cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • CUMHURİYET

    Görsel

    CUMHURİYET

    “Aklımın kabul etmediği hiç bir şeyi kabul edemem!”

    (Rene Decartes, Kartezyen felsefenin temel ilkesi)

     

    Doksanıncı yılında Cumhuriyet’i tanımlamayı sürdürüyoruz. Gizemini çözememiş olduğumuzun göstergesi olabildiği gibi; erdemlerinin sayısızlığını yansıtıyor olma olasılığı da hoş bir durum!

    Fesi, sarığı atıp şapka takmak mı?

    Kavranması güç, anlaşılmaz Arap abecesini bırakıp, Latin’e geçmek mi?

    Yoksa toplumun yarısı olan kadını insan yerine koyup bir büyük insanlık ayıbına son vermek mi?

    Üniversite Reformu ile bilime geniş bir pencere açmak mı?

    Hem halife hem de padişah olmak varken adam olmayı yeğlemek mi?

    ……………………..

    Cumhuriyet, dünyada emperyalizme karşı başarıya ulaşan az sayıdaki savaşlardan birisinin baş tacı oldu!

    Tepeden indi! İmzasını atabilenin okur-yazar sayıldığı cehalet denizinde başka türlü olamayacağı için!

    Cumhuriyet Devrimler sürecinin ilk köşe taşıydı.

    Bu yoksul, bilisiz ve karanlık coğrafya belki de dünyanın başka hiç bir yerinde erişilmemiş bir hızla yaşadı ilk 15 yılı! Öyle bir hız ki; uygarlık ve çağdaşlıkla olan 300 yıllık fark kapandı!

    Kesintiye uğramaları devrimlerin yumuşak karnı!

    Eğitim devriminde başlayan yozlaşmanın önünde sonunda Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık ve şimdi de Cumhuriyetçilik ilkelerini tartışılır kılması beklenmeyen bir durum değildi.

    Yaşamı boyunca dokuz köyden kovulan Dekart asırlar sonra Anadolu’ya Cumhuriyet’le geldi!

    Cumhuriyet düşünmek, kuşkulanmak ve sorgulamaktı! Kısacası “Aklın kabul etmediği hiç bir şeyi kabul etmemekti!”

    Adam olmaktı!

    Cumhuriyet kesintiye uğradıysa kaldığı yerden sürdürülmeli!

    Yok eğer sonlandıysa yeniden kurulmalı!

    Hayvanlar aleminin en üsütünü yaftasını kendisine yapıştırıveren insanın, insanlığa borcu var!

    Cumhuriyet onurdur, Cumhuriyet namustur, Cumhuriyet aklını kullanmaktır!

    90. yıl bu bilinçle kutlu olmalı!

    Ceyhun BALCI, 28.10.2013

  • SUYA YAZILAR

    Görsel

    Balcı’dan ‘Suya Yazılar’
    CUMHURİYET, EGE, 26.10.2013
    Ceyhun Balcı’nın ‘Suya Yazılar’ adlı ilk kitabı raflardaki yerini aldı. Balcı, Zeus Kitabevi tarafından basılan kitabını üç yıl önce aramızdan ayrılan gazetemiz yazarı Deniz Som’a adıyor. Balcı gazetemizde yayımlanan yazılarını derlediği kitabında okurlarına şöyle sesleniyor: “Özendiricim ve yüreklendiricim olan Deniz Som’a borcum vardı! Ağırlıklı olarak Vaziyet’te yayımlanan yazılarımdan oluşan ilk kitabım olan “Suya Yazılar”ı onun yüce anısına adamakla borcumu biraz olsun ödeyebilmiş olursam mutluluk duyacağım!”

  • OKTAY EKİNCİ

    Görsel

    • KÜLTÜR •

    Oktay Ekinci 

    Oktay Ekinci’nin ölümü yeni bilgelere, yeni donkişotlara, çağdaş uygarlık mücadelelerine çağrı olsun. Onlar anavatan Anadolu ile ilişkilerini kesmeyen halk çocukları arasından yetişecek!

    DOĞAN KUBAN

    Oktay Ekinci benim büyük kızım yaşında bir mimardı. Mimarlar Odası’ndaki etkinliklerinden biliyordum. 1991 yılında İstanbul’daki Koruma Kurullarının birine başkan olduğum zaman Ekinci de oraya üye seçilmişti. 40 yaşında, duyarlı, çalışkan, öğrenmek için soru sormaktan bıkmayan, tatlı sözlü, çok dikkatli ve etkili konuşan genç bir mimardı. Dört yıl boyunca her hafta Boğazda birbirimize yakın oturduğumuz için, Kurula birlikte gidip geldik. Sevgi dolu bir aile yaşamı vardı. Cumhuriyet Devriminin ilk aşamasından sonra doğmuş Anadolu kökenli bir vatanseverdi. Karslı olduğu için Azeri lehçesini çok severdi.
    Her zaman merak ettim. Küçük çocukluklarını 1950-60 yıllarında geçirenler hangi ideallerle yetiştiler? 1960 başkaldırısından sonra ne oldu? Onların hocaları Cumhuriyetin ilk kuşakları olduğu için, o kuşaklar yaşadıkça öğrencileri de cumhuriyet idealleri ile yetişen insanlar oldu, denebilir. Fakat bugün en genç kuşaktan da cumhuriyet ideallerini taşıyan vatanseverler var. Yani sorun sadece okullardaki yerleşmiş bir öğretim anlayışının sürekliliğinden kaynaklanmıyor. Cumhuriyetin yarattığı ortam, toplumun çağdaş dünyaya uyum sağlamasına da olanak verdiği için, günümüzde de dünya ile aşık atmak isteyen, ne dünyaya ne de sultana köle olmak istemeyen bilinçli insanlar yetiştiriyor. Kaldı ki bu gün en az okumuş insanın bile dünyadan haberi bizim kuşaktan fazla. Bugün bilgi, öğretimden çok, görsel medya ve çevreden öğreniliyor.

    AYDINLATMAYA ADANMIŞ BİR HAYAT
    Okuyuculardan özür dilerim. Söz Oktay’ın vatanseverliğinden biraz uzaklaştı. Fakat benim onda bulduğum asıl karakter, yaşamını halkı aydınlatmağa adamış bir vatansever tipidir. Bu tür insanın Türkiye’nin asıl gereksinmesi olan insan olduğuna inanıyorum.
    Oktay Ekinci bir bilim adamı değildi. Ünlü bir mimar değildi. Koruma eğitimi görmemişti. Fakat kendini halka adamış, vatansever ve bilge olmak için bu ünvanlar gerekmiyor. Olasılıkla hiçbir anlı şanlı bir profesör halka ve okuyucularına, belediyelere ve politikacılara mimarlık, kent ve koruma sorunlarını onun kadar yakınlaşarak anlatmadı.
    Oktay bilge bir adam olmuştu. Bu bazen, cahil insanlara, nabza göre şerbet vermeyi de gerektirir. Onun konuşma ve yazma üslubu bu yumuşaklığı ve kıvraklığı içeriyordu. Bu onun yanlış yapan idarecilere karşı sözünü sakındığı anlamına gelmiyor.
    Bilge olmak için önce insanı sayı olarak değil, insan olarak görmek, yani insan kavramına saygı göstermek gerekir. Kötü adama saygı göstermek gerekmez. “Sayın” herhangi bir (A) ya değil, insan kavramına saygının ifadesidir. Benim tanıdığım kadar bu saygı Oktay’ın söyleminin yumuşak, ikna edici ve kavgacı olmayan yapısında vardı.
    Oktay felsefeye, politikaya, beylik tartışmalara iltifat etmez, akademik, yabancı sözcüklerle süslü safsatalar yapmazdı. Mimarlık, kent ve çevre koruma sorunlarını sıradan halka, halktan farklı olmayan politikacılara, basit belediyecilere, onların anlayabileceği açıklıkta, ve onlara ulaşmak amacıyla dile getiriyordu. Halkın arasından gelmiş olması bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat bu samimi olarak halkı aydınlatmak istemesinden, halk sever ve vatansever olmasından kaynaklanıyordu.
    Bunlar bir halk adamını bilge yapan özelliklerdir. Fakat bunu yıllar boyunca yapabilmek için gerçek bir sevgi ve tutku gerekir. Kendisini çağırdıkları her yere gidip, özellikle son yıllarda, sağlığının uıygun olmamasına karşın, birkaç kişinin isteğine bile yanıt vermek için Evliya Çelebi gibi bütün yurdu dolaşmak, bir tutku ister.

    TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK İSTEYENLERE ÖRNEK
    Mimarlar Odası dışında hiçbir politik konuma, ölümüne kadar, gelmemesi, hiç bir maddi varlık sahibi olmadan, İstanbul’da eski bir ahşap evde oturması, bu alçak gönüllü bilgeyi, toplumun çağdaş yaşamına katkıda bulunmak isteyen aydınlar için örnek bir uygarlık örneği yapıyor. Paranın ve politik etkinliğin tek ölçüt olduğu yozlaşmış bir dünyada Oktay bir Donkişot gibi uğraştı. Donkişotlar dünyayı düzeltmezler. Namuslu insanlara örnek olur, umut verirler. Fakat Türkiye’nin uygar geleceği sadece bu insanların varlığına bağlıdır.
    1991’de Anıtlar Kurulu’na üye olmasından bu yana, tarihi çevrenin korunmasına ağırlık vererek, bunu yaşamının önde gelen amacı yapmış ve yazılarının bütün ağırlığını bu konuda yoğunlaştırmıştı. Olasılıkla Cumhuriyet okurları Türkiye’de koruma sorunsalının boyutlarını en çok onun yazılarından öğrendiler. Ve ne kadar önemli ve kapsamlı bir sorun olduğunu ve doğasının içeriğini de ondan öğrendiler.
    Oktay Ekinci neden ideal bir aydın örneği oluyor? Gündelik gazetelerin ve televizyon haberlerinin sırıtarak reklam yapan adamlar ordusu aracılığı ile toplumun dikkatine sunduğu boş bilgilerin hem tantanası çok, hem de okuma yazması kıt olanlar için çok çekici. Bir örendeki, taş duvar kalıntılarını havuzlarında güzel kadınlar yüzen modern bir site perspektifi ile kim karşılaştırabilir? İki sayfası lüks otomobil reklamlarıyla dolu bir gazetenin bir köşesine korunması istenen bir kent sokağının bir küçük bir fotografını koyunca ne etkisi olabilir?
    Oktay bu oyuncakçı dükkanı gazeteciliğine karşı halka gerçek sorunları anlatmağa çalışan bir aydın mücadele adamı idi. Onun gibiler var ama, konuları tarihi çevre koruma gibi, toplum kültüründe yer etmemiş alanlar değil. Güncel politika. Halk kültürünün temel konusu sadece politika. Yüzlerce yıl politikadan hiç haberi olmadan yaşamış Türk halkı, bugün okuyup yazma öğrendikten sonra, kendine göre politikacı oluyor. Arkasından da tüketici. Arkasından da araba sürücüsü.
    Burada Oktay gibilerin donkişotluğunun içeriğini ve neden daha fazla Oktay’lara gereksinmesi duyduğumuzu anlıyorsunuz. Halk bilincinde ve algısında gökdelen yapmanın ağırlığı bin ise, bir tarihi sit kurtarmanın ağırlığı bir. Bu oranlar deüğişmedikçe çevreyi kurtaramamakla kalmayacağız. Oktayları da kurtaramayacağız. Bu da uygar olmamakla, yani Batının yeni sömürü düzenine alet olmakla bir.
    Oktay Ekinci’nin ölümü yeni bilgelere, yeni donkişotlara, çağdaş uygarlık mücadelelerine çağrı olsun. Onlar anavatan Anadolu ile ilişkilerini kesmeyen halk çocukları arasından yetişecek!

  • TEKNOLOJİ-POLİTİK

    Baha Kuban
    baha.kuban@gmail.com

    Nisan ayı yaklaşıyor olsaydı yukarıdaki başlıkla bir Nisan şakası yapılıp yapılmadığını anlamaya çalışırdık, ama aylardan Ekim! Tam da Türkiye’de Toros Elektrik’in özelleştirilmesiyle elektrik dağıtımından kamunun tamamen çekildiği bir anda.

    Almanya’da Elektrik Şebekesi Kamulaştırılıyor mu? 

    Bu köşede Almanya, Danimarka ve ABD’de yenilenebilir enerji ve özellikle güneş ve rüzgar yatırımlarında kooperatiflerin ve belediyelerin oynadıkları önemli role defalarca işaret etmiştik. Ama onyıllardır özel şirketlerin mülkiyetinde olan elektrik şebekesinin yeniden kamulaştırılması söz konusu olabilir mi?
    ABD’nin Colorado eyaletinde, Kayalık dağlarının eteklerinde yaklaşık 100.000 kişinin yaşadığı Boulder kentiyle, 1.8 milyon nüfusu ile Almanya’nın ikinci büyük metropolü ve en önemli limanı olan Hamburg arasındaki benzerliklerin neler olduğu konusundan başlayabiliriz.
    Her iki kentin hemşerileri de temiz, yerel enerji kullanmak istiyor ve daha önemlisi, ezici bir çoğunlukla, enerjinin üretimi ve dağıtımının kontrolunun kendilerinde olmasını istiyorlar. Uzaklarda yerleşik bir yatırımcının, temelde kâr amacıyla işlettiği bir enerji tedarik sistemi istemiyorlar.
    Boulder kent meclisi, şu anda dağıtım şebekesini işleten Xcel Enerji firmasının yaptığı işi, yerel yönetimin yapmasına olanak verecek bir karar almaya çalışıyor. 2011’de yapılan bir halkoylamasında Boulder sakinleri, büyük bir çoğunlukla, yerel yönetime devir olarak adlandırılabilecek (municipalization) sürecin başlamasına yeşil ışık yakacak incelemenin yapılmasına karar verdiler.
    Xcel ise, beklenildiği gibi, başından itibaren bütün sürece savaş açtı. Önce incelemenin yapılmasını engellemeye çalıştıktan sonra, enerji tedariği imtiyazının elinden alınmasına yol açan kararı sabote etmeye çalıştı. Büyük paralar harcayarak ‘çamur kampanyaları’ örgütledi.
    İlk aşamada, yapılan bağımsız incelemenin sonuçları, Xcel’in sunduğu şartlar ve fiyatlarda hiçbir değişiklik yapılmaksızın, yerel yönetimce kamulaştırılmış elektrik hizmetiyle, yenilenebilir enerji tedariğinin toplam tüketimin %50’sini karşılayabileceğini, kentin sera gazı salımlarının yarı yarıya düşürülebileceğini gösterdi.
    Xcel’i Boulder kenti enerji tedariğinden ve önemli bir gelir kaynağından edecek bu gelişmeler ABD’de birçok kentte yaşanıyor. Elektrik şirketlerinin kurdukları araştırma kuruluşu olan Edison Elektrik Enstitüsü “Yeni Kamulaştırmaya Karşı Stratejik Savunma” başlıklı bir rapor kaleme almış durumda! Arizona ve Boulder’daki kamulaştırma karşıtı kampanyalara bakınca, elektrik şirketlerinin ‘Stratejik Savunma’sının ana ekseninin, ‘çamur atma’ ya da ‘yanlış bilgilendirme’ olduğunu sanmak mümkün! Boulder’da ve ABD’nin birçok kentinde bu mücadele sürerken, benzer bir süreç Almanya’da da yaşanıyor.
    Hamburg yerel yönetimi, Eylül 2013’de yapılan bir halkoylamasıyla kendisine verilen görevi yerine getirecek mi? Halkoylaması, yerel yönetimin yerel elektrik dağıtımını kontrol eder hale gelmesini, bir anlamda şebekeyi yerel olarak kamulaştırmasını gerektiriyor. Avrupa’nın en büyük iki elektrik şirketi, İsveçli Vattenfall ve Alman E.on’un sahip oldukları dağıtım şebekesinin bu şirketlerin elinden çıkması, daha önceki yazılarda belirtildiği gibi, bu şirketleri adamakıllı zora sokacak.
    Ve Hamburg yalnızca bir örnek. Kasım’da Berlin’liler de, büyük olasılıkla aynı şekilde sonuçlanacak bir halkoylamasına gidiyorlar. Almanya’da 1980 ve 90’lı yıllarda, bütçe deliklerini kapamak için elden çıkarılan yerel dağıtım şebekeleri yeniden kamulaştırma yolunda. Bu kamulaştırma yerel yönetimlerce yapılıyor, dolayısıyla biraz farklı. O yıllarda dağıtım şebekelerini özelleştiren 20.000 yerel yönetimden 8.000’i bu yılın sonuna kadar yeniden dağıtımı kamulaştırma kararı verecekler büyük olasılıkla. Alman elektrik devleri RWE ve E.on’un, son yılların yenilenebilir enerji dalgasında fazlaca bir pay alamadıklarını daha önceki yazılarda belirtmiştik.
    Evet, elektrik sektörü yavaş yavaş kaynama noktasına yaklaşıyor. Türkiye bu gelişmelerden çok uzak bir noktada şimdilik. Bu modelleri tartışmak ve uygulamaları başlatmak için zaman geldi geçiyor.

  • FECİ BİR DURUM

    Görsel

    FECİ BİR DURUM

    “CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, ABD Büyükelçisi ile bir otelde görüştü!” (Gazeteler)

    Yukarıdaki tümcede “bir otelde” sözcükleri yer almasaydı üzerinde durmaya değmezdi. Muhalefet partileri de tıpkı iktidardakiler gibi büyükleçilerle ve başka yabancı yetkililerle görüşebilirler. Hiç kuşkusuz görüşmenin içeriği de bir  o kadar önemlidir. Ancak, bu görüşmenin bir otelde gerçekleşmesi öncelikle sorgulanacak konudur.

    Bu görüşme CHP Genel Merkezi ya da ona eşdeğer bir yerde  yapılmalıydı!

    ABD’ye göbekten bağımlılığı gün gibi ortada olan iktidar partisi bile böyle bir hataya düşmemektedir.

    CHP, ambleminde bu ülkenin kuruluşundaki temel ilkeleri simgeleyen altı okun partisidir. Ülkeyi kuran Atatürk CHP’nin de kurucusudur! Atatürk sonrasının Milli Şef’i İsmet İnönü CHP’nin ikinci önderidir.

    Öte yandan, görüşmeye bir çevirmenden başka hiç bir yetkilinin katılmadığı bilgisi alınıyor. Bu da eleştiri konusudur! Ama, öncelikle görüşmenin gerçekleştiği yerle ilgili kabul edilemezliğin hesabı sorulmalıdır!

    Ana muhalefet partisi CHP iktidarda olmamasına karşın bu yaşamsal hatasıyla Türkiye’yi bağlayan bir yanlışın altına imza atmıştır. Bu yanlışın hesabının yaklaşmakta olan seçimlerde siyasi karşıtlarca sorulacağından kuşku duyulmasın!

    Buna fırsat verilmeden; bu feci durum irdelenmeli ve gereği yapılmalıdır!

    Ceyhun BALCI

  • Görsel

    YASAKLARI TANIMIYORUZ!

    Bugün İzmir’de YKKED (Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği) ve Konak Belediyesi işbirliğiyle düzenlenmiş bir sempozyum vardı. “90. Yılında Cumhuriyet’i Anlamak”  temalı etkinlikte Cumhuriyet’le yaşıt (Hıfzı Topuz ve Dr. Engin TONGUÇ) ulu çınarların yanı sıra Cumhuriyet’in ilk yarısında dünyaya gelmişler (Ataol BEHRAMOĞLU, Niyazi ALTUNYA, Yakup KEPENEK) de vardı.

    Yarım yüzyılı devirmiş bizler etkinlikteki yaşça en gençlerdik.

    Anılan kuşakların hiç birisi çok değil 15-20 yıl önce Cumhuriyet’in bu hale düşeceğini ve hatta o Cumhuriyet’in bayramının yasaklanacağını kestiremezlerdi. Uzunca süredir ülkeden ayrı kalmış ve bu arada olan biteni de izlememiş birileri sorabilir!

    “Cumhuriyet ne halde?”  

     

    “Bayramı bile yasaklandı!” yanıtı daha fazla söze gerek bırakmayacaktır.

    “Neden?” sorusuna “tertip ve hıyanet” yanıtı verilebileceği gibi çuvaldızı kendimize batırmaktan da kaçınmamalı!

    Dünyanın neresine giderseniz gidin! Devrimler kendilerini koruma düzeneklerini geliştirirler! Bu yapılmadığında sonuç bizlerin yaşadığı gibi olur! Örneğin Küba’da CDR (Devrim Savunma Komiteleri) kesintisiz iş başındadır. Topla, tüfekle savunma işin bir boyutuysa, söylemsel, düşünsel ve eylemsel savunma diğer ve önemli boyutudur. Devrimler hiç büyümeyen bebeklere de benzetilebilir. Sürekli ilgi ve destek bekler! “Sürekli devrim” söyleminin altında yatan dürtünün kaynağı da bu olmalıdır.

    Devrim’i ve Cumhuriyet’i korumak örgütlenmek demektir!

    Bu nedenle silkinip, kendimize gelme zamanıdır!

    Kutlama yasağını çiğnemek iyi bir başlangıç olacaktır!

    29 Ekim’de saat 16’da Gündoğdu’da buluşuyoruz! Bir milyon kişiyle birlikte Andımız’ı içmek Cumhuriyet düşmanlarına verilecek en iyi yanıt olacaktır!

    Ege Üniversitesi’ndeki ADT (Atatürkçü Düşünce Topluluğu) gönüllüsü öğrenciler de 29 Ekim kutlama hazırlıklarını yoğunlaştırmışlardı. 25 Ekim günü Ataol Behramoğlu-Haluk Çetin müzikli şiir dinletisi öncesinde 29 Ekim bildirilerini dağıtırken saldırıya uğradılar!

    Saldırganlar mı? Sol maskeli alçaklar güruhu! İçlerinde her türden maskeli vardı! Etnik bölücüsü de, küresel solcusu da, kendini bilmez yolunu yitirmiş şaşkını da Cumhuriyet’e saldırı ortak paydasında buluşmuşlardı!

    Uzunca süredir bu doğrultuda birleşen sözde solcu takımının İzmir’deki ilk saldırgabnlığı olması bakımından önemlidir yaşananlar. Yeryüzündeki her devrimi sahiplenmede üstlerine olmayan bu takım her nedense kendi devrimini ve önderini tanımazlıkta parmak ısırtan bir tutum içindedir. Fidel Kastro’nun “başkalarının devrimini bırakın da kendinizinkine sahip çıkın” öğüdü bile işe yaramamış görünüyor.

    Son saldırganlığın şifrelerini çözecek olursak!

    Sol maskeli bu güruh saldırganlığıyla :

    • Bilgisizliğini, buna bağlı olarak bilinçsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur.
    • Aydınlanma değerleri korunmadan, aydınlanma değerlerinin egemen olduğu bir ortam oluşmadan başka sol değerlerin de bir anlam taşımayacağını öğrenemediklerini kim bilir kaçıncı kez yansıtmışlardır.
    • Bu akıl almaz saldırganlıkları cehaletten kaynaklanmıyorsa; hıyanetlerini ve namus yoksunluklarını ortaya koymuş olmaktadırlar!

    İçinden geçmekte olduğumuz bu çetin dönemde sağcılık ya da solculuktan önce gereken özelliğin namuslu ve dürüst olmak olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır!

    Görkemli bir 29 Ekim bu namussuzların suratında patlayacak bir şamar olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 26.10.2013

    Görsel

  • ODTÜ’DE OLANLAR…

    Görsel

    ODTÜ’YE DİKKAT!

    Sanatın içine tüküren bir kişilikten ağaca, yeşile ve uygarlığa saygı duymasını beklemek gereksiz olurdu! Hatta, bu konuyla ilgili olarak yazılacak tek bir sözcük, edilecek tek bir söz ve yapılacak en küçük eleştiri zaman ve enerji kaybından başka anlam taşımazdı.

    ODTÜ’de bir kaç gündür yaşanan olaylardaki bir ayrıntıyı önemsemek gerekiyor.

    TOMA, basınçlı su, gaz fişeği ve copla kitlelerin üzerine abanan polisin son derece edilgen ve izleyen bir tutum takınması ilginç değil mi? Onun yerine belediye görevlisi kılıklı vahşilerin ön alması da bir o kadar anlamlı sayılmaz mı?

    ODTÜ’de gözler önüne serilenler Gezi sürecinde de denenen milis gücü anlayışının bir adım öteye görtürüldüğü izlenimi veriyor. Milis gücünün polis bile olmasına gerek görülmüyor! Polis gözetiminde saldırganlık sergileniyor. Kitle dağıtılıyor! Polis izlemekle yetiniyor. Belki de olayları milislerin olası başarısızlığında devreye girmek üzere izliyor.

    Melih Gökçek ya da bir başkasının bu saldırganlığında ve saygısızlığında şaşılacak bir şey yoktur.

    Bu yeni eylemlilik biçimi özenle irdelenmeli!

    Gereği yapılmalı diyeceğim ama bu gereğini yapacak siyasetin hali de ortadayken inlere, cinlere mi sesleniyorum diye mırıldanmaktan alamadım kendimi?

    Ceyhun BALCI, 21.10.2013

  • Görsel

    AHMET TANER KIŞLALI

    (1939-21 EKİM 1999)

     

    Zaman su gibi akıyor! Ahmet Taner KIŞLALI aramızdan alınalı 14 yıl olmuş!

    Adına gazete denen ve gazete denen değeri hiçleştiren Akit’in hedefi olup da canını kurtarmak kolay olmadı Türkiye’de!

    Kışlalı da onlardan birisi oldu ne yazık ki!

    Bordolu bir Fransız iken Türk Nilgün Kışlalı olan eşini trafik cinayetine kurban vermişti. Eşinin ardından “Bir Türkün Ölümü” kitabını yazmıştı…

    İkinci eşinden olan kızı soluğunu, sıcaklığını ve sevgisini duyumsasa da onu tanıyamadı! O kadar çok zaman geçmiş ki; o bile genç bir kız olma yaşına ermiş!

    Bizlerin kaybı da büyük oldu elbette onun ölümüyle!

    Ama, her şeye karşın kazançlıydık da! Onunla aynı dünyayı paylaştığımız, aynı havayı soluyup aynı sudan içtiğimiz  için! Daha da önemlisi onun ışığıyla aydınlanabildik…

    Üzerine titrediği ülkesinin bu günlerini görmediği için o da şanslı mıydı diye düşünmeden edemiyor insan!

    Anısına saygıyla…

    Ceyhun BALCI, 20.10.2013

  • ÇOK ÖZEL

    Görsel

    “ÖZEL”

    “Özel”leştirme çağına pek de yaraştılar!

    “Özel” Yetkili mahkemelerle başlayan süreç, “Özel” görevli Yargıtay onamasıyla taçlandı. Yazgı denilen şey değiştirilmeye, eğilip, bükülmeye açık dense yeridir!

    12 Eylül 2010’dan önceki yüksek yargıdan değil onama, kınama görecek bir mahkeme kararı küçük fırça darbeleri ve düzeltmelerle ve de çok Özel kurtarmalarla tamama erdi. Bu aşamada birilerinin anlatacağı “yargı süreci henüz bitmedi, bunun daha AYM (Anayasa Mahkemesi) var!” yollu masallara ilgi gösterilmemesi rica olunur!

    Hükümleri onananlarla, aklananları irdelemekte yarar var!

    Öncelikle vurgulamakta ve altını çizmekte yarar var! Bu davada gerçek anlamda suçlu tek bir kişi bile yok! Ama, bu davada bir kurumun yaşamına son verilmesi girişimi fazlasıyla var!

    Balyoz davasına konu darbe etkinliğine katılan ve hatta katılmakla kalmayıp bildirimde bulunanlar aklanırken; söz konusu darbe etkinliği sırasında toplantıda bulunmak bir yana İstanbul’da ve hatta sınır aşırı görevlerle ülke dışında olanların giydikleri hükümler başka türlü açıklanamaz!

    Göreve geldiğinden bu yana hukuk kisveli bitirme kurgularının önündeki engelleri çok Özel çabalarla ortadan kaldıran, çok Özel kişi böylesine Özel bir yardımı fazlasıyla hak etmiş oluyordu!

    Bu Özel kişinin yanında, yöresinde ne kadar insan varsa darbe zanlısı! Ama, en üstünün bu işle ilintisi yok! Ne tuhaf durum! İlle de düzeltilmeli!

    Çevresindeki ayrık otları özenle temizlenen bu çok Özel kişiden beklenen başka çok Özel hizmet ve yardımlar olduğunu bilmem söylmeye gerek var mı?

    Özel yetkili ve Özel görevli yargımızın çok Özel kararları işte…

    Ceyhun BALCI, 20.10.2013