cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Görsel

    DOĞAN AVCIOĞLU

    (1926-1983)

    Her ölüm gibi onunki de erken bir ölümdü! İlginç bir rastlantı çekti dikkatimi. Atatürk’le aynı yaştayken veda etmiş bu dünyaya! Çalışkanlık, kararlılık, üretkenlik, direngenlik, yurtseverlik ve namusluluk gibi yüce kavramları kişiliğinde toplayan birisi olmak bile fazlasıyla onur verici olmalı!

    Dönekliğin ve çok yüzlülüğün sıradanlaştığı bir dönemde Doğan Avcıoğlu şimdiki kuşakların da tanıması gereken bir değer!

    Avcıoğlu altı okta bütünleşen değerleri sosyalizm ile bağdaştırma ve sosyalizmin gerçekte bu ilkeleri ileri götürme yolu olduğunun altını çizmesiyle öne çıkmış. Kökü dışarıda değil de bu topraklarda olan bir aydın olarak nitelenmeyi fazlasıyla hak etmiş.

    Devrim bekçiliği ile devrimcilik arasındaki farka vurgu yaparak dogmacılığa yuvarlanmanın hiç de olasılık dışında olmadığının altını çizmiş.

    Bir aydın, tarihçi ve yazar olsa da önde gelen sıfatı devrimciliktir!

    Yön ve Devrim dergilerinin yanı sıra “Türklerin Tarihi”, “Devrim Üzerine” ve “Milli Mücadele Tarihi” gibi başyapıtlarıyla da iyi tanınan Doğan Avcıoğlu’nun aramızdan ayrılışının 30. yıldönümü Doğan Yurdakul tarafından kitaplaştırılan el yazması notlarıyla taçlanmış oldu. “Türklerin Tarihi” dizisinin 6. cildi olan “Osmanlı’nın Düzeni” üzerinde yaşadığımız ülkeyi, dünyayı ve hatta evreni anlamak isteyenlerin ilgi duyacağı bir kitap olmaya aday.

     Görsel

    Üretkenliği yokluğunun 30. yılında da sürüyor…

    Ceyhun BALCI, 16.11.2013

  • Görsel

    BİR MİKROBUN DİRİLİŞİ

    Suriye kaynaklı çocuk felci olgularına odaklanmakta yarar var. TC Sağlık Bakanlığı Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısını görmezden gelememiş ve 0-5 yaş çocuklarının önceki aşı durumlarına bakılmaksızın aşılanması için harekete geçmiş görünmektedir. Öncelik Suriye sınırındaki yerleşimlerimiz olmakla birlikte tüm yurt risk altındadır. Örneğin, İzmir’de bile yollarda Suriyelilere rastlamak olağandışı bir durum olmaktan çıkmıştır.

    İnsanlık adına da trajik bir durumla karşı karşıya olduğumuza kuşku yoktur. Polio (çocuk felci) sığır vebası ve çiçekten sonra kökü kurutulmaya yakın olunan üçüncü hastalık olmaya çok yakındı. 2012 yılında dünya ölçeğindeki polio olgu sayısı 223’tür. Bu listede Suriye yer almamıştır. Oysa, son aylarda yalnızca Suriye kaynaklı 13 olgu söz konusudur.

    Sayıları az da olsa polio olguları önceki yıllarda ağırlıklı olarak Afrika kaynaklıdır.

    http://www.polioeradication.org/Dataandmonitoring/Poliothisweek.aspx

    Bu listede yer alan Pakistan ve Afganistan iki Asya ülkesi olarak ayrıcalıklı  konumdadır. Özellikle Pakistan’da Polio eradikasyonu için çalışan uluslararası kökenli sağlık çalışanlarının köktendinci örgütlerce engellendiği ve hatta öldürüldüğü de bilinmeyen bir durum değildir.

    Suriye’de hortlayan polio başta en uzun sınır komşusu olan Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu’yu riske sokmuştur.

    Komşularla sıfır sorundan başlayıp, stratejik derinliğe inen sonunda da “değerli yalnızlık”ta karar kılan Türk dış politikası içine düştüğü durumdan çark etmeye çabalarken; bu sorumsuz ve anlaşılmaz siyaset hiç beklenmedik bir başka duvara çarpma noktasındadır. Bu ibretlik örnekle, dış politikanın yalnızca ulusal güvenliği değil toplum sağlığını da etkileyebileceği öğrenilmiş olmaktadır.

    Tam da bu noktada Jared Diamond’un çok bilinen yapıtı “Tüfek, Mikrop ve Çelik” anımsanmalıdır.

    İki yıldır Suriye devletine karşı açık tutum alan Türkiye cankurtaranlarla silah ve militan taşıma serüveni uykusundan kucağındaki çocuk felci bombasıyla uyanacak mıdır? Tüfek ve çelik mikropla karşılık bulmuş olmaktadır.

    On beş yıl aradan sonra çocuk felciyle bir kez daha karşılaşma olasılığı Türkiye’de bu hastalığın kökünün kurutulması sürecinde yapılan özverili çalışmaları da yerle bir etme olasılığını gündeme taşımış oldu.

    Şam’da Emevi Camisi’nde namaz kılma sevdası çocuk felcinin ürpertici yüzüyle karşılaşmıştır.

    Ülke yönetmenin ne denli ciddi bir iş olduğu; yönetenlere önemli sorumluluk yüklediği bu trajik gelişmeyle bir kez daha anlaşılmış olmalıdır.

    Bu aşamada Türkiye’nin sorundan aşılama ve başka korunma yolarıyla uzak durma çabaları öne çıkacaktır. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile gerçekleştirilen devrim(!) koruyucu ve önleyici sağlık anlayışının da ipini çekmişti. Çökertilmiş bu unsurun polio ile savaşımda sınanacak olması da bir başka önemli noktadır.

    Son bir saptama! Pakistan neresi Suriye neresi? Pakistan, dünyada köktendinci militan yetiştirilen verimli tarlalardan birisi! Bizim de sınırlarımızın kevgir olduğu bu dönemde ora kökenli yıkıcıların Suriye’ye topraklarımız yoluyla geçtikleri yolundaki haberler bilmem bir şeyler anlatabilir mi?

    Kızamıktan sonra çocuk felci! Bunun adı küme düşmek değilse nedir?

    Ceyhun BALCI, 14.11.2013

  • Görsel

    BİR MİLYON SEKSEN DOKUZBİN ALTIYÜZ ON BEŞ

     

    Bir süreden beri Anıt Kabir ziyaretçi sayılarını kamuoyuyla paylaşmama tercihinde olan Genelkurmay oruç bozdu. Görmezden gelinecek gibi değildi!

    Bir milyon seksendokuzbin altıyüz onbeş kişi 10 Kasım’da Ata’sına koşmuş! Bu, değil Türkiye’de yeryüzünde bile eşi, benzeri görülmüş bir durum değil! Bu sayıya hiç kuşkusuz ülkenin dört bir yanından katılım söz konusudur. Ancak, yine de geçen yılki 450 binlik ziyaretçi sayısı epeyce katlanmıştır.

    Toplumsal başkaldırının niceliksel ifadesi olan bu rekorun anlaşılabilir dile çevirilmesinde yarar var! Türk halkı her geçen gün kuşatılan Cumhuriyet’ten de, gönlünden silinmeye çalışılan Atatürk’ten de vazgeçme niyetinde değildir. Birilerinin jargonuyla söylemek gerekirse Çılgın Türkler Atatürk’ü kimselere yedirmeyecektir.

    Sel olup yollardan akan, taşkın olup alanları dolduran Çılgın Türkler kararlıdır! Bunca kararlı ve coşkulu bir halkın siyasi önderliğe ve yönlendirme gereksinimi içinde olduğuna da kuşku yoktur!

    Bu algı iktidar katında karşılık bulamayacağına göre elde var muhalefet diyebiliriz!

    Anıt Kabir’i insan seline boğan kalabalıklarin tüm siyasi eğilimleri simgelediği düşünülürse siyaset kurumlarına düşen bu isteği iradeye dönüştürmek olmalıdır!

    Önümüz üçlü seçim olduğuna göre hedef bellidir.

    Gerekirse (ki kaçınılmazdır) güçleri birleştirip halkın potansiyel gücünü siyasete yansıtmaktır. Bunca iletiye karşılık bu görevden kaçanların,  dinci gericiliğin ve etnik bölücülüğün bulanık sularında balık avına çıkanların kendine gelme zamanıdır!

    Yoksa, tarih önünde sorumlu olacaklardır, Sorumlulukla kurtulsalar iyi, hüküm giyeceklerdir…

    Ceyhun BALCI, 13.11.2013

  • ATATÜRK VE MELAMİLİK

    ’Atatürk Melami’ydi, tasavvufun piri, efendisiydi’

    Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini savunuyor.

    03 Ekim 2011 Pazartesi, 06:23:22

    Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, ‘Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami’ydi’ görüşünde

    Satır arası…
    Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas, uzun süredir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’nin İslam ve laiklik serüveni üzerine araştırmalar yapıyor. Ailesi mübadele sırasında İzmir Uzunada’dan Yunanistan’a göç eden Retoulas, Atatürk döneminde şekillenen Türkiye’nin laiklik konsepti üzerine çalışması ile Oxford Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da doktora tezinde teşekkür edilen isimler arasında yer aldığı Dr. Christos Retoulas, Akşam muhabiri Şenay Yıldız’la Türkiye laikliği ve Osmanlı’daki İslam’ı konuştu. Retoulas’ın Vahdet-i Vücud felsefesinin Türkiye’deki laiklik üzerine etkisi üzerine etkisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün dinle olan ilişkisi hakkındaki görüşlerinin oldukça tartışılacağını düşünüyorum.

    Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas’ın Anadolu’daki İslam ve laiklik anlayışı üzerine AKŞAM’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

    – Osmanlı’daki İslam’ı nasıl tanımlıyorsunuz? Temelinde ne yatıyor?
    Türk İslamiyet’inin temelinde Vahdet-i Vücud konsepti var. Araştırmalarım 18’inci yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’nın baskın dini ideolojisinin Vahdet-i Vücud olduğunu gösteriyor. Osmanlılar bu tarihten sonra – özellikle Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde- önce Suudi Arabistan’da gelişen Vahabilik, daha sonra da doğrudan doğruya Batı’yla karşı karşıya geldiler ve çok büyük değişimler görüldü. Bu yaklaşım, o zamandaki Hindu-Müslüman Hindistan’dan gelen Nakşibend” etkisi. İmam-ı Rabban”’nin görüşlerine dayanır.

    OSMANLI’NIN TEMELİ

    – Çalışmanız açısından bu görüşün ayırıcı özelliği nedir?
    Bu görüş Vahdet-i Vücud’a değil, Vahdet-i Şuhud’a dayanır. Yani, Vahdet-i Vücud gibi ‘Varlık birliği’ değil; ‘Şehadet birliği’ esasına dayanır. Bu durum, toplumun bazı kesimleri ve o dönemki Osmanlı elitleri arasında bir çatışma meydana getirdi. Daha önceleri Vahdet-i Vücud esasına dayanan ve Rumeli-Anadolu’da asırlarca süren Ahrar” Nakşibend”lik yerine, Vahdet-i Şuhud’u esas alan ‘Müceddidiyye’ ve onun ‘Halidiyye’ diye bilinen kolu etkin olmaya başladı. Vahdet-i Şuhud güçlenip, Vahdet-i Vücud düşüncesi zayıflayınca, Hıristiyan Ortodokslar Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya başladılar. Geç 18’inci ve erken 19’uncu yüzyıl ayaklanmaları tam bu döneme denk geliyor.

    – Vahdet-i Vücud imparatorluğu bir arada tutan temel felsefe miydi?
    Elbette, aynen öyle. Benim çalışmalarıma göre, Ortodoks Hıristiyanlık ve Vahdet-i Vücud felsefeleri Allah algısı, aşk, güç ve akıl, insan doğası, gibi meselelerde din felsefesi bakımından paralellikler, ortak anlayış gösteriyor. Bu nedenle, tarihte aynı kişinin hem Hıristiyan hem Müslüman olduğu sıra dışı örnekler görebilirsiniz. Mesela Güney Arnavutluk’ta hem Ortodoks Hıristiyan hem Bektaşi olan pek çok kişi vardır. Bu hiç bir zıtlık yaratmaz. 1930’larda İstanbul’da yaşayan Yunanlı bir Rum’un çok önemli bir Mevlevi olduğunu da ben araştırmalarım sırasında buldum.

    – Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?
    Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede ‘dünyevi işler’ ve ‘dini işler’ olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.

    – Ne kastediyorsunuz?
    Diyanet, İslam’ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam’ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud’u hayata geçirme projesiydi.

    İSLAM VE KEMALİZM

    – Atatürk, Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
    Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm’in dini projesi Vahdet-i Vücud’du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud’du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam’a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa’daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye’de.

    – Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi…
    Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye’de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı’yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam’ı olmayan 18’inci yüzyıl İslam’ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud’un en sert anlayışının ve de İslam’ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.

    – Ama Aleviler Diyanet’i Sünni İslam’ı temsil etmekle eleştiriyorlar…
    Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet’in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.

    Atatürk’ün Alevi/Bektaşi olduğu doğru

    – Atatürk’ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?
    Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım’ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan’ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk’ün aslen Kocacık’lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik’le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.

    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın ‘Hak dili Kuran dili’ adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk 3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.

    – Bunların hangisi daha ön planda yer alıyor?
    Atatürk’ün dini kişiliğini anlamanız için Mevleviliğin Şems kolunu ve üçüncü devre Melamiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nurül Arabi’yi bilmeniz gerekir. Mevleviliğin Veled ve Şems olmak üzere iki kolu vardır. Veled kolu daha Zahir, Sünni’dir. Şems kolu ise görünürde Mevlevi ama fikir ve uygulamada Bektaşi/Alevi’dir. 1860’lardan itibaren Mevlevilikte Şems kolu daha etkin olmuştur, özelikle Bektaşi ve Melami etkisinde kalan İttihat ve Terakki’de. Tarihçi Mim Kemal Öke’nin ortaya çıkardığı 18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk’ün Abdülkerim Paşa’ya Gelibolu’dan gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta Atatürk kendisini ‘Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal’ ve Abdülkerim Paşa’yı da ‘Kutbül-aktap’ (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor) olarak adlandırmıştır. İstiklal Savaşı’nın başında yazılmış bir diğer telgrafta ise, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa’yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk’ten ‘Kutbül-aktap’ diye bahsediyor.

    MELAMİLİK YASAKLANMADI

    – Peki bu ne anlama geliyor?
    Abdülkerim Paşa Atatürk’ün tasavvuftaki mürşidi. Bunun kanıtı da Mim Kemal Öke’nin yayınladığı mektupta mevcut. Ama onun din anlayışı tam olarak bilinmiyordu. Türkiye’de yaptığım araştırmalarda Atatürk’ün Melami olduğunu öğrendim çok eski bir Osmanlı tarikatının lideriyle yaptığım görüşmeden. Sonuçta, yaptığım araştırmalarda onun Melami mürşidinin Abdülkerim Paşa olduğunu ortaya çıkardım. Bu çok önemli. O dönem Melamilik’in üçüncü, yani yeni Melamilik dönemiydi. Atatürk de Melami’ydi.

    – Atatürk’ün Bektaşi/Alevi olduğu yönündeki görüşler de çürüyor mu bu durumda?
    Hayır, doğru. Melamilik tarikatlar üstü bir tarikat. Melami olabilmeniz için gerçekten tasavvufun içinde ve başka bir tarikat içinde yüksek bir yerde olmanız gerekir. Atatürk ‘Selanik Fakir Meydan Dedesi’ deyince, Şems kolundan olduğunu yani batıni olarak Alevi/Bektaşi olduğunu ortaya koyuyor. Bakın, Cumhuriyet kurulurken kapanmayan tek tarikat, Melamilik’tir.

    – Ne kastediyorsunuz?
    Bu belgelerde de var. Atatürk’ün ölümünün ardından, 1943 yılında yasal bir makamdan Diyanet’e sorulan bir soru var bu konuda ve Diyanet’in yazılı yanıtı şöyle: ‘Melamilik bir tarikat değil, bir sohbet tarikidir’ (bir sohbet yolu). Çünkü Melamilik’te diğer tarikatlardaki gibi bir özel kıyafet, zikir ritüeli yok. Onlarda zikir konuşmadır ve en yüksek batıni Vahdet-i Vücud geleneği burada yaşatılır.

    HEDEF NAKŞİLERDİ

    – O zaman Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken tarikatlara karşı yaptığı mücadeleyi nasıl açıklıyorsunuz?
    Aslında savaşmıyor, tam tersine Vahdet-i Vücut fikrini teşvik ediyordu. Mesela, o dönemde çocuklar için yazılan dini kitapların Abdulbaki Gölpınarlı tarafından kaleme alındığını görürsünüz. Kendisi Mevlevi şeyhidir. Diyanet’in resmi hutbelerinde laikleştirilmiş Vahdet-i Vücud felsefesini görüyorsunuz. O dönemki temel isyancılar Osmanlı geleneklerinden çıkan ve aslında fikir açısından yabancı olan Nakşilerdi. Dönemin parlamento tartışmalarına bakarsanız tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun ilk taslağına göre Mevlevilik, Bektaşilik’e ait unvanlar yasak değil. ‘Neden onları da yasaklamıyorsunuz?’ ya da ‘Nesiniz? Bektaşi mi?’şeklindeki tepkiler nedeniyle ikinci taslakta hepsi eklenmiştir. Ama asıl hedef Nakşilerdir. Zaten Nakşiler Atatürk’e tepki göstermiştir, Alevi/Bektaşiler değil.

    Vahdet-i Vücud nedir?
    ‘Vahdet-i Vücud’, tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslam tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan (yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı’nın görüntüsünden, Tanrı’dan bir parçadır.

    Batılılaşma ve İslamcılık hep el ele gelişti

    – Bugünkü Türkiye’deki laiklik ve din ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
    Ben bugünü araştırmadım. Endişem bugün Türkiye’de İslam’ın -Batı’ya eğilimli İslamcı cemaatler gibi- Katolik-Protestanlaştığı. Daha zahir, görev ve emre dayalı gibi görülüyor. Belki bu aşırı Batılılaşma ve küreselleşme ile de ilgili. İnsanlar giderek içine kapanıyor bireyselleşme ile ve daha çok tüketici haline geliyor. Bu tarz küreselleşmeye dayalı organizasyonlarda üretken akıl ve güç doktrinin temelinde yer aldığı için, temel yön güç ve para elde etmeye yönelik. Ruhani unsur daha geride kalıyor.

    – Alevi/Bektaşi etkisinin pek hissedilmediğini görüyoruz ülkede. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?
    Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Alevi/Bektaşi ve Sünni çatışmasına çözüm getiren laiklik anlayışının onlardaki ortak Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine kurulduğunu ve Bağımsız Türkiye’de gerçekleştiğini anlamak çok önemli. Sembolleri, ritüelleri ve organizasyon yapıları gibi farklılıklara rağmen Sünni/Alevi birlikteliği özü itibariyla Osmanlı İslam’ının parçalarıydı. Atatürk ölünce, İnönü’yle beraber yine bir çeşit Cumhuriyetçi Tanzimat dönemi başladı ve aşırı derecede Batı etkisine girildi. Koşulsuz Batılılaşma ve İslamcılık Türkiye’de her zaman el ele gelişti. Mesela, Atatürk’ün takip ettiği Gökalp’ta Batılılaşma diye bir sözcük yoktur, modernleşme der. Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma İnönü döneminin bir kavramıdır. Batılılaşma ile birlikte resmi Sünni İslam da yine politize oldu. Bugünkü sorun Sünni İslam’ın Vahdet-i Vücud’dan uzaklaşmasıdır.

  • Görsel

    ATATÜRK ŞEKER FABRİKALARI SATILDIĞINDA ÖLDÜ:

    CEYHUN BALCI’DAN SUYA YAZILAR

                            Mutluhan İzmir

    Ceyhun Balcı’nın “Suya Yazılar” adlı kitabı çıktı. Bugün çoktan unutmuş olduğumuz ama olay sıcak iken hepimizin üzerinde bir şeyler söylemeye niyetlendiğimiz birçok gelişme ile ilgili yazdığı düşüncelerini toplamış bu kitapta Ceyhun. Ama bu yazıların arasında biri var ki, Atatürk’ün Şeker Fabrikalarının satılması ile birlikte öldüğünü, Cumhuriyetimizin ise kendisine sahip çıkacak insan profilini yok eden özelleştirmelerle birlikte anlamsızlaştığını bize çok güzel anlatıyor:

    “Babam ziraat mühendisi olduğu için özellikle başlangıçta zamanımız şeker fabrikalarının taşra uzantılarında geçmekle birlikte oralarda bile şeker fabrikası kültürünün duyumsandığını anımsıyorum. İlkokula 1967’de Niksar’da başlamıştım. Bağlı olduğumuz fabrika Turhal’daydı.

    Fabrikadan uzakta olsak da şeker kültürü ve disiplini ile iç içe olduğumuzu biliyorum. Planlama, akıl ve bilimin gereklerinin yerine getirilmesinin yanı sıra Cumhuriyet’in en eski kurumlarından olan şeker fabrikaları ve taşra örgütlenmelerinde neredeyse mesai kavramı olmaksızın gecelerin gündüzlere katıldığı özverili çalışmalar belleklerimden hiç silinmez.

    Disiplinli ve ilkeli hizmetin sürmesi bakımından önemli bir koşul da çalışanların 4-5 yılda bir görev yerlerinin değiştirilmesi geleneğiydi. Bu durum sayesinde ailecek ülkemizi tanımış oluyorduk.

    Bugün ülke varlıklarını hoyratça satıp savan, elden çıkaranları görünce kendime ‘O günlerin özverili çalışmalarına böyle bir son yaraşır mıydı?’ diye sormadan edemiyorum.

    Güzel geleneklerin oluştuğu, yaşandığı ve örnek olduğu yalnızca fabrika olmayan ama aynı zamanda da kültür yuvası saymamız gereken şeker fabrikalarının günümüzde birer birer üretimden koparıldıklarına da tanıklık ediyoruz ne yazık ki! Tek tek satışa çıkarılıyorlar. Elbette, üretimi sürdürmeleri için değil de en mutena yerlerdeki yerleşimlerine üretim dışı yatırımlarla konutlar, işyerleri ve alışveriş merkezleri dikmek adına.”

    Görsel

  • BENİM VALİM

    Görsel

    YOLSUZ BİRLEŞMELERE ARACILIK EDEN KİMSE

    Bu da nereden çıktı diyeceksiniz! O sözcüğü duymuş olmakla birlikte kullanmışlığım olmamıştı. “Benim valim” sayesinde öğrendim. Hemen sözlüğe başvurdum. Yazıya başlık oldu! Başka anlamlar da verilmiş sayın valinin söylemine konu olan sözcüğe.

    http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.5280a2ca2139e7.71722342

    Yazıya başlık olan tanım bu sözcüğün incelikli açıklaması olmalı! Yeterince açık olup olmadığı tartışılır.

    Anlamını bir yana bırakıp sayın valiye dönelim! Becerisine hayran olmamak elde mi? Benim valim yeri gelince kamyonun direksiyonuna geçtiği gibi yeri gelince de; bir bakışta anlar ilk gördüğü adamın tıynetini!

    İşi fazla hafife aldım sanırım! Kendimi ciddi olmaya çağırıyorum!

    Siyasetçiler bir yana ama Türkiye’de vali ya da başka kamu görevlilerinin bir ulusal günde kalabalıklarca ıslıklanması ve kınanması alışılmış durumlardan değil(di)! Bunun olabilmesi için kamu görevlisinin epeyce çaba göstermesi gerekirdi. Belli ki elinden geleni esirgememiş sayın vali.

    Özdenetim sorunu olduğu anlaşılan sayın vali o sözü kullanmadım! Kavas demiş olabilirim diyerek savunmaya geçtiğine göre hakkını yemeyelim! Farkında olmak bile bir hünerdir.

    Dedimse dedim! O da hak etmişti dese ne yapacaktık!

    Her şeyi anladık da olayın kahramanı sayın valinin sıfatı ne olacak?

    Ceyhun BALCI, 11.11.2013

  • Görsel

    DEMOKRASİYLE TANIŞMA

    Türkiye’nin demokrasi ile 1950’de tanıştığı söylenir, durur! Neden 1946 değil? İktidar el değiştirdiği için böyle düşünülüyor olmalıdır. Güncel değerler ve koşullar üzerinde tarih yargıcılığının doğal sonucudur bu dayanaksız söylem!

    Bu 10 Kasım’da ileri gelenlerimizin tam kadro törenlerde yer almaları, yetinmeyip Atatürk’ü Anma toplantılarına katılmaları gözlerimizin nemlenmesine neden oldu. Atatürk’ü anar görünüp O’na ve Cumhuriyet’e sokuşturmaya gelince! O kadar kusur kadı kızında da olur!

    Başbakan bugünkü anmada Türkiye’nin demokrasi ile 1950’de tanışabildiğini buyurmuş! Dönemin koşullarını, yanımızda yöremizde yaşananları göz ardı edilse olsak genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çeyrek yüzyıl cenderede olduğunu zannetmek işten bile olmaz!

    Türkiye’de (çok partili) demokrasiye erken bile geçilmiş olduğunu söylemek de olası! Kanıtı mı? İktidarın el değiştirdiği 1950 seçimlerinin yapıldığı tarih 14 Mayıs’tır. Bu tarihten 32 (otuz iki) gün sonra 16 Haziran 1950’de ezanın yeniden Arapça okunmaya başlandığını anımsatalım. Seçim, oy  sayımı, TBMM’nin açılması derken yeni hükümetin kurulması ışık hızıyla gerçekleşmiş olmalıdır. Ilk uygulama çok anlamlıdır. Ezanda Arapça’ya dönmek bir meydan okumadır. Öncesindeki geri adımlar bir yana bırakılırsa Karşıdevrim günlüğüne 16 Haziran 1950 tarihiyle başlamak yanlış olmaz.

    Dışarıya bakılacak olursa II. Dünya Savaşı’nın yıkıp geçtiği bir Avrupa o günkü Türkiye nüfusunun üç katı ölü; bir o kadar yaralı ve elbette sayıları belirsiz öksüz, yetim, acılı insan…

    Ülke kurulmadan önce 10 yıl savaşmak zorunda kalmış bir halk bu kez yıkımın uzağında tutulabilmiş. Hitler ve Mussolini dünyada sözü geçen önderler. Belli ki, Türkiye dışında da demokrasiyi mumla arasanız! Yok!….

    Ortaçağ karanlığını 15 yılda yırtmış bir ülkenin devrimleri kökleştirmemiş olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Çok partili demokrasi çığlığı atanların asıl derdinin farklı olduğunu kanıtlayacak sayısız uygulama ve geri dönüş ortadayken; insanın adına demokrasi denilen yıkım sürecine bırakın güzelleme yapmayı başkaldırası geliyor.

    Yokluğunun 75. yılında özlemle, saygıyla ve şükranla andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri gerçekten de çok sağlammış! Onsuz geçen üç çeyrek yüzyılda; Karşıdevrim’in işbaşı yapmasından 60 yılı aşkın zaman sonra ancak haklanabilmiş!

    Türkiye’nin yaşadığı acı deneyim akıldışılığın oy kantarına vurulması durumunda alınacak sonucu yansıtması bakımından da ibretliktir…

    Bu güzel insana borcumuzu eserini yeniden ayağa kaldırdığımız gün ödeyebileceğimizi aklımızdan çıkartmayalım! Demokrasiyle tanışacağımız gün o gün olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 10.11.2013

  • Görsel

    (Fotoğraf Dr Demir Özbaşar’ın Atatürk sunumundan alıntıdır)

    10 KASIM

    AĞLAMA DEĞİL DİK DURMA GÜNÜ

     

    Hem döven, hem de seven bir insan!

    Dünyayı, doğayı, kendi insanıyla birlikte tüm insanlığı sevebilen Atatürk gerekince eline sopayı alıp saldırganlara haddini bildirme bilgeliği gösterebilmiş!

    Emperyalizme karşı başarıya ulaşmış; bununla kalmayıp utkusunu devrimlerle taçlandırabilmiş az sayıda önderden biri!

    En azılı karşıtı bile hakkını teslim etmiş! Devrimi yeterince kökleşmemiş, kazanımları halkınca dört elle sahiplenilmemiş bir yalnız insan!

    Boy hedefi olan Mahmut Esat Bozkurt, Dr Reşit Galip ve Mustafa Necati gibi bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen bir kaç kişinin varlığı yalnızlığının kanıtı!

    Sözü uzatmak anlamsız!

    Bugüne kadar anlamadılarsa anlatmaya çalışmak da zaman savurganlığı olur!

    Oysa, O’nu anlayanlar yeter! Milli Mücadele’de, Cumhuriyet’in kuruluşunda, Dverimler’i yaşama geçirirken tek başına alt etmemiş miydi karşıtlarını?

    Peşine taktığı bir avuç namuslu adam, ve epeyce yoksul ve yoksun insanla başardıkları unutulmamalı!

    Sayıları değil nitelikleri önemli olan namuslu ve ilkeli insanlar Atatürk’ün bedenini değil ama düşüncelerini diriltebilirler…

    Dünyanın en iyi insanına saygıyla…

    Cayhun BALCI, 10.11.2013

  • GörselSIM

    7 KASIM

    1917 yılında Çarlık Rusya’sında yaşanan Ekim Devrimi’nin 96. yıldönümünü yaşıyoruz. Ekim’deki olayın kasım’da anılması o dönemde kullanılan Jülyen takvimine göre 25 Ekim’e rastlayan günün bugünkü takvimde 7 Kasım’a denk düşmesinden.

    Türk Devrimi ile Ekim Devrimi ikiz kardeştir.

    Görsel

    Ekim Devrimi biraz bizim yardımımızla, Milli Mücadele ve 1923 Cumhuriyet de biraz olsun Ekim Devrimi desteğiyle gerçekleşmiştir.

    Düşünsel farklılıklar ve ayrılıklar dayanışmaya engel olmamıştır!

    Belki de bu sayede insanlık tarihinde emperyalizme karşı savaşı utkuya eriştiren iki başarı bu komşulukta yaşam bulmuştur.

    Bu denli köklü ve anlamlı dayanışma Atatürk’ün sağlığında da hız kazanarak sürdürülmüştür. Yoksul ve yoksun Cumhuriyet’in sanayileşme ve kalkınma hamlesinde Bolşevik katkısının varlığı yadsınamaz.

    Görsel

    Bu katkı ve dayanışmanın izlerine bugün Taksim’de varlığını sürdüren Taksim Anıtı’nda da rastlanabilir. Bolşevik devrimcileri Frünze ve Voroşilov’un o anıttaki varlıkları sıradan bir durum değildir.

    Ustalıklı bir manevrayla sonlandırılan bu dayanışma karşıtlaşmaya dönüşmüş ve Türkiye karşısında savaş verdiği yedi düvelin kucağına bir kez daha düşürülmüştür.

    Bu ikiz kardeşten Bolşevik Devrimi yerle bir olalı 20 yıl oldu. Türk Devrimi ve Cumhuriyet ise ağır yaralı ve can çekişmekte!

    On gün önce Cumhuriyet’in 90. yıldönümünde halkın kazanımına sahip çıkışını görmüştük. Ekim Devrimi’nin yıldönümünde ise artık yerinde yeller esse de Bolşevik Devrimi’ne  selâm göndermek bir Türk’ün görevidir…

    Ceyhun BALCI, 07 Kasım 2013

  • Görsel

    Cusco’da kent meydanı : Katedral ve Gobierno

    BİR YÖNETSEL KOÇBAŞI OLARAK DİN!

    Dinselleşme ışık hızıyla ilerliyor. Pek çoğumuz dehşet ve umarsızlık içindeyiz. Ürkü ve kaygıyla ne yapacağımızı bilmez hale geliyoruz! Yaygın kanının tersine din geçmişte olduğu gibi bugün de yönetsel bir aygıt olmayı sürdürüyor!

    Dünyanın başka yerlerinde de benzer kareler hiç kuşkusuz vardır! Ama, sömürgeciliğin ve o çerçevedeki vahşetin insanlık üzerinde yarattığı travma Latin Amerika’da bir başka yaşanmıştır! Katıksız bir İnka kenti olan Cuzco’da ve ardışık olarak diğerlerinde belleğime çivilenen bir manzara unutamam. Kentin ana meydanı! En güzel yerde katedral ve yanı başında Gobierno, yani Hükümet Konağı! Rastlantı olamazdı bu yan yanalık!

    İnsan topluluklarını sopayla teslim almak olanaklıdır! Ama, o teslimiyeti sopayla sürdürmek hiç de kolay değildir! En azından yüksek bedellidir. O nedenle inançları benzemezleri kendisine benzetmekle işe başlar emperyalizm! Bir bakıma sopa din adamına ve katedrale verilmiş olur. Yanındaki hükümet konağına fazlaca iş düşmez böylelikle!

    Her fırsatta nüfusunun % 99.9’u Müslüman olduğu savlanan Türkiye’deki dinselleşmeyi nereye koymalı? Müslümanlıksa, Müslümanlık! Bunun ötesi tek tip Müslümanlık! Daha doğrusu birilerinin belirlediği ve kalıplaştırdığı Müslümanlık! Adına türban denilen örtünün bir bez parçası olmaktan çok öte anlam taşıdığını bir kez daha anımsayalım! Saç bahanedir. Tek tipleşme, üniformalaşma önde gelen hedeftir. Böylece hizadan çıkanı kolaylıkla saptar, gerekeni yaparsınız!

    Özetle, dinselleşme bir yönetsel koçbaşıdır! Ne din ne de o dinin gerekleri öncelik değil ayrıntıdır!

    Dinselleşmede hzılanmanın Türkiye’de giderek derinleşen yönetememe sürecine denk düşmesi rastlantı değildir.

    Bir çift söz de Türkiye aydınlanmasını ihanetle karartan sözde aydınlara!

    Yıllar önce dinselleşme gereçlerini İnsan Hakları Müzesi’ne koymuşlardı. Yazıktır, günahtır demişlerdi! Daha geçen hafta türbanın TBMM’ye girişini özgürlüğün eriştiği son nokta olarak niteleyerek kuyruğu dik tutmaktan geri durmadılar. Dinselleşme treninin bugün durduğu ahlâk zaptiyeliği durağında sayısız budalanın veryansın korosu oluşturduğunu gözlemliyoruz.

    Sözüm onlaradır!

    Biraz olsun insanlık tarihi okusaydınız, biraz olsun aydınlanmacı olsaydınız, başkalarının devrimlerini güzellediğiniz kadar kendinizinkinin de değerini bilseydiniz! Bu karanlığa düşer miydik?

    Hiçbir şey için geç değildir!

    Hiç olmazsa bugün ayıldıysanız ve yeniden aydınlanmaya omuz verecekseniz; bu bile kazançtır!

    Din, aşmaması gereken sınırların gerisine çekilmedikçe insanlığa rahat yok!

    Ceyhun BALCI, 06.11.2013