısız ilaç bugün tarihin çöp sepetindedir. Pek çoğunun adları bile anımsanmamaktadır.

    Günümüzde endüstrinin eriştiği büyüklük ve etki karşı konulması zor bir güçle karşı karşıya olduğumuzu doğrulamış oluyor.  Bilimsel çalışma sabır, özveri ve parasal harcama gerektiren bir süreç. Buna karşılık, bilimsel çalışma ürünü  teknolojinin/buluşun kullanıma sunulması yapılan yatırımın ve harcanan emeğin kısa sürede geri dönmesi demek! Tıp endüstrisi acelesini haklı gerekçelere dayandıracak adımları atmada hem deneyimli hem de son derece becerilidir. Henüz kullanıma hazır olmayan ama pazara sunulmasında acele edilen bir yeni yöntemin hastalarca talep edilmesi işi kolaylaştırır.  Söz konusu olan sağlık ve yaşam olduğunda toplumun teknolojiyi/yeniliği bir an önce kullanma/yararlanma isteğine şaşırılmamalıdır. Falanca ya da filanca özelliği olan telefon veya otomobilin satışa sunulmasını istemek için sokaklara dökülen insana pek rastlanmış değilse de, ülkemizde umarsız hasta/hasta yakınlarından oluşan kalabalıkların sokaklara döküldüğünü görmüşlüğümüz vardır.1 Umarsız ve umutsuz insanların bu konuya ilişkin ürküyle karışık ilgisini bir ölçüde hoş görmek ve duygudaşlıkla karşılamak kaçınılmazdır.

    Bu alanda, bilim insanlarının ve hekimlerin de sorumlu ve ilkeli bir tutum içinde olmalarını beklemek değiniyi hak eden bir başka önemli noktadır. Ne yazık ki; adlarının önünde hekim unvanı ve buna ek olarak akademik sıfatlar taşıyan kimilerinin kök hücre tüccarlığına soyunmakta sakınca görmüyor oluşu ibretlik bir başka acı gerçeğimizdir. Bundan birkaç yıl önce İstanbul’da tramvay kazası sonucu ağır yaralanan gençlerimizin kaygılı aileleri böyle bir şarlatanlıkla avutulmaya çalışılmışlardır. Üstelik Başbakan aracılığı ve buyruğuyla! “Kök hücre” uygulaması yaptığını savlayan akademik unvanlı bir hekimin Başbakan tarafından görevlendirilmiş olması bu olgunun gündelik politika malzemesine de dönüştürülmüş olmasına yönelik ibretlik bir örnektir. 2

    Sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi? Bu çağ ötesi(!) tedavi ülkemizin taşra hastanelerinde bile uygulanabilir duruma gelmiştir! 3

    Mezenşimal Kök Hücreler’in (MKH) ya da daha kısa nitelemeyle kök hücrelerin çeşitli hastalıkların sağaltımında kullanılması girişimi tıp-ticaret ilişkisine güncel örnektir. Kemik iliğinde bulunan bu hücreler kemik, kıkırdak ve yağ hücresi öncülleridir. Ancak, klinikte başka bazı dokuların yenilenmesi ve onarımında  yararlı olabilecekleri de öngörülmektedir. Hemen anımsatmakta yarar var! Kök hücrelerin hastalıkların tedavisinde kullanımı şimdilik söz konusu değildir. Daha doğrusu, gelecekte söz konusu olabilecek bu uygulamalar henüz laboratuvarların sınırlarını aşabilmiş değildir.

    Buna karşılık tıp endüstrisi temel bilimsel verilerin tersine bu hücrelerin enjekte edilebilir biçimde kullanıma sunulması yanlısıdır. Bu denli büyük bir gücün kimi bilimsel dergileri/akımları etkilemesine ve kök hücrelerin vücuda enjekte edilebileceği önermelerini güçlendirmesine de şaşırılmamalıdır. Kök hücre uygulamalarına istem yaratma amacıyla sayısız hastalık listelenmekte ve hastalıkların neden ve doğaları göz ardı edilerek bu yolla tedavi edilebilecekleri algısı yaratılmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklar, inme ve kalp krizleri de bu listelerde yer alabilmektedir. Bu sıra dışı savlar, henüz var olmayan sıra dışı kanıtlar gerektirmektedir. Tam da bu noktada bilimin ticarileştirilmesinin karanlık yüzüyle karşılaşılmış olmaktadır.4

    Bugün için damar yolu ile organizmaya verilen kök hücrelerin herhangi bir etkiye yol açmaksızın vücuttan hızla atıldıkları ve uzaklaştırıldıkları bilinmektedir. Başka deyişle herhangi bir olumlu etkiden söz edilmesi şimdilik olanaksızdır. Diğer yandan, transplante edilenler ise yeni yerlerinde (beyin ya da kalpte bile) kemik oluşumuna yol açmaktadırlar. Buna karşılık kök hücre  tedavisi yandaşları kök hücrelerin kimyasal faktörler aracılığıyla etkili olduğunu ileri sürerek savlarını diri tutma çabası içindedirler. Güvenilir bilimsel dayanaktan yoksun kök hücre uygulamaları hiç değerindedir. Böyle bir durumda mutlak kazananın firmalar olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Küresel ölçekte 300 dolayında kök hücre enfüzyonunu (damar yoluyla uygulama) kapsayan çalışmada birbirleriyle ilintisiz çok sayıda hastalığın iyileştirilebileceği çelişkisi dikkat çekmektedir. Özenli ve akılcı bir bilimcinin ya da hekimin kolaylıkla fark edebileceği bu çelişkinin umar arayışı içindeki hasta ve hasta yakınları için bir şey ifade etmemesine de şaşırılmamalıdır. Henüz tüm bilimsel ve deneysel aşamaları geçmemiş kök hücre uygulamaları gerçekte bilimin ticarete alet edilmesi anlamına gelmektedir. Bilim ve tıp eğilip, bükülmekte ticaretin hizmetine sunulmakta ve açılması güç kapıların zorlanmasında koçbaşı olarak kullanılmaktadır.

    Hiç kuşku yok ki; bu küresel bir sorundur. Örneğin, İtalya’da kök hücre tedavisi ölümcül nörolojik hastalıkları olan çocuklara uygulanmıştır. İtalyan Hükümeti de bu durumdan görev çıkartarak konuyu inceleme gereği duymuştur. 4

    Akademik konularla çok da tanışık olmayan sokaktaki insanın bu konudaki arayışlara heyecan ve coşkuyla katılması olağan karşılanabilir. Ancak, endüstriyel güdülemeyle henüz laboratuvar sınırlarını aşmamış olduğu açık olan kök hücre uygulamalarının bazı hekimler ve adının önünde akademik unvanlar taşıyanlarca umut tüccarlığına ve parasal getiriye alet edilmesi kabul edilebilir gibi değildir.

    Bu olumsuz tabloda çok önemli bir başka olumsuzluk daha bulunduğunu üzülerek gözlemliyoruz. Kötü niyetli unsurların toplumu yanıltması karşısında düzenleyici ve uyarıcı olması gereken otoritenin bu görevi yerine getirmek şöyle dursun yanılsamanın değirmenine su taşıyan bir tutum içinde olması sorunun ülkemize özgü boyutunu yeterince ortaya koymuş olmaktadır.

     

     

    Duchenne Kas Distrofisi ve Kök Hücre. Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 20 Ağustos, 2010.

    http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/boyle-olur-tayyipin-mucizesi-haberi-25497

     3http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/guncel/tr-agri-devlet-hastanesinde-kok-hucre-nakli-1-11-50194.html

      4 Nature, 499, 18 July, 2013, World View, 255.

  • Görsel

     

    SALDIRGAN KARDEŞLER

     

    Irak ve Libya’dan sonra bugün Suriye saldırganlığın hedefindeki ülke. Emperyalist saldırganlığın baş rol oyuncuları değişmez üçlü!

     

    ABD-İngiltere-Fransa! Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi yerli işbirlikçiler yardımcı oyunculuk konusunda oldukça hevesliler.

     

    Bizlerin gençlik yılları “Soğuk Savaş”la tanımlanmıştı. Sosyalist blok yıkıldığında  pek çok kişinin sevindirik olduğunu anımsıyorum. Soğuk savaş sona erecek, insanlık didişmekten vazgeçip gönence ve barışa erişecekti. Beklenenin tersine ipten kazıktan kurtulan Batı bloku daha kolay savaş çıkartır oldu. Aslında sıcak savaş dönemine girmiş oluyorduk.

     

    Bu yeni fetihler döneminde her türlü ekonomik kaynağa yeri geldiğinde barışla, ama gereğinde hiç ikileme düşmeksizin savaşla el konulur oldu.

     

    Finansal kapitalizm boyutuna evrilen Batı’nın üretime ve emeğe dayanmaktan hızla uzaklaşan ekonomisi artık savaşsız ve fetihsiz yapamaz oldu.

     

    Şimdilerde Suriye’yi gözüne kestiren ama öncekilerdeki gibi kolayca savaşa giremeyecği anlaşılan Saldırgan Kardeşler’de yönetimler değişse de tutum değişmedi.

     

    Neo-Con Bush’tan sonra göreve gelen Obama ile birlikte “her şey daha güzel olacak” diyenler bir kez daha yanıldılar. Obama da farklı çıkmadı! Çıkamazdı! Dışı siyah olsa da içi beyaz diyenlerle alay edildiğini anımsıyanlarımız vardır. ABD’de ana doğrultuyu değiştirmeye kalkışan Kenedi’nin başına gelenleri unutunca Obama’ya bel bağlama yanılgısına düşmek olağandı.  Adı Obama, teni siyah olsa da ABD başkanlığı kişisel inisiyatife yer vermeyen bir konum! Kenya kökenli Obama’nın rol arkadaşlarının çark etmesine karşın savaşçı yaklaşımı kulaklara küpe olmalı!

     

    Tıpkı Obama gibi Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande da seçildiğinde umut saçmıştı dünyaya! Öncülü Sarkozy olunca ardıl Hollande’a bağlanan umudu anlayışla karşılamak gerekirdi. Elbette, unutulan bir şeyler olmasaydı! Tek kutuplu dönemle birlikte dünyada ve özellikle de Avrupa’da siyasetin ezberi bozulmuştu bir kere! İngiltere’nin yan çizdiği durumda bile Suriye bombacısı olmak adına atılganlık gösteren Hollane’a bel bağlayanlara “nasılsınız, iyi misiniz?” diye sormak gerek!

     

    Güvenilen dağlara kar yağmaya devam ediyordu, edecek de!

     

    Çünkü, sorun Obama ya da Hollande sorunu değildir!  Kerli, ferli görüntüleri yanıltmasın! Her birisi sistemin biraz daha öne çıkan dişlisinden öte önem taşımazlar.

     

    İngiltere’ye gelince! İktidarda Muhafazakarlar bulunsa da öncülü Sosyal Demokrat Blair’in yaptıkları anımsandığında “daha kötüsü olamaz” dedirtecek masumiyette bir Cameron var karşımızda. Nitekim, son Suriye olgusunda parlamentonun da engellemesiyle saldırganlıkta gerilerde kaldı.

     

    Partisi ve görünürdeki tarafı ne olursa olsun yeni dünya düzeninin Batılı partileri tornadan çıkmışcasına benzerlik yansıtan bir görünüm sergiliyorlar.

     

    Sağcılık ya da solculuk artık anlam taşımaz oldu oralarda! İşte Bush, işte Obama, Sarkozy’den farksız Hollande! Solcu Blair’den sonra saldırganlıkta silik kalan Cameron!

     

    Al birini vur ötekine!

     

    Ceyhun BALCI, 01.09.2013

  • BARIŞA ÖZLEM!

    1 Eylül 1939 : Hitler faşizminin Polonya’yı işgal ettiği gün! II. Dünya Savaşı’nın da başlangıcı sayılıyor. Bu olumsuzluk 1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak belirlenmesiyle biraz olsun hafifletilmek istenmiş!

    Barış’a kim hayır diyebilir? Ses benzeşmesi de olan Savaş ve Barış ayrılmaz ikili. Biri varken diğeri olamıyor.

    Dünya ikinci paylaşım savaşından sonra bu denli büyük ölçekli ve yaygın bir acı yaşamadı.Ama, savaşlar da hiç eksik olmadı. Dolayısı ile barışa özlem hiç dinmedi!

    Her 1 Eylül’de alanlardan yükselen sesler savaşı lânetledi. “Savaşa Hayır, Barışa Evet!” değişmez savsöz oldu.

    Söylemek kolaydı! Lâkin, başarılamadı!

    Örneklemek daha yararlı olacak!

    Yakın geçmişe uzanalım! ABD, Vietnam halkı üzerine bomba, napalm, portakal gazı yağdırırken vatansever Vietnamlı savaşa hayır deyip boynunu mu eğmeliydi? Zalimin haydutluğu barış olsun diye mazlûmun boynunu mu büktürmeliydi?

    İşte bu canalıcı nedenle 1 Eylüllerdeki söyleme özen göstermek gerekiyor. Silah, bomba, tank, top, tüfek olmasın! İyi ama, o zaman nasıl savunulacak vatanlar, canlar?

    Başka bir çok alanda olduğu gibi bu konuda da insanlık güdüleniyor! Ne olursa olsun savaşa hayır denmeli düşüncesi belleklere kazınıyor.

    Hemen şimdi Mustafa Kemal’e kulak vermeli!

    “Ulusun yaşamı telikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir!”

    Başkaca koşulları göz önüne almayan kimileri  30 Ağustos’u savaşla ilintisi nedeniyle kutlamama açmazına düşebiliyorlar! Buna karşılık, “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen bir önderin ülkesinin bugünkü yöneticileri “Suriye’ye sınırlı askersel saldırı yetmez! Sonuna kadar gidilmeli!” diyebilmekteler!

    Hoşumuza gitse de, gitmese de barışa giden yol çoğu zaman savaşlardan dolayısı ile de zahmetlerden, özverili bir dirençten ve elbette kan ve can vermekten geçebiliyor.

    Açılıma eklemlenen sahte barışçılarla Amerikan füzesi duasına çıkanlara dikkat!

    Karşımızda duran bu acı gerçeği göz ardı etmeyenlerin Barış Günü Kutlu Olsun!

    Ceyhun BALCI, 31.08.2013

  • CUMARTESİ YAZILARI

    Ataol Behramoğlu

    Yarın Dünya Barış Günü

    1 Eylül Dünya Barış Günü öncesinde sevgili okurlarımla “Kızıma Mektuplar” kitabımdan iki şiirimi paylaşmak istedim. Barış günümüzü kutlayarak; ABD ve “Batı” emperyalizminin başını çektiği, ülkemizdeki siyasal iktidarın da içinde olduğu yalancı, talancı, savaş kışkırtıcısı, faşist işbirliğini lanetleyerek.

     

    Emir Kulu

    Emir kulu Emri aldı:

    Görevi, bir kenti

    Bombalamaktı

    Evden çıkarken

    Gün doğuyordu

    Çocukları

    Uyuyordu

    Öptü uyuyan

    Çocuklarını

    Karısını

    Kucakladı

    Uzakta bir başka

    Kentte de çocuklar

    Mışıl mışıl

    Uyuyordular

    Buluştular

    Emir kulları

    Ve havalandı

    Uçakları

    Hızla varıldı

    O uzak ülkeye

    Ve getirildi

    Emir yerine

    Emir kulu

    Akşam yemeğini

    Karısıyla Dışarıda yedi

    Döndüklerinde

    Çocukları

    Mışıl mışıl

    Uyuyorlardı

    Öptü onları

    Huzurla uyudu

    Görevini,

    Yapmıştı, mutluydu

    Uzak bir kentte

    Büyük çukurlar

    Kazıldı, gömüldü

    Ölü çocuklar

     

    Toprağa Düşen

    Ona haydi

    Savaşa dediler

    Başkaca bir şey

    Söylemediler

    Aldılar köyünden

    Davulla, zurnayla

    Geride üç çocuk

    Bir eş ve bir ana

    Eline bir silah

    Tutuşturdular

    Ve karşılaştı

    Düşman ordular

    Vurulup düştü

    İlk çatışmada

    Göğsünde bir oyuk

    Üç delik alnında

    “Ey bu topraklar için

    Toprağa düşen!”

    Bir karış toprağın

    Var mıydı yaşarken?

  •  

    Görsel

    BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN(MÜ)?

    Savaşa doğru yol alan Suriye sorunu başka bir dünyada yaşamaya başlamış olduğumuzu ortaya koydu. Dolayısı ile başlıktaki soruya “evet” yanıtını vermek olasıdır!

    Son çeyrek yüzyılda karşıtsız kalan tek kutuplu emperyalist saldırganlık Vahşi Batı’yı aratmayacak haydutluk ürünleri verdi. Afganistan ve Irak olayları haydutluğun yakın tarihteki örnekleridir.

    Suriye’de ise emperyalist saldırganlık bir duvara toslamıştır. Yakın geçmişi iyi gözlemleyen ve çözümleyenler için şaşırtıcı olmayan bu durum saldırgan yamaklarını düş kırıklığına uğratacaktır.

    Basınımızdan birkaç haber kisveli psikolojik savaş incisi :

    “Kimyasal olduğu ve Esad tarafından kullanıldığı kesin!” Haddi bildirilmelidir demek istiyorlar.

    “Rusya, Suriye’deki vatandaşlarını bölgene uzaklaştırıyor!” Rusya, Esad koruyuculuğundan vazgeçiyor. Emperyalist saldırganlığın önü açılıyor demeye getiriyorlar.

    “Beşşar Esad ve eşi İran’da!” Esad görevi bırakacak. Sonrasını planlama zamanı deme çabasındalar.

    Başkaca asılsız ve dayanaksız hem akla hem de yaşamın olağan akışına uymayan sayısız haber bu listeye eklenebilir.

    Atlantik ötesindeki baş haydudun hempaları Fransa ve İngiltere çark ediyor. Dünyanın ekseninin doğuya doğru kayması sürecinin doğal bir sonucudur yaşananlar.

    Dünyayı anlamaktan ve algılamaktan uzak, öngörüden ve ulusal çıkar takipçiliğinden yoksun Türk hükümetinin de düştüğü berbat durumun resmidir gözlerimizin önüne serilen.

    Attığı asılsız manşetler, verdiği psikolojik savaş öğesi habersilerle iyice çukurlaşma yolunda önemli adımlar atan Türk medyasının bu rezaleti daha fazla örtmesi giderek olanaksızlaşmaktadır.

    Esad direndikçe, Çin-Rusya-İran üçlüsü bu direnişin ardında durmayı sürdürdükçe haydutların dünya kamuoyu gözündeki sefaleti de o oranda derinleşecektir.

    Esad’a, Esed diyerek işin kolayına kaçanların aynaya bakma zamanı gelmiştir!

    Suriye deneyimiyle kendisini gösteren resim “başka bir dünya mümkün!” demektedir anlayana.

    Anlamayana ise yaşam öğretecektir!

    Ceyhun BALCI, 30.08.2013

  •  

    Görsel

    BUGÜN 30 AĞUSTOS!

     

    Posta kutumda bir bildiri!

     

    İmzacıları : DİSK-KESK-TMMOB-TTB!

     

    Emekçileri, mühendisleri ve hekimleri kapsayan dörtlünün milyon dolayında kişiyi temsil ettiğini söylemek olası!

     

    Konu : Suriye’ye yönelik emperyalist saldırganlığın kınanması!

     

    Bildiri 30 Ağustos’a denklenmiş! Umutlanıyorum! Bir an için bu anlamlı güne rastlatıldığına göre, 30 Ağustos’a da gönderme olmalı diyerek bir solukta okuyorum iki sayfayı!

     

    O 30 Ağustos ki antiemperyalist savaşın zaferidir! Attila İlhan dünyada emperyalizmin kötülüğünü, antiemperyalizmin erdemini kavrayan yüz milyonlarca insanın varlığına karşın; emperyalizme karşı zafer kıtlığına vurgu yapar!

     

    Rusya’da Bolşevikler, Çin’de Komüntang ve Türkiye’de Kemalistler az sayıdaki muzafferlerdir!

     

    Umudum ve sevincim kursağımda kalıyor!

     

    Okuyorum tek satır yok! Acaba, deyip bir kez daha okuyorum yine bulamıyorum olması gereken vurguları!

     

    30 Ağustos’ta yayımlanan ve antiemperyalist ifadeler içeren 4 imzalı bildiride önceden olduğu gibi kendi devrimine ve zaferine şaşı bakış ve hatta görmezden geliş bir kez daha egemen!

     

    Zamandan, zeminden, tarihten ve gerçeklerden kopukluğun böylesine pes diyorum!

     

    Kendi ulusal bayramında kendi zaferini görmezden gelme sefaletini sergileyen DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’ye “Yazıklar Olsun!” diyorum!

     

    Ceyhun BALCI, 30.08.2013

    30 Ağustos 2013

     

    Ortadoğu’daki emperyalist kuşatma devam ederken, ABD müttefikleri ve bölgede işbirlikçi devletleri üzerinden Suriye’ye bugün yeni bir askeri müdahale hazırlığını gündeme getiriyor.

    İki yıldır emperyalizmin yönelimleriyle Suriye’yi yeniden dizayn etmek adına kanlı bir iç savaşı körükleyen ABD emperyalizmi, şimdi de kimyasal silah bahanesiyle ülkeye doğrudan askeri müdahalenin planlarını yapmakta.

    Kim tarafından ve ne amaçla olursa olsun kullanımının bir insanlık suçu olduğu kimyasal silahlar, emperyalist güçler tarafından yine kanlı bir savaşın gerekçesi olarak kullanılmaya çalışılıyor. Kamuoyunun bilgisine objektif bir araştırmayla sunulması ve sorumlularının bir an önce yargılanması gereken kimyasal silahlar, daha önce Irak ve Libya’da olduğu gibi yine daha fazla kanın, daha fazla vahşetin gerekçesi haline getirilmeye çalışıyor.

    Suriye’yi iki yıldır harap eden müdahalenin bugün emperyalist bir savaşa dönüştürülmek istenmesinin ardında tek bir gerekçe vardır; o da emperyalizmin daha fazla güç hırsıdır.

    Daha önce Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da bugünkü gibi yine “özgürlük ve demokrasi” sözcüklerinin ardına gizlenerek benzer bir vahşetin altına imza atanlar, ardında milyonlarca ölüm bıraktılar. Sadece 2 yıldır Suriye’de sürdürülen iç savaş nedeniyle yüz binlerce insan hayatını kaybetti.

    Yalnızca ülkemize mülteci olarak sığınan Suriyeli vatandaşların sayısı üç yüz bini geçmiştir.  Emperyalist ülkeler ve işbirlikçilerince desteklenen silahlı çetelerin kan deryasına çevirdikleri ülkelerinden kaçarak insanlık dışı şartlarda yaşama mahkum edilen yüzlerce Suriye vatandaşı, hastalık ve açlık gibi nedenlerle ölümle yüz yüze yaşamaya devam etmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan savaşlarda en ağır bedeli ödeyen kadınlar ise Suriye’de de iki yıldır devam eden bu vahşette şiddetin her biçimine maruz kalmıştır.

    AKP iktidarı ise başından itibaren Suriye’de sürdürülen iç savaşın destekleyicisi ve tarafı olmuştur. AKP iktidarı Suriye’nin kaderinin Suriye halklarının elinden alınmaya çalışıldığı bu iki yıl içinde Suriye’de etnik ve mezhepsel çatışmaları sürdüren silahlı çeteleri desteklemekten, kardeş halklarla savaşı ve düşmanlığı körüklemekten geri durmamış,  insani ve tıbbi yardımlara dahi sınırları kapatarak katliamları desteklemiş, bugüne dek ülkemizi NATO’nun askeri yığınağına çevirmiştir.

     

    Memleketimizin dört bir yanını üslerle, NATO askerleriyle, ölüm füzeleriyle doldururken, savaşın kanlı bombalarının ülkemize yağmasına neden olmuş, ülkemiz savaşın parçası haline gelmiştir.

     

    Yanıbaşımızda, komşumuz Suriye’de süren savaş ortamı kuşkusuz en başta Türkiye’yi etkilemektedir. Suriye’de halkların etnik ve mezhepsel farklılıkları körüklenerek karşı karşıya getirilmesi doğrudan Türkiye’yi etkilemekte, ırkçı şoven politikalarla halklar arasındaki mesafe açılmaktadır.

     

    Dahası, iç savaş gücü çetelere para ve silah yardımlarıyla savaşı kışkırtan AKP iktidarı, sınır ili Hatay’da ve Urfa gibi birçok yerde bu çetelerin ellerini kollarını sallayarak çevreye terör saçmasına izin vermektedir.  Ülkemizin günden güne biraz daha savaş batağına çekildiği bu sürecin en büyük bedelini ise hiç kuşku yok ki bu ülkenin emekçileri, ezilenleri ödeyecektir.

     

    Bölgede “bölgesel güç olma hayallerinin” çöküşünü, çığırtanlığını yaptığı savaşla durdurmaya çalışan AKP iktidarının şimdi ise dilinden daha fazla kan damlıyor.

     

    Irak’ta iki milyona yakın insanın katledilmesine sesini çıkartmayan; ülkesindeki katliamların sorumlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce hakkında yakalama kararı çıkarılan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i Türkiye’de ağırlayan, destekledikleri çetelerin başta Rojava ve diğer bölgelerdeki insanlık dışı katliamlarını görmezden gelen Başbakan, bugün “insanlık suçu” kelimesini ağzına dahi almasın!  Gezi direnişinde polis terörüyle katlettiği gençlerin, Roboski’de katledilenlerin hesabı sorulmadı daha! Önce kendi işlediği insanlık suçlarından bahsetsin!

    Bugün gerçek bir barış iradesi, ancak nefret tohumları yerine kardeşlik duygularını pekiştirerek, ırkçı-şoven kışkırtmalara karşı anti-emperyalist dayanışmayı ve bir arada yaşam zeminlerini güçlendirerek sağlanabilecektir.

     

    Bizler bugüne kadar emperyalist savaşlara karşı barışı haykıran  emek ve meslek örgütleri olarak; ülkemizde ve bölgede alanları “barış” çığlıklarıyla doldurmaya devam edeceğiz.

    Hiçbir ülkeler koalisyonunun müdahale kararı, meşru değildir. Birleşmiş Milletler dahil, hiçbir örgütün işaret ettiği gerekçe emperyalist savaşları meşru kılamaz!

    Şimdi, savaş çığlıkları atanlara karşı, halkların geleceğine kendilerinin karar vermesi için, halkların kardeşliğinin bu topraklardan sökülüp atılmaması için sorumluluk alma zamanıdır!

    Sesimizi hep birlikte büyütelim,
    İşbirlikçilere, emperyalizmin taşeronlarına, bu ülke topraklarını NATO toprakları sananlara; emperyalizmin kalkanı olmaya ant içmişlere karşı mücadeleyi hep birlikte yükseltelim.

    Suriye halklarının geleceğini ellerinden alan ve yaşadığımız toprakları ABD emperyalizminin kirli üssü haline getirenlere yanıtımız her zaman eşit, özgür, demokratik ve bağımsız bir ülke olacaktır.

     

     

     

     

                                                                                                                        

  •  

     

     

     

     

     

    Halkçı hekim, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi İnsan Hakları savunucusu  Dr Alparslan Berktay’ı aramızdan ayrılışının 1. yıldönümünde saygıyla anıyoruz!

     

    Dr Berktay’ı bir aksaçlı delikanlı olarak tanımlıyorum!

     

    Seksen sekiz yıllık yaşamının her gününü hem de sonuna dek dolu dolu yaşamış olması delikanlılığının kanıtıdır!

     

    “Hekimler kendi alanlarının dışına da ilgi duymalıdır!” sözüyle “Tıbbiyelilik” ruhunun gereğine vurgu yapmıştır.

     

    Geçmişte yöneticiliğini de yaptığı İzmir Tabip Odası’na olan ilgisini 88 yaşındayken bile esirgememiştir.

     

    Ölümünden bir kaç ay önce gerçekleştirilen İzmir Tabip Odası seçimli Genel Kurulu’na her zamanki gibi katılmış, genel kurulu ilgiyle ve dikkatle izlemişti. Genel kurul bitiminde emeği geçenlere teşekkür etmeyi unutmamış ve yarın görüşürüz diyerek vedalaşmıştı.

     

    Bir sonraki günkü seçime de sabahın erken saatlerinde katılarak oyunu kullanmıştı. Oyunu kullanacağı sandığa ilerlerken kendisini tanımalarına karşın kapı önünde seçim çalışması yapma nezaketsizliği gösteren meslektaşlarını gülümseyerek karşılamış ve karşılaştığı kabalığa gülümseyerek karşılık vermeyi yeğlemişti!

     

    Kendisiyle ilgili bu son yaşanmışlık da belleğimizin anılar dosyasındaki yerini almıştı…

     

    Anısına saygıyla…

     

    Ceyhun Balcı, 28.08.2013

     

    Görsel

    BABAM ALPARSLAN BERKTAY

    Alparslan Berktay’ın oğlu Deniz Berktay Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı yazıda bir süre önce kaybettiği babasını anlattı. Aktarıyoruz:

    Cumhuriyet okurlarının yıllarca yazılarından tanıdıkları insan hakları ve tam bağımsız Türkiye savunucusu, ödünsüz Cumhuriyet aydını, benim babam, başöğretmenim, hayattaki en büyük mutluluk kaynağım, yaşadığı sürece kendimi her an uyanmaktan korktuğum bir rüyada hissettiğim insan, Dr. Alparslan Berktay, 29 Ağustos Çarşamba gecesi, bedenen aramızdan ayrıldı

    (Hayatı hakkında bkz. Erol Köktürk, İnsan Kazanacaktır – Dr. Alparslan Berktay’ın Kitabı, Şubat 2012). Babamla İzmir’de son üç aylık dönemi dolu dolu geçirdiğim, ona sevgi ve hayranlığımı hemen her konuşmamızda dile getirdiğim ve babamın hayatından memnun ve gelecekten umutlu olarak gözlerini yumduğunu bildiğim için kendimi toparladım sanıyorum. Fakat, hâlâ duruma alışamadığımın farkındayım (hâlâ, gülünç bir olayla karşılaştığımda, ilk saniyelerde “babam akşam bunu duyunca çok gülecek”, diye düşünüyor, ancak ilerleyen saniyelerde gerçeği hatırlıyorum). 

    İzmir’den uzaklaştığımda yeni duygusal patlamalarla karşılaşacağımı, ona özlemimin artacağını, onun resimleriyle konuşmaya başlayacağımı hissediyorum. Yurtdışındaki oğluyla yazışabilmek için 80’inden sonra bilgisayar kullanmayı öğrenen babamın e-maillerini göremeyeceğim sabahları internete girdiğimde. Ben televizyonda konuşma yaptıktan on beş dakika sonra babam beni arayıp “ah benim ukala oğlum”, demeyecek. 

    Sevinçlerimi onunla paylaşmaya alıştığımdan, artık her mutluluğumun içinde bir hüznün olacağını da biliyorum. O nedenle bugünler, onu anlatabilmem için belki de en uygun zaman. Alparslan Berktay, 1924 yılında, Giritli bir ailenin çocuğu olarak, İzmir’de doğdu. Babası Halil Namık Berktay, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Muharebesi’nde, komutanları şehit düştükten sonra, Boğaz’ın en kilit noktasındaki Dardanos Bataryası’nın komutasını üstlenmişti. İşgal yılları İzmiri’nde Yunanlılara karşı istihbarat çalışması yürütürken yakalanarak idama mahkûm edilmiş, fakat infazdan bir gün önce kaçıp kurtulmuş, zaferden sonra ise üst düzey bir bürokrat olarak, ailesiyle birlikte Anadolu’yu dolaşmış ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecine katkıda bulunmuştu. Ülkeye ve insanlığa hizmet mevhumunu ve Atatük ilkelerine bağlılığı dedem babama, babam da bana aşılayacaktı. (Babamla ben, birbirimizden uzak yaşadığımız yıllarda da, hem milli bayramlarda, hem de 18 Mart’ta birbirimizi tebrik ederdik. 

    Dardanos Bataryası’ndan söz eden bir kaynak bulup babama söylediğimde babam “Deniz! Ne diyorsun!” diyerek heyecanlanır, ben de ona, muharebeyi anlatan satırları keyifle okurken, babamın telefonun öbür ucunda çocuklar gibi sevindiğini hissederdim. Babam için Çanakkale Zaferi, “Garb’ın afakını saran çelik zırhlı duvar”a karşı salt insanın zaferiydi ve bunda kendi babasının da payının olmasının haklı gururunu duyuyordu.

    Babam, Tıbbiye’den mezun olduktan sonra, köyleri dolaşıp ücretsiz hasta bakarak ve kendisini toplumsal mücadeleye vererek geçirdi bütün gençlik yıllarını. Ne 12 Mart zindanları, ne 12 Eylül, ne de hayatı boyu süren polis takibatları, babamı tuttuğu yoldan döndüremedi. Öte yandan, kendisine en büyük kötülükleri edenlere bile kin gütmeyen, ben onlardan “geberdiler” diye söz ettiğimde bana kızan bir insanlık abidesiydi babam.

    İlk gençlik yıllarımda, birilerine kin güttüğüm anlarda uzaktan babamı görmek, onun içindeki ruhsal zenginliğin yüzüne nasıl yansıdığına tanık olmak, bana, içinde bulunduğum sığlığı duyumsatırdı. Benim, 12 Eylül sonrasında yetişmemin etkisi ve babama muhalefet etme güdüsüyle muhafazakâr-sağ çizgiyi benimsediğim ergenlik yıllarımda babam bana“Hayatta hiçbir şeyi, hatta benim söylediklerimi bile körü körüne kabul etme. Devamlı şüphe et. Eğer sen bana bir gün ‘Baba, ben şu çizgiyi benimsedim’ diyecek olursan ben sana sadece ‘İyice düşündün mü’ diye soracağım”, derdi. Ve sonunda, bir akşam satranç oynarken, benim yaptığım propagandaya bir tek soruyla karşılık vermiş ve onun bana sorduğu soru, benim o zamana kadarki düşünce sistemimi bir gecede tuzla buz edivermişti. Dünya görüşü ile hayat tarzı uyumlu olan babam, Türkiye’nin mevcut darboğazdan çıkacağına olan inancını hiç yitirmedi.

    Geçen yılki seçimlerden sonra, babamdan endişe ederek onu teskin etme amacıyla Kiev’den İzmir’i arayıp “Merak etme, bugünler geçecek”dediğimde babam bana büyük bir coşkuyla “ona ne şüphe!” demiş ve beni kendi karamsarlığımdan utandırmıştı. Türkiye’nin ve dünyanın güzel günler göreceğini ve oğlunun da kendisini izleyeceğini bilerek yumdu gözlerini. O nedenle, şimdi net olarak görüyorum ki, belli idealleri olan, bunlara inanan ve yüzü ileriye dönük olarak nihai zaferden emin olanlar, bedenen aramızdan ayrılsalar bile daima yaşarlar. (Deniz Berktay/ Cumhuriyet)

    Odatv.com