•  

    BİR YOL HİKAYESİ

    İZMİR-ANKARA-İZMİR

     

     

    Bu yol hikayesi hafta sonu gidiş-dönüş İzmir-Ankara izlenimlerinden oluştu. Bu rotada çoktandır yapılmamış karayolu yolculuğu zaman tünelinde yolculuk yapma fırsatı da tanımış oldu.

     

    Belkahve’yi aşar aşmaz kabuklanmış yaram depreşti. Nasıl depreşmesin! Dağlarından yağ, ovalarından bal akan Ege’nin birinci sınıf tarım alanları Turgutlu ve salihli ovalarında betonla bezenmişti. Hem de yola sıfır yerleşimle. Doğu kurnazlığı iş başında! Ürün hemen yola çıkabilecek böylelikle. O yol genişleyecek mi, günün birinde ekleme yapılacak mı? Düşünmesen de olur!

     

    İnsanın içini kanatan manzarayı daha fazla yazıp okuyanı  üzmemeli! Bir başka berbat görünüm bölünmüş yolun ortasında kurutulan üzümlerdi. Umarım benim soframa gelmez deyip geçtim!

     

    Bu olumsuz manzaraya ortam sağlayan bölünmüş yol trafik güvenliğine yaptığı olumlu katkıyla teselli vermiş oluyordu. Geçmişte peşine takılınan ağır araçlar, adı sollama olan kelle koltukta seyahatlerden iz kalmamış! Bu olumlu değini karayolu ulaşımına güzelleme olarak oalgılanırsa üzülürüm. Demir ve denizyolcu olduğumu bir kez daha anımsatma gereği duyarım.

     

    Yavaş yavaş tırmanışa geçiyoruz. İç Anadolu platolarına yolculuk zorlu ve daha çok çıkışlı olmak üzere  bugi bugiyi andıran biçemde.  Kula’daki peribacaları farkedilmiş belli ki! Yol kıyılarına konmuş tanıtım tabelaları bu farkındalığın kanıtı. Özenle gözlemlendiğinde milyonlarca yıl öncesinin emekli yanardağları kolaylıkla farkedilebiliyor. Peribacaları da onların bugünleri görmüş eseri! Biraz yükselmiş olsak da henüz dört basamaklı değerlere erişmiş değiliz. Zaman olsa da Kula’ya uğrayabilseydik diye hayıflanıyoruz. Bu topraklarda ev yapmayı unutan bizler için eşsiz hazineler olan Kula Evleri almasını bilene ders vermek için bekliyor.

     

    Kesintisiz uzanan çifte yol yolculuğu ve trafik güvenliğini olumlu yönde etkilese de, siz siz olun hızdan kaçının! Önünüze her an bir hayvan ya da traktör çıkabilir. Böyle bir durumda bölünmüş yolun canınızı kurtarmasını beklemeyin!

     

    Uşak il merkezinde gözlerimizin önüne serilen görüntüler parmak ısırtıyor. Karayolu yıllardır olduğu gibi Uşak’ı ortadan ikiye bölmeyi sürdürüyor. Kent merkezlerini köstebek yuvasına çevirme alışkanlığı burada da kendisini gösteriyor.

     

    Uşak çıkışında Nuri Şeker Şeker Fabrikası ile havaalanı karşılıklı konumlanmışlar. Çok bildik “Cumhuriyet’i biz böyle kazandık!” görseli dikkat çekici. Onuncu yıl kutlamalarında burada çekilen bir resim ölümsüzleşmiş. Nuri Şeker Türkiye’nin ilk şeker fabrikasını kuran adam! Yıl 1926! Yoksul ve yoksun ama kalkınmaya kararlı Türkiye ilk şeker fabrikasını yapabilmiş. Rahmetli babamdan dolayı şeker pancarı tarımı konusunda kendimi ilgili ve biraz da bilgili sayarım.  2009’da Kütahya Şeker Fabrikası önünden geçerken déjà vu duygusu yaşıyorum. Silolarında şeker pancarı, bacasında duman ve çevreye yaydığı keskin küspe kokusuyla belleğime kazınmış imgenin üzerine ölü toprağı serpilmiş olduğunu üzülerek fark ediyorum. Yeni peydahlanan kimliksiz yapılardan fabrikanın talan edilmekte olduğunu ve TOKİ’nin de bu talana katıldığını anlıyorum. Akılcı ve ekonomik bir gerekçesi yok elbette bu vazgeçişin! Okyanus ötesi alışkanlığı olan mısır şurubu pazarda yer bulsun diye en değerli ürünlerimizden olan şeker pancarı tarımından vazgeçecek kadar iyiliksever(!) insanlarız!

    Image

     

    Tam karşıda bir havaalanı! Yazısı çok görkemli!

     

    İnternet sitesinden bu alana tarifeli sefer yapılmadığını öğreniyorum. Buna karşın, havaalanına otobüs, dolmuş ve taksi ile ulaşılabileceği bilgisine yer verilmiş! Sefer yapılmayan havaalanını açık tutmaya muktedir güç şeker fabrikasını kapatıyor! Birisi, “Cumhuriyet’i Biz Böyle Kazandık!” yazısını değiştirip “Cumhuriyet’i biz böyle yitirdik!”e çevirirse biraz üzülsek de doğruyu gözümüzün içine sokmuş olur.

     

    Biraz hüzünle ve epeyce de öfkeyle Uşak’ı geride bırakıyoruz!

     

    Attila İlhan’ın yapıtından televizyona aktarılan “Kartallar Yüksekten Uçar” dizisinden aklımızda kalan Banazlı İsmail’le selamlaştıktan sonra Cumhuriyet’in kazanıldığı topraklardaki yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Dumlupınar yokuşunu tırmandığımızda 1200 metre yükseltiye erişmiş oluyoruz. Her karışı kanla sulanmış topraklardayız. Doruktan Dumlpınar’a sapınca anıtlar selâmlıyor ziyaretçileri. İrili ufaklı sayısız tepe çarpıyor gözümüze! Savaş sıasında dakika başı el değiştiren, ele geçirilmesi için oluk oluk kan akıtılan; ve hatta, zamanında ele geçirilemedi diye kendi canına kıyan kahraman askerlerimizin anısı önünde saygıyla eğilerek geride bırakıyoruz şimdilerde akılsızlaşan bizlere bir vatan armağan eden dedelerimizin kanıyla sulanmış topraklara!

    Image

     

    Image

     

    Afyon’a yaklaşıyoruz. Mandalar düşüyor aklımıza! Nasıl düşmesin! Lezzetli Afyon kaymağı onların sütünden yapılıyor. Ülkenin manda varlığı son çeyrek yüzyılda 1 milyondan 100 binlere düşmüş. Mandacılık ve dolayısı ile de Afyon kaymağı can çekişiyor. Bu lezzet de tarihe karışacak diye üzülüyoruz. Türkiye başkalarının mandası altına girdikçe, dört ayaklı mandalarını yitiriyor! İlginç bir rastlantı mı? Yoksa!… http://www.meltemhaber.com/?haber,9856

     

    Afyon öteden beri olduğu gibi karayolu kavşak noktası olma özelliğini koruyor. Mola yerlerinde Türkiye karışımının bütün renkleri insan tipleriyle kendisini gösteriyor. Yol yorgunu acıkmış insanlar karınlarını doyurduktan sonra alışveriş çılgınlığına katkıda bulunmayı göz ardı etmiyorlar.

     

    Çevreyolunda bir otomobilin arkasında önündeki sahipleriyle birlikte yolculuk eden koç, dana Ferhat’ı çağrıştırıyor. Bir de yıllar önce Peru Andları altiplanosunda görüntülemiş olduğumuz lama Ferhat’ın yolculuk serüveni canlanıyor belleklerimizde.

    Image

     

     

    Image

     

    Afyon’dan sonra mermerkente ya da bilinen adıyla İscehisar’ varıyoruz. İlçeyi var eden mermer işletmeleri yolun iki yanına sıralanmış. Belli ki, burada da yolun genişletilmesi gibi bir gereksinim olmayacağı var sayılmış. Mermer dışsatımı ilçenin ve hatta ilin önemli getiri kaynağı. 

     

    Yoldaki en büyük yükselti olan (1422 m) Köroğlu Beli’ne tırmanmaya başlarken alçakgönüllü bir peribacası silsilesiyle karşılaşmak hoşumuza gidiyor. Yine peri bacaları, yine volkanik yapı demek! Çam ağaçları Köroğlu doruğuna güzellik katıyor.

     

    Bayat ilçesine varınca her nedense şaşkın komutanın Afyon serüveni canlanıyor belleğimizde. Onlarca askerini yitiren paşaya Afyon’da halı armağan edilmişti. Kök boyalı Bayat halısının başına gelen  şanssızlığı anmadan geçmemiş oluyoruz!

     

    Artık bozkırın başladığı yerdeyiz! Göz alabildiğine uzanan step Sivrihisar’a kadar kendisini duyumsatabilen tek manzara! Bu düzlükte araç kullananların bir kat daha özenli olması kaçınılmaz bir gereklilik.

     

    Uzaklardan sipsivri iki tepe Sivrihisar’a hoşgeldiniz der gibi boy gösteriyor. Eskişehir il sınırları içinde, Eskişehir yoluna da katılmış oluyoruz. Bozkır Ankara’ya varıncaya kadar varlığını sürdürmekle birlikte giderek daha fazla sayıda yapılaşma ile örtülüyor.

     

    Polatlı Ankara’nın 75 km batısında konuşlu ilçesi. Tam bir tarım diyarı! Kent merkezindeki çifte şerefeli, çifte minareli cami heybetli bir görünüm sergiliyor. Bol bazlı minareler işlerin yolunda olduğunun göstergesi sayılmalı! Hem ticaret, hem ibadet! Polatlı-Ankara yolunun yarısında Ankara’ya da girmiş oluyorsunuz!

     Image

    Ankara’ya varmadan Milli Mücadele tarihine ilişkin yapılar boy göstermeyi sürdürüyor! Alçakgönüllü Alagöz Karargâhı bunlardan yalnızca birisi. “Şu Çılgın Türkler”de Turgut Özakman son derece iyi betimler bu önemli yapıyı. Yoldan görünmediğini, sapaktan içeriye girmek gerektiğini anımsatalım!

     

    Ankara’ya yaklaştıkça trfaik denetimlerinin trafiğe koşut olarak yoğunlaştığını gözlemliyoruz. Sık aralıklarla yapılan hız denetimleri sayısal ekranlara yansıtılıyor. Ortalama hız denetimi yapılan bu bölgede, hız ölçümü yapılan iki nokta rasında mola verir ya da bir süre duraklarsanız ortalama hızınız da düşmüş oluyor.

     

    Ankara Bilkent sapağındaki Diyanet İşleri Başkanlığı Camisi mimari yapısıyla dikkat çekiyor. Cami mimarisi konusundaki soruna umar olacak bir örnek olarak boy gösteriyor. Bir sonraki sapaktan ODTÜ’ye dönülüyor.  Diren ODTÜ diyerek selâmlıyoruz güzel insanları!

     

    Sol taraftaki AVM tapınakları gözümüzü de gönlümüzü de tırmalıyor! Her birinin içinde bir ilçe nüfusunun barındığını, amaçsızca dolaşarak zaman öldürdüğünü düşünmek bile acı verici olmaya yetiyor.

     

    Ankara’da yapıldığı sıralarda eleştiri konusu olan batıp-çıkan kavşaklarla da tanışmış oluyoruz. Kent merkezine insanları değil de taşıtları getirmek akıllıca bir iş değil. Akıllıca olmadığını batar kavşaktan yüzeye çıktığınızda fark etmeniz hiç de güç değil! Huni etkisi gibi düşünün! Çıktığınız yerde trafik karmaşasının içinde bilin kendinizi. Ankara’ya özgü olmayan trfaik keşmekeşi konusunda neyi taşıyacağımızın kararını verme durumuyla karşı karşıyayız. Taşıtları mı yoksa kitleyi mi?

     

    Tüm bu olumsuzluklara karşın Ankara’ya haksızlık yapmış olmak istemem! Ankara, son 15 yılda başına gelen felaketlere karşın Cumhuriyet’in aydınlık yüzü olmayı sürdürebiliyor. Bu yüzün silinmesi için de epeyce uğraşı gerektiği ortada!

     

    Ceyhun BALCI

     

     

     

     

  • HEKİMLER TEYAKKUZDA
    Değerli Yurt okurları,
     
    Bundan böyle her Çarşamba günü bu köşeden sizlere sesleneceğiz. İzmir Tabip Odası yönetiminde yer alan bizlerin imzasıyla yayımlanacak olan yazılarımızın kişisel olmaktan çok kurumsal düşünceler içereceğinin altını şimdiden çizmekte yarar görüyoruz.
     
    Bu köşeden sizlere seslenme fırsatı veren Yurt gazetesine şimdiden teşekkür ediyoruz.
     
    İzmir Tabip Odası on bine yakın üyesiyle kentimizin önde gelen meslek örgütlerinden birisidir. Çatı örgütü TTB (Türk Tabipleri Birliği) olan odamız 6023 sayılı yasayla kurulmuş bir kamu kuruluşudur. Doğal olarak varlık nedenimiz hekimler olduğuna göre onların her türlü sorunu ve güçlüğü öncelikli ilgi alanımızdır. Ancak, toplumcu bakış açımız gereğince sağlık ortamındaki her türlü sorun ve gelişmenin de ilgi alanımızda olduğunu eklemekte yarar görüyoruz. Hatta, hekimlere ait olduğu düşünülen pek çok aksaklık ve sorunun gerçekte topluma da ait olduğunu, toplumun sorunlarından ayrı düşünülemeyeceği kanısındayız. Bununla bağlantılı olarak, sağlık ortamına geniş açılı bir bakıştan yanayız. Sonuç olarak, hekimlere ait her sorunun, sağlık ortamındaki her aksaklığın toplumsal bir izdüşümü olduğu inancındayız.
     
    Bu köşede hekimler yazacak!
     
    Hekimlerin günlük meslek uygulamalarında en öne koydukları davranış nedene yönelmektir. Bunu yapmadıkları sürece hekimliğin de hekimin de başarılı olması söz konusu olamaz! Bu köşeden sizlere seslenirken, mesleğimizin gereği olan bu alışkanlığımızın başka sorunlara yaklaşımda da yararlı olacağı kanısındayız. Bu nedenle kişilerle ve tek tek olgularla ilgilenmek yerine olaylara ve onlara yol açan nedenlere odaklanmayı önemseyeceğiz.
     
    Bunu yaparken, daha önce de değindiğimiz gibi meslek odası olduğumuz hekimlerin yanı sıra sağlık ortamındaki insanımızın da sesi olmayı önceliğimiz sayacağız. Çünkü, çok iyi biliyoruz ki; sağlık toplumsal bir ortamdır. O ortamdaki bileşenlerden herhangi birisinin sorunu diğerlerinin de sorunu sayılmalıdır. Bugün yalnızca hekimlerin ve sağlık çalışanlarının sorunu gibi görünen sayısız aksaklık çözüme kavuşturulmadığında önünde, sonunda toplumsal yansımalara yol açacaktır.Belki de bu nedenle toplumun sağlık hizmeti hakkının yanı sıra hekiminkini de yine toplumsal gerekçelerle önemseyeceğiz.
     
    Diğer yandan, doğrudan sağlıkla ilgili gibi görünmese de yaşadığımız kentle ilgili sorunlar da ilgi alanımızda olacaktır. Her şeyden önce burada yaşayan bir kentli olarak! Bunun yanı sıra da kentle ilgili pek çok aksaklık ve sorunun toplum sağlığını bozma potansiyeli taşıması nedeniyle!
     
    Ayrıca, okurlarla etkileşim içinde olmak istediğimizin de bilinmesini isteriz. Bu köşede yer alsın ya da almasın her konuda bize yazarak (info@izmirtabip.org.tr)  görüşlerinizi, önerilerinizi ve elbette eleştirilerinizi paylaşmanızı diliyoruz.
     
    Kişisel değil de kurumsal olduğunu bir kez daha vurgulama gereği duyduğumuz bu köşenin kentimize, bölgemize ve elbette ülkemize yararlı olmasını diliyoruz.
     
    Değerli okurlar,

     

    İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr Suat Kaptaner, Genel Sekreteri Dr Mete Güzelant ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr Ceyhun Balcı tarafından gerçekleştirilecek yazmaya başlarken hepinize Oda adına merhaba derken, saygılarımızı sunarız!
  •  

     

    Image

    AVRASYA

     

    Türkiye’de Avrasya demek mahpus olmaya varan bedeller ödetebilir! Böyle de olsa, gerçekleri haykırmaktan vazgeçilemez! Tek kutuplu dünyada saldırganlıkta sınır tanımazlaşan emperyalizm çeyrek yüzyıl geçmeden yenilgiyle burun burunadır! Avrasya artık etkisi yadsınmaz bir güçtür! Gücüne ve konumsal üstünlüğüne karşın saldırgan bir tutum almaması da her türlü övgüye değerdir.

     

    Çin-Rusya-İran üçlüsüne eklenen BRICS bileşenleri dünyanın bugünkü eksenini ve merkezini oluşturuyor. İnsan yaşamına sığan bu çarpıcı gelişmeler pek çoğumuzca yeterince fark edilmiyor bile olabilir.

     

    Bir köşetaşı olması bakımından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in son çıkışı önemsenmelidir!

     

    ABD’nin ve elbette dünyanın önde gelen basın organlarından New York Times sütunlarını Putin’e bırakmak zorunda kaldıysa gerçeği algılamak kaçınılmazdır.

     

    Putin NYT aracılığıyla Obama’ya ve dolayısı ile dünya emperyalizmine meydanın artık boş olmadığını ortalama anlak sahibi bir insanın anlayabileceği şekilde anlatmıştır!

     

    http://www.hurriyet.com.tr/planet/24692964.asp

     

    http://www.nytimes.com/2013/09/12/opinion/putin-plea-for-caution-from-russia-on-syria.html?ref=politics&_r=0

     

    Putin’in NYT aracılığıyla gerçekleştirdiği bu çıkışla ilgili pek çok yorumda bulunulabilir. Ancak, kesin olan bir şey varsa o da Putin’in Obama’ya hem de kendi çöplüğünde ayar verdiğidir.

     

    Kendi adıma böyle bir dünyayı özlemiştim diyebilirim! Avrasya, zorbalığın, haydutluğun ve “ben yaptım oldu” anlayışının karşısına dikilmektedir.

    Son söz : Böyle bir dünyada Türkiye’nin yeri neresidir?

     

    Ceyhun BALCI, 12.09.2013

     

     

    Image

  •  

    Görsel

    12 EYLÜL

    12 Eylül denilince akla gelenler fazlasıyla belli! Otuz üç yıldır değilse bile yirmi küsur yıldır 12 Eylül’den kurtulmak üzerine söylevler verilir. 12 Eylül’ün en dayanıksız ürünü olan Anayasa’nın 100’ü aşkın maddesi değiştirilmiş olsa da 12 Eylül’den kurtulunamaz bir türlü! Öyle büyük baş belasıdır!

     

    Birinden kurtulamamışken ikincisi sarılmıştır başımıza bela olarak! Yazgının cilvesine bakın ki; birincisinden kurtulmak savıyla çöreklenmiştir başımıza!

     

    Çok geçmeden ikincisinin de püsküllü bela olduğu anlaşılmıştır!

     

    Hiç unutmuyorum! İkinci 12 Eylül 2010’daki halkoylaması ile onaylanmıştı! Aynı gün 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finali oynanmaktaydı. Bugün de aynı koltukta oturan Basketbol Federasyonu Başkanı “İnşallah 12 Eylül’de iki zaferi birden kutlayacağız!” buyurmuştu. O 12 Eylül’de bir öncekinden kurtulduğunu zannederek zafer sarhoşu olan insanımız bir de basketçilerrin dünya ikinciliğiyle coşkusunu katlamıştı!

     

    12 Eylül 2010’da nurtopu gibi ikinci bir 12 Eylül sahibi olduğumuz aradan geçen kısa zamanda az çok anlaşıldı!

     

    12 Eylül 2013’te ise önceki dünya ikincisi 12 Dev Adam Avrupa defterini cüceleşerek kapatmış oldu! Çifte 12 Eylül ise cüceleşmek bir yana devleşmeyi sürdürüyor.

     

    İkinci 12 Eylül’ün Hukuk Devleti’nin toprağa verildiği gün olduğu yargının buyruğa gerek bırakmayan, durumdan görev çıkartma tutumuyla anlaşılmış oldu!

     

    Birinci 12 Eylül yargılanıyor diyenler çıkabilir! Çok doğru! Bir tiyatro oyunu sahneleniyor. Dün akşam ne yediğini anımsamayan bunaklar telekonferans yoluyla yargılanır gibi yapılmakta! 

     

    “Bizim çocuklar başardı!” diyen asıl oyuncu perde gerisinden güncel kuklalarını oynatmayı sürdürüyor!

     

    12 Eylül ruhu öylesine içimize işlemiş ki; bizim çocuklar, Irak istilasında tezkereye takılırken, bugünkü Suriye saldırganlığında efendiye parmak ısırtacak bir ataklık içindedir!

     

    Sözü bağlayalaım!

     

    Netekim!

     

    Birinden kurtulamamışken, ikincisi kucağımızdadır 12 Eylüllerin! Daha da ilginci ikincisinin peydahlanmasında ilkinin sillesini yiyenlerin belirgin rol oynamışlığıdır!

     

    12 Eylüllerin köküyle hesaplaşmayı başarmak bir yana o köklerle halvet olmayı sürdürdükçe 12 Eylülsüz kalabilir miyiz?

     

     

    Ceyhun BALCI, 11.09.2013

     

     

     

     

     

     

  • ASUS ÜZERİNE!

    Birkaç ay önce ASUS marka dizüstü bilgisayar edindik. Aygıtın teknik özellikleri ve işleyişi ile ilgili bir yakınmamız yok!

    Hangi sıklıkta yaşandığını bilemeyiz ama; başa geldiğinde cep yakacağı için bu deneyimi paylaşmak istedim.

    Klavye takımının alt gr tuşu kullanım hatamız sonucu yerinden çıktı! Uzun uğraşlar sonucunda erişebildiğim ASUS yetkilisinden aldığım bilgi dudak uçuklatıcı oldu!

    Tek bir tuş için tüm klavye takımının değişmesi gerekiyormuş. Ederi 170 TL!

    Ayrıntı da olsa başa gelmesi olası bu duruma ilişkin deneyimimi paylaşmayı bir kamu görevi saydım!

    Ürün seçiminde sorgulanması ve göz önüne alınmasında yarar olan bir ayrıntı gibi geldi bana!

    Ceyhun Balcı, 11.09.2013

  •  

    Görsel

    FARKLI BİR OLİMPİYAT

    Gazetede bir haber : http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/24687416.asp

    Yer : Kasımpaşa RTE Stadı.

    Olay : Türkiye-İsveç U 21 futbol maçı

    Alışıldığı üzere polis bölgede biber gazı sıkıyor karşısına çıkan kalabalığa.

    Maç duruyor, sporcular etkileniyor. Doğal olarak yoğunlaşma bozukluğu yaşanıyor! Türk takımının teknik direktörü biber gazına serzenişte bulunuyor. TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) kendi takımının teknik direktörünün sözlerini sansürlüyor! O koltuklara gelmek kolay da, doldurmak zor! Başkanlığı döneminde yaşananlar nedeniyle takımı Avrupa yasaklısı olan muhterem diyet borcunu bu yolla ödemiş oluyor.

    Olimpiyat verilmedi diye dövüneduralım! Alın size bir gerekçe daha deseler boynumuz bükülmez mi?

    Ama, üzülmeyelim!

    Destan yazan polisimiz, yeni destanlar yazacak gibi görünüyor!

    Polisiye Olimpiyatları düzenlemeyi akıl edersek burada malzeme bol! Destansı başarı sıkıntısı da çekilmez gibi görünüyor!

    Bu yeni olimpiyat türüne Polimpiyat desek şimdiden yarışma dalları hazır!

    Gazlama, Sulama, Coplama, Göz ve Can çıkarma ve elbette canlı hedefi vurma!

    Ceyhun BALCI, 11.09.2013

  • Acı ve Utanç Günleri

    12 Eylül 1980 sonrasında çok büyük acılar yaşandı. Bu acılardan bu ülkenin namuslu insanlarının hemen hepsi payına düşeni aldı. Fakat utanç duyulması için neden yoktu. Zalim zaten utanç duymaz. Bizler ise onurlu bir savaşımın bir parçasıydık. Payımıza düşen acıyı yaşarken bu savaşımın içinde olmanın onurunu da duyumsamaktaydık. Bugün ise bu ülkede yaşıyor olmaktan sadece acı değil, aynı zamanda utanç duyuyoruz. Çünkü kötülüğün, zulmün yanı sıra, yalan, ikiyüzlülük, yöneticilerden başlayarak utanç duygusundan yoksunluk ve belki hepsinden daha irkiltici olarak aydın ihaneti hiçbir zaman bu kadar açık seçik, bu kadar pervasız, bu kadar utanç verici olmamıştı. Onurlu bir savaşımın bir parçası olarak acıyı yaşamak insanı yüceltir. Fakat acının yanı sıra yozlaşmanın yaygınlaştığı bir toplumda yaşıyorsanız, kendinize olan saygınızı yitirmemek için bile çaba harcamanız gerekir…

    ***

     

    Yaşanan acıların baş sorumlularının birbiri ardına söylediği yalanlar, insanı onlar adına bile utandırıyor. Bu yalanlar karşısında suskun kalan, onun da ötesinde yalanı destekleyen, yalancıyı pohpohlayan dalkavuklar kalabalığı, padişahlık zamanlarında bile görülmemiştir. Gerçekliğin yerini yalanın aldığı bir toplum, en utanılası, en alçalmış toplumdur. Yalana karşı savaşım acımasızlığa karşı savaşımdan çoğu kez daha güçtür. Yalan her an değişen yüzü ve söylemiyle toplumu şaşırtır, yanıltır, tuzağa düşürür, kendisi gibi kaypaklaştırır… Günümüz Türkiye’sinde zulüm ve yalan bir arada egemenliğini sürdürüyor.

    ***

     

    Seçkin bir gazetecinin 34 yıl, bir ötekinin “müebbet” hapse mahkûm edildiği bir ülkede yaşıyorsunuz. Bir başka seçkin gazeteci ağır hapis cezasına mahkûm edilmiş, her an tutuklanıp cezaevine konulma tehdidiyle karşı karşıya… Hapishaneler saygın öğretim üyeleriyle, belli bir yaşta ve ciddi sağlık sorunları olan aydınlarla, siyasi parti yöneticileriyle, ülkeye onurla hizmet etmiş generallerle, kurmay subaylarla dolup taşmada… F tipi denilen cezaevlerinden birbiri ardına gelen mektuplardan, kimileri yıllardır bu zindanlarda ölüme terk edilmiş, çoğu gepgenç insanların çığlıkları yükseliyor. Bu mektupların her birinden ayrı ayrı söz etmek istesem de, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Bunlardan birçoğunda, kimileri şu günlerde serbest bırakılsa da çoğu hâlâ zindanda, ölümcül hastalıkların pençesindeki tutuklu ya da mahkûm genç insanların durumu anlatılıyor, serbest bırakılmaları için destek aranıyor… F tipi cezaevleri bugünkü siyasal yönetimin öncekilerden devraldığı en korkunç bir mirastır ve bu yönetim bu mirası en büyük acımasızlık ve yasa tanımazlıkla kullanıyor… AKP’den kurtulduğumuzda, F tipi canavarlığına da kesinlikle son verilmesi, acılardan ve utançtan kurtulmanın önkoşullarından biridir…

    ***

     

    Acı ve utanç günlerini elbirliğiyle aşmalıyız. Bunun tek yolu, aydınlanmadan yana güçlerin birlikteliğidir. Gezi Direnişi’nin yükselttiği aydınlanma ateşi bu yolu aydınlatıyor…

  • Olympic_flag_svg

    OLİMPİYAT AŞKIMIZ VE YEDİĞİMİZ HURMALAR

    Son 20 yılda 5 kez Olimpiyat adayı olmuşuz İstanbul’la. Aşkımızın göstergesidir! 2020 için Tokyo ve Madrid’le birlikte ipi göğüsleme noktasındayız! 2020 kime yaraşır diye sorsalar hiç ikilemsiz Türkiye, Anadolu, İstanbul derim!

    Afrodisyas’ı gören herkes böyle düşünür!

    Afrodisyas Stadı’na adım attığımda izleyici sıralarının eskil Afodisyaslılarla tıklım tıklım dolu olduğunu düşlemiştim. Çağının olimpiyatlarına tanık olmuş bir spor tapınağındaydım. Zamanın iletişim ve ulaşım olanakları ölçüsünde komşu kentlerden sporcular coşkun izleyici desteği altında kimbilir ne rekorlar kırmışlar, ne başarılar elde etmişlerdi!

    Sportif geçmişi bu denli dolu ve nitelikli bir coğrafya çağdaş oimpiyatları da hak etmez mi?

    Geçmişe özlem ve saygı olimpiyat düzenlemesi almaya yetseydi keşke!

    Yarınki (bugünkü-07.09.2013) karar oylamasında yediğimiz hurmalar olimpiyat aşkımızı tırmalayabilir!

    Tokyo’nun kent olarak, Madrid’in de ülke olarak daha önce olimpiyat düzenlemesi yapmış olması şansımızı artıran öğeler olarak gösteriliyor. Böyle düşünenlere Londra desem yeterli olur mu? 1992’de Barselona yaptı, Madrid’in şansı az diyenlere de ABD, Avustralya ve Almanya deyip yanıt verilse karşılığı ne olurdu?

    Aynı kent, aynı ülke olur mu yaklaşımının pek fazla işe yaramayacağı açıktır!

    Ülkemiz sporunun son yıllarda ve hatta aylarda yaşadıkları çok daha can sıkıcı bir konudur.

    Halterden atletizme doping batağındaki Türk sporu bu süreçte yediği  hurmalardan çekecek gibi görünüyor. Özellikle atletizm olimpiyadın ana sporudur. Bu alandaki başarılar da, haşarılar da kolay kolay gözden kaçmaz!

    Doping gölgesinde kalan ve en az onun kadar önemli bir başka sorun uluslararsı başarıları olan bir Türk sporcusunun ırkçılık yaptığı gerekçesiyle ceza almış olmasıdır. Zihinsel gelişimi, bedensel gelişimine koşut olmayan güreşçi Rıza Kayaalp sosyal medyadaki hoyrat ve çapsız sözleri nedeniyle kendisiyle birlikte ülkesinin de başını derde sokmuş oldu. Türk bayrağını olimpik düzenlemelerde taşıma görevi de yapmış olması durumu daha da ciddileştirmiş olmaktadır.

    Ayrıca, kitlelere spor yaptırma(ma) ve olimpik spor dallarının önemli bölümünde sporcu ya da takım sahibi olmama da bir başka zayıf halka olarak göstermektedir kendisini.

    Umalım ve dileyelim ki; sporu büyük öçüde gündelik sığ siyasetin sıçrama tahtasına dönüştüren anlayış sorgu konusu olmasın!

    Bu anlayışın bir parçası bu yazı yazılırken yaşandı. Penguen televizyonunun spor uzantısında canlı yayında atletizm izlerken yayın apar topar sonlandırıldı. Gündem birden bire futbol oldu. Avrupa’nın bir kasaba takımına beş gol atışımız haber değeri kazandı. Yediğimiz sayısız hurmadan bir yenisiydi.

    Yediğimiz hurmalar bir yerlerimizi tırmalar mı? Geriye sayımda sona gelindiğine göre yanıtı hemen alınacak bir soruyla karşı karşıyayız.

    Ceyhun Balcı, 06.09.2013

  •  

    Görsel

    SÜT DEVRİMİ(*)

    İnsan yavrusu dünyaya gözünü açar açmaz anasının/türünün sütü dışında bir gıda alamıyor. Yaşamının ilerleyen yıllarında da süt içmeyi sürdürüyor ama süt kaynağı kendi anası yerine diğer türlerin anaları olabiliyor. Bundan 11 bin yıl öncesine kadar insan yaşamının ilerleyen yıllarında anasının (türünün) dışındakilerin sütünü içemezdi. İçse bile hastalanırdı. Homo sapiens’in yaşamının sonraki yıllarında da süt içebilmesi için becerileriyle gen mutasyonu kaynaklı kolaylaştırıcılığı bir araya getirmesi gerekti. Biraz da devrimler tarihi demek olan insanlık tarihinin Süt Devrimi sayfalarında kısa bir gezintiye çıkalım!

    Süt Devrimi’nin izini süren bilimciler Polonya’da 7000 yıl öncesinden kaldığı kestirilen delikli testilerin peynir yapımı amacıyla kullanılmış olabileceğini getirmişler akıllarına. Polonya’nın Avrupa’da peynir üretiminin en eskiye dayandığı yerlerden olduğu savlanıyor. Neden peynir diye sorulacak olursa insandaki süt şekeri enzimi eksikliği baş sorumludur. Doğumda var olan süt şekeri (laktoz) enzimi laktaz ilerleyen yıllarda salgılanmaz olur. Herhalde nasılsa süt içmesi gerekmeyecektir dürtüsüyle. İstese bile süt bulması söz konusu değildir o çağlarda insanın. Bu durum, sütün insan için hastalandırıcı bir besin olması demektir. Ancak, yasak meyveden bile uzak duramayan insan bu yasağı da dinlememeye kararlıdır.

    Günümüzden 11 bin yıl önce avcı-toplayıcı olmaktan çıkıp tarım devrimiyle yerleşikleşen insanlar süt ürünlerindeki laktozu azaltmanın yolunu aramakla başlamışlar işe. İşte, bugün de zevkle tükettiğimiz peynir ve yoğurt bu arayışın ürünleridir. İnsanlık tarihinin dönüm noktalarından olan Tarım Devrimi’nin gerçekleştiği yer bugünkü Anadolu, İran, Mezopotamya ve Suriye’yi kapsayan Bereketli Hilâl’dir.

    Gerçekleşen mutasyona dayalı evrime karşın laktaz eksikliği günümüz insanının da sorunu olmayı sürdürüyor. Avrupa, popülasyonda laktaz eksikliğinin en az olduğu anakaralardan birisidir. Tarım Devrimcileri oldukları yerde kalmaktansa batıya ve kuzeye yönelip Avrupa içlerine ve hatta İskandinavya’ya erişmişler. Bu devinim süt işleme tekniklerinin de tarım devrimi uygulamalarıyla birlikte Avrupa’ya taşınmasına yol açmış. Bu insan hareketlerinin sonucunda Avrupa’daki laktaz sürekliliğinin bundan 7500 yıl önce şimdiki Macaristan’ın verimli ovalarında ortaya çıktığı sanılmaktadır.

    Görsel

    Bu gen-kültür eşevriminin gerçekleşmesi için diyete süt ürünlerinin girmesi bir önkoşuldur.

    Günümüzden 10.500 yıl önce hayvan evcilleştirmiş ve yetiştirmiş olan Bereketli Hilâl insanları bu becerilerini Avrupa’ya taşıyarak Süt Devrimi’nin bu anakarada da boy vermesine katkıda bulunmuşlar.

    Yapılan çalışmalar Avrupa’ya gelen göçmenlerin beraberlerinde hayvanlarını da getirdiklerini kanıtlıyor. Dolayısı ile süt işleme yöntemlerini Avrupa’daki yerli topluluklardan çok göçmenlerin tarım devrimini ve onu izleyen süt üretimini anakaraya taşıdıkları düşüncesi öne çıkmış.

    Bilimciler yaptıkları çalışmalarla o dönemden kalan testilerdeki peynir kalıntılarını Bereketli Hilâl’de 8500, Avrupa’da ise 6800-7400 yıl öncesine tarihlemişler. Sütçülük yapma becerisine sahip Bereketli Hilâl insanları bir yandan sahip oldukları teknoloji sayesinde Avrupa’daki yerli insan topluluklarını başka yerlere sürebilirken; diğer yandan da kendileriyle birlikte gen mutasyonunu da anakaranın içlerine doğru taşımışlar. Göçmenlerin yoğunlukla yerleştikleri İngiltere ve Kuzey Avrupa’nın bugünkü halklarında laktaz eksikliği yaygınlığı % 10 dolaylarında iken; göçmenlerin o yıllarda fazla ilgi göstermedikleri Güney Avrupa’da bu oran % 40’lara tırmanabilmektedir.

    Görsel

    Cilalı Taş Devri’nin sonlarında ve Bronz Çağı’nın başlarında, diğer bir deyişle bundan 5000 yıl kadar önce laktaz sürekliliği (persistansı) Avrupa’nın kuzeyi ve ortasında oldukça yaygınlaşmış bir özellik olarak göstermiştir kendisini. Bu durumun yaşama yansıması ise insanların sütü doğrudan tüketebilmeleri ve bu yolla daha iyi beslenebilme olanağına kavuşmaları şeklinde olmuştur. Böylelikle açlıkla baş etmek de olası duruma gelmiştir. Özellikle tarımsal üretimin çeşitli nedenlerle düşük olabildiği yıllarda/dönemlerde bu üstünlük insanın sağkalımına önemli katkıda bulunmuştur. Süt tüketebilmenin sağladığı bir başka yarar ise özellikle kuzeydeki güneş yetersizliğine bağlı D vitamini eksikliğiyle baş etmedeki destekleyici rolü olmuştur.

    Bugün Türk kahvaltı sofralarını süsleyen lezzetli beyaz peynirlerin insanlığın süt devrimini başlattığı yıllardan kalma bir besin olduğunun da altı ayrıca çizilmelidir. Doğrudan süt içilemeyen dönemlerde sütün laktozunu azaltma amacıyla üretilen peynir ve yoğurt bugün de zevkle tüketiliyor. Her ikisi de eskil besinler olmakla birlikte sofralarımızdaki yerlerini koruyor. İnsan artık doğrudan süt içebilmekle birlikte bu eşsiz besinlerden vazgeçmeye de niyetli görünmüyor.

    Süt Devrimi’ne bizlerin atalarının katkısı hiç kuşkusuz yadsınmayacak boyutlardadır. Süt Devrimcisi ataların torunları olan bizler bugün ne kadar süt tüketiyoruz?

    Bir İngiliz 100 lt/yıl, bir İtalyan 63 lt/yıl, bir İsveçli 111 lt/yıl ve bir Fin 139 lt/yıl süt tüketirken Süt Devrimi’nin beşiğinde yaşayan bir Türk yalnızca 24 (yirmi dört)  lt/yıl süt içmektedir. Bu gülünç nicelik günde yarım bardaktan da az bir miktar anlamına gelmektedir.1

    Bu sayıların gözlerimizin önüne utanç verici bir tablo serdiğine kuşku yoktur.  

    Tarım toplumu olmaktan hızla uzaklaşan Türkiye ne ilginçtir ki; endüstri toplumu olmaya doğru da yol almamaktadır.

    Süt tüketiminde ortaya çıkan zavallılık, et tüketimi gibi alanlarda da kendisini duyumsatmakta ve Türk insanının hem zihinsel hem de bedensel açıdan eksikli olması sonucunu doğurmaktadır.

    Eskil çağların devrimcilerinin torunlarının modern çağda içine düştüğü yoksunluk insanın içini yakan bir tablodur.

    Ceyhun BALCI, 03.09.2013

    (*)  Nature, 500, The Milk Revolution, 1 August, 2013.

    1 http://bebekvecocuk.milliyet.com.tr/turkiye-de-sut-tuketimiyle-ilgili-uzucu-istatistikler-/haberpanosu/haberdetay/18.07.2012/1568654/default.htm