•  

    Image

    CEHALET VE HIYANET

    “Türküm” demek eziyet oldu kimileri için! Sayısını unuttuğumuz kez anlatmaya çabaladık! Belki aydınlatırız diyerek!

    Birgül Ayman Güler değindiğinde de hop oturup hop kalkmışlardı! “Türk milleti ile Kürt milliyetini bir tutamazsınız!” dediğinde… Kendi genel başkanı bile küplere binmişti.

    Oysa şu temel ilke unutulmasa kafalar da karışmayacaktı! (Belki anlaşılmayı kolaylaştırır diyerek koyulaştıralım, altını çizelim ve sağa doğru yatıralım!!!)

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan halka Türk Milleti denir!”

    Türk Milleti bir budun ya da milliyeti tanımlamıyor. Kürt, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Türkmen, Yahudi, Ermeni, Rum,…..budunlarının toplamı Türk Milleti’ni oluşturuyor.

    “Andımız”daki “Türküm” Türk Milleti’ni oluşturan tüm öğeleri içermektedir. Çoğu zaman dil alışkanlığıyla düşülen bir hatayı da düzeltelim! Türk dediğimizde ayrı bir budundan söz etmiş olmuyoruz. Dolayısı ile “Ne Mutlu Türküm Diyene!” bir budunun değil bir milletin söylemidir.

    Milyonlarca kez yinelenen ve ortalama anlak sahiplerince kavranmış olması beklenen bu temel ilkenin bu denli kötüye kullanılması ancak hıyanetle açıklanabilir. Tek ve birleşik amaç vardır! Bu ülkeyi ve milleti bölmek! Yutulabilir ve sindirilebilir lokmalara ayırmak! Dil, din ve mezhep temelli ayrışma gerekçeleri üretmek bunca bilgilendirmeye karşın ısrarla sürdürülüyorsa eğer bu tutuma hıyanet yaftası yapıştırmanın kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu saptamak zorundayız.

    Özenle irdelenirse “Andımız”da kafayı taktıkları tek sözcüğün “Türküm” olduğu kolayca anlaşılır. Geçmişte cehaletle, ama artık hıyanetle ilintili bu saplantı ırkçı, şoven ve ayrımcı nitelemelerine kaynaklık ettiriliyor.

    Yalan söylüyorlar! Cehalet yerini hıyanete bırakmıştır! Hainlerle mücadele zorlu olsa da mutlaka utkuyla sonuçlandırılmalıdır! Birliğimiz ve dirliğimiz söz konusudur!

    Ceyhun BALCI, 04.10.2013

  • EKSİKLİ PAKET

     

    Açıklanan demokratikleşme paketi beklenen açılımları içermektedir. Eksikleri varsa da dedikleri gibi sonraki paketlerle tamamlanacaktır.

     

    Böyle bir durumda ana iktidar partisi asıl oyuncudur. Paketin sahibidir. Yavru iktidar ise yaramaz çocuk rolünü oynama sevdasındadır. Buna zorunludur. BDP paketi beğenmese de cebine çoktan koymuştur. Beğense varlığı anlamsızlaşacaktır.  Beğenmez gibi yapıp beğenmek en akıllıcasıdır.

     

    Türkiye’nin sorununun bir muhalefet sorunu olduğu tüm açıklığıyla gözler önüne serilmiştir.

     

    Yavru muhalefet eleştirel görüntü ardında güvenilmezlik barındırıyor. Bugünlerdeki amansız(!) muhalefetini en kısa zamanda vereceği yaşam öpücüğüyle affettirecektir!

     

    Kilit yapı ana muhalefettir! Okları kırma yarışındaki CHP iki arada bir derede olmanın sıkıntısı içindedir. CHP demokratikleşme paketini beğenmediğini açıklamıştır. Ancak, anlaşıldığı kadarı ile paketin eksiklikleri öncelikli sorundur onlar için!

     

    Gözden geçirmek gerekirse; abeceye harf eklemede eksiklik olduğu söylenemez. Eklenebilecekler bu paketten çıkmıştır. Başkaca dillerde istemler olursa sonraki paketlerle bu eksik giderilebilir. Daha fazla demokrasi diyerek kendini kaybeden bu partimizin Andımız konusundaki sessizliği bu konuyu dert etmediğinin göstergesidir. Bu alandaki eksiklikler bayrak ve İstiklal Marşı’yla ilgili yasaklamalar olabilir. Türban konusunda da eksiklikler olduğu ortadadır. Bu denli masum bir nesneyse türban emniyet, yargı ve TBMM neden bağışık tutulmuştur? Umarız bu eksiklikleri tamamlama sevdasında olmayacaktır CHP!

     

    Diğer yandan, demokratikleşme kisveli bölme ve ayrıştırma alanında yeterli görülmediyse paket CHP’nin bu konuda çok daha parlak ve açılımcı düşünceleri mi vardır?

     

    Bir kez daha anımsatalım!

     

    CHP amblemini değiştirmediyse; tutacağı yol bellidir! Açıklanan paket CHP’nin tarihten gelen kazanım ve birikimlerini yok saymaktadır! Bu durumda alınması gereken tutum da tartışmaya yer bırakmayacak kadar net olmalıdır.

     

    Durum böyleyken; kendi yapıtı olan Cumhuriyet’in savunulması yerine dinci ve etnikçi sulara yelken açmanın CHP’ye yarar sağlamayacağını öngörmek yerine deneyerek yaşamak ve bir acı deneyimi daha tarihe yazdırmak zorunlu mudur?

     

    Ceyhun BALCI, 02.10.2013

     

     

  • SKANDAL(!)

    Skandalı bol bir ülkede yaşıyoruz. Basınımız skandal haberleriyle dolup, taşıyor. Geçen hafta İzmir sağlıkta skandal(!) haberiyle kim bilir kaçıncı kezsarsıldı.Doğal olarak bu haberbaşka bir çoğu gibi basında öne çıkartıldı. Haberin öne çıkartılmasına değil ama; işleniş biçimine ve altında yatan nedene ilgisiz kalınmasına itirazımız var!

     

    Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ege Doğumevi’nde bir odada iki ameliyatın aynı anda gerçekleştirilmesi skandala konu olan haberdi. Öncelikle vurgulamakta yarar var! Bu, arzulanan bir durum değildir. Ancak, neden böyle oldu sorusuna yanıt aramanın da görevimiz olduğunu anımsatalım!

     

    Sayısal verilergerçek nedene ulaşmamıza yardım edecektir. İzmir’de içinde bulunduğumuz yılın ilk sekiz ayında 35.000 (otuz beş bin) bebek yaşama merhaba demiş. Bu doğumların beşte biri “skandal(!)” yaşanan kurumda gerçekleşmiş. Bebeklerin % 60’a yakını Sezaryen’le dünyaya gelmiş. Sezaryen demek ameliyat demek!Ameliyat da ameliyathane gerektiriyor. Ege Doğumevi’nde içinde bulunduğumuz yılın ilk sekiz ayında gün başına ortalama 20’yi aşan Sezaryen girişimi yapılmış. Bu değer 2012’de 15 dolayındaymış.

     

    Bu denli yoğun doğum işyükü altındaki hastanenin başka bir çok alanda nitelikli ve nicelikli bir hizmet sunmakta olduğunun yakın tanığıyız. Pek çok Sezaryen girişiminin de acil gereklilik sonucu uygulanmakta olduğunu unutmadan ekleyelim.

     

    Örnek olması bakımından yararlı olacaktır. Kentimizdeki bir başka eğitim ve araştırma hastanesinde yine 2013 yılının ilk 8 ayında gerçekleşen doğum sayısı 300 (üçyüz)’dür. Bu olguların üçte birini Sezaryenle doğumlar oluşturmaktadır. Ege Doğumevi’nde gün başına düşen 20’yi aşkın Sezaryen’e karşılık bu kurumumuzda 2-3 günde bir Sezaryen’le doğum gerçekleşmiştir.

     

    Sayılar her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymuş olmakla birlikte biz yine de adet yerini bulsun diye sözü bağlayalım. Kentimizde ve özellikle de metropol sınırları içinde olguların kurumsal dağılımının yetersiz değil, son derece kötü olduğunu bu sayısal değerlere bakarak kolaylıkla söyleyebiliriz.

     

    Tam da burada akla gelebilecek bir soruya da yanıt vermekte yarar var. Günde ortalama 20’yi aşkın Sezaryen yükü altında ezilen Ege Doğumevi’nin bu işyükünden hastaları başka bir kuruma yönlendirerek kurtulması da ne yazık ki olanaksızdır. Ege Doğumevi son başvuru noktasıdır ve başvuran hastaları sonuçlandırmaktan başka seçeneği yoktur.

     

    Bu kurumda çalışan başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının eleştiri bir yana; özverili ve insanüstü çalışmalarının karşılığında kutlanmayı hak ettiklerinin de altını unutmadan çizelim!

     

    Şimdi sıra etkili ve yetkililere seslenmeye geldi!

     

    Kurumun birisinde günde 20’yi geçen Sezaryen girişimi yapılırken kuş uçuşu bir kaç kilometre ötedeki diğerinde bir kaç günde bir Sezaryen yapılıyor oluşu akılcı bir durum olmasa gerektir. Ancak, bu akıldışı durumun acı gerçeğimiz olduğu da ortadadır.

     

    Şimdi anlatabilmiş olmalıyız bir salonda iki ameliyatın aynı anda yapılması zorunluluğunun altında yatan nedeni! Sorun, olguların kurumsal dağılımında dengenin sağlanmasıyla kolaylıkla çözüme kavuşturulabilecektir. Hiç kuşkusuz bu dağılım dengesizliğinin de altında yatan nedenler vardır Ancak, bu nedenlerin hiç birisi giderilemez ve ortadan kaldırılamaz boyutta değildir.

     

    Sonuç olarak, öne çıkartılan, skandalla yaftalanan bir odada iki ameliyatın aynı anda gerçekleştirilmesi olgusu, savunulabilir ve çağa uygun bir uygulama değildir. Olguların kurumlara dağılımındaki dengesizlik bu istenmeyen durumu kaçınılmaz kılmaktadır. Olaya bir de bu açıdan bakılması gereğini kamuoyunun bilgisine sunarız.

    ,

    Yaprak Dökümü

     

    Geçtiğimiz hafta iki önemli ve yeri doldurulamaz değerimizi ardışık olarak yitirdik. Oynadığı rolle özdeşleşen Tuncel Kurtiz gerçek adıyla olduğu kadar özdeşleştiği rolleriyle tanındı ve şu anda o rollerdeki adlarıyla da anılıyor.

     

    Ramiz Dayı’nın yokluğuna alışamadan on parmağında on hüner Turgut Özakman’ı yitirdiğimiz haberiyle sarsıldık. Künyesinde tiyatrocu, yazar, tarihçi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü unvanlarını başarıyla taşıyan Turgut Özakman yakın tarihin belleklerimize çivilenmesinde önemli işlev görmüştü.

     

    Her ikisi için de öldü nitelemesini seslendirmekten kaçınıyoruz. Hem Tuncel Kurtiz hem Turgut Özakman gönül tahtlarımızdaki yerlerini çoktan aldılar. Çok iyi biliyoruz ki; yaşamları boyunca yaptıkları gibi aramızdan ayrıldıktan sonra da bizleri aydınlatmayı sürdürecekler.  Böyle insanlar ölmezler! Olsa olsa, bizleri bedensel varlıklarından yoksun bırakırlar.

     

    Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz!

     

    Ceyhun BALCI, 02.10.2013, Yurt Ege

  • DR. REŞİT GALİP

    (1893-1934)

    Image

    Türkiye’nin büyük günü 30 Eylül’de Demokratikleşme Paketi açıklandı. Oysa, buna Demokratikleşme Torbası demek daha uygun düşerdi. Ele geçen ne varsa içine atılmış. Anadilde eğitim, Türk abecesinde bulunmayan harfler ve elbette el çabukluğuyla torbaya sokulan türban!

    “Andımız” da kurtulamamış torbaya girmekten!

    Image

    Andımız deyince Dr Reşit Galip’i unutmak olmaz! 23 Nisan 1933’te Dr Reşit Galip tarafından yazılan ve okullarda öğrenciler tarafından okunan Andımız bugün demokratikleşme kurbanı oldu! Bu ülkede Şovenizm ve Irkçılık ile yaftalayıp da aşamayacağınız engel olmadığı bir kez daha anlaşılmış oldu.

    Dr Reşit Galip kemikleri sızlayanlar arasındaki yerini almıştır bu yok sayışla. Kırk bir yaşında yaşama veda ettiğinde kitapları, bir karyolası ve yorganından başka bir şeyi olmayan bu Cumhuriyet insanının 1933’teki Üniversite Reformu’nun öncülerinden olduğunu bilenlerin sayısı da çok olmasa gerektir. “Andımız”ın tarihe karışmasına alkış tutan ve zaman yitirmeden basında boy göstermekte sakınca görmeyen akademik unvanlılar bana Sakallı Celâl’in şu aforizmasını bir kez daha anımsatmış oldu!

    “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür!”

    Sakallı Celâl’in bu sözleri dünya döndükçe, yaşam sürdükçe birilerine kapak olmayı sürdürecek gibi görünüyor.

    Yapılan açıklamalara bakılırsa paketlerin biri diğerini izleyecek!

    Bugünkü paketle Dr Reşit Galip bir kez daha öldürülmüştür. Hem de canevinden vurularak! Ama, asıl yok edilmek istenilenin onun aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti olduğu gerçeği akıldan çıkartılmamalıdır.

    Ceyhun BALCI, 30.03.2013

    Image

  • Görsel

     

    30 EYLÜL

     

    29 Eylül’ün 30’una gebe olduğu saatlerdeyiz. Yarın kimilerine göre büyük bir gün olacak! Kimileri de bu büyük günü hasarsız atlatma hesapları içinde! Etnik yörüngeye oturtulan sorun artık bir şantaj aracıdır. Öyle olmasa, üçlü seçime geri sayılırken ateşle oynanır mı? Bir parmak bal çalıp oyalamaya girişmek ve seçimleri kazasız atlattıktan sonra yola devam etmek en mantıklı yaklaşımdır.

     

    Ana dilde eğitim kisvesiyle ortalıkta boy gösteren bölme projesinin orada durmayacağı gazetelere yansıyan demeçlerden bellidir. “Dersim’in ardından Kürdistan!” diyen Selahattin Demirtaş ve onun gibilerin gizlisi saklısının kalmadığı anlaşılmaktadır.

     

    Yarınki paketten çıkacakları aşağı yukarı kestirmek hiç de zor değil. Etnisite ve milliyete dayanan bir dizi söylem ve o kapsamda verilecek sözler yarınki açıklamaların omurgasını oluşturacaktır. Anadilde eğitim bile başlı başına bir gaz alma aracı olarak kullanılacaktır. Ortamda bu gibi ulu orta konuşma ve söz vermelerin ne anlama geldiğini sorgulayacak sesi ara ki bulasın! Anadilde eğitim yaşama geçirilebilecek bir hedef midir? Örneğin, Kürtçe hukuk kitabı yazılabilir mi, mühendislik eğitimi verilebilir mi? Bu yalın soruyu bile seslendirmekten uzaklaşmış bir akıl tutulması var karşımızda.  Gören, duyan bu kültürel görünümlü olanaklar sağlandığında yöre insanının karnının doyacağını, marabalığın sonlanacağını ve insanların gönençli bir yaşam sürmeye başlayacağını düşünecek neredeyse!

     

    30 Eylül paketinden topraksız köylüye toprak, marabalığa son ve ortaçağ karanlığını aydınlatma maddeleri çıkmayacağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yoktur.

     

    Çünkü, asıl hedef çözüm adı altında ayrışmaya ve sonunda bölünmeye giden yolun taşlarını döşemektir. Bu bir kez başarıldığında anadilde eğitimin karın doyurmayacağı, sorunları çözmeyeceği anlaşılacaktır! Ama, atı alan da Üsküdar’ı geçmiş olacaktır.

     

    Sağıyla, soluyla ve orta yolcusuyla hedefi bir devleti çökertmek, bir ulusu tarih sahnesinden silmek olanların büyük günü olması olası 30 Eylül paketi neler getirecek? Uyuyup, uyandığımızda netleşecektir! Ama, kesin olan bir şey varsa bu sürecin hiç durmayacağı ve her paketin bir sonrakine gebe kalacağıdır.

  •  

    Görsel

    GÜLE GÜLE ÇILGIN TÜRK

     

    “Şu Çılgın Türkler”i ancak bir başka çılgın Türk yazabilirdi. Kitap okurun ilgisine sunulduğunda satış sayısı bakımından aylarca ilk sırada kalmıştı.

     

    Başyapıtına Cumhuriyet Türk Mucizesi I ve II ile Diriliş Çanakkale 1915’i de eklemişti. Doğma, büyüme Ankaralı oluşunun etkisi ne düzeydeydi bilinemez ama; doğum yeri Cumhuriyetinkiyle özdeş olan Turgut ÖZAKMAN (1930-2013)’a çok yakışmıştı emeklemesine, gençliğine, serpilmesine ve başarılarına tanık olduğu Cumuhuriyet’i yazmak!

     

    Çılgın Türkler, Yılgın Türkler ile yer değiştirip de olan bitene izleyici olmayı yeğleyince ne düşünmüştür? Hiç kuşkusuz üzülmüş, kahrolmuştur. Ama, Çılgın Türkler’i 50 yılda yazan Özakman olarak hiç kuşkusuz bu eşsiz birikiminin de verdiği güçle üretmekten hiç vazgeçmemiştir!

     

    Son yıllara damgasını vuran üçlemesinin yanı sıra Turgut Özakman’ın göz ardı edilmemesi gereken bir başka yapıtı “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”dir. Yaşamını namus yoksunlarıyla mücadeleye adayan Turgut Özakman’nın gerçek başyapıtı da bu kitap sayılmalıdır.

     Görsel

    Gözünün bebeği gibi koruyup, kolladığı Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’in başına gelenlere tanık olması yaşamdaki en büyük şanssızlığı sayılır.

     

    Neyse ki;  Çılgın Türkler’in dönüşüne ve şahlanışına tanık olarak gözü arkada kalmamıştır.

     

    Güle güle Çılgın Türk! Bu dünyaya yaydığın ışık bundan sonrası için de yetip artacaktır hem sana, hem de çevrendekilere!

     

    Ceyhun BALCI, 28.09.2013

     

  • ÜÇ TIBBİYELİ

     

    Bu hafta köşemize üç “Tıbbiyeli”yi konuk ediyoruz.

     

    Konuklarımızın ilki Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR!  Şanlıurfa 1929 doğumlu. Nöroloji uzmanı. Sayısız meslektaşımızın hocası. Farklı deyişle hocaların hocası! Bir yandan hocalık yapmayı sürdürürken diğer yandan aydın ihanetine uğrayan ülkesinde aydın olabilmeyi ve çevresine ışık saçabilmeyi başarabiliyor. Coşkun Özdemir hoca nörolojinin önemli alanlarından kas hastalıkları konusunda yetkinleşmiş. Günümüzdeki baş döndürücü gelişmelere karşın ne yazık ki tıp kas hastalıklarının köktenci tedavisini henüz bulabilmiş değil.

     

    Buna karşılık bu umarsız hastalığa yakalananlara hiç bir şey yapılamıyor da denilemez. İyi bakım koşulları sağlanarak, hastalar ve hasta yakınları bilinçlendirilerek sağkalım süresi olabildiğince uzatılabiliyor. Böylelikle, her geçen gün engelli olma yolunda ilerleyen hastaların toplumsal yaşama katılması da sağlanabilmiş oluyor!

     

    Coşkun Özdemir 1978’de kuruluşuna öncülük ettiği Türkiye Kas Hastalıkları Derneği (KASDER) aracılığıyla hastalara ve yakınlarına hizmeti bir başka koldan da sürdürmüş. Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına dernek olduğu onaylanan böyle bir kuruma yine kamunun sahip çıkması, yardımcı olması ve hiç olmazsa gölge etmemesi beklenmez mi?

     

    Bu soruya evet yanıtı verememek başlı başına acı verici bir durum!  Ne ilginçtir ki; geçmiş dönemlerde belediyelerin esirgemediği destek son yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi kösteğine dönüşmüş durumda.

     

    Geçtiğimiz günlerde olimpiyat serüveni yaşamış olan İstanbul’un belediyesi bu düzenlemeye gösterdiği ilginin pek azını bile KASDER’e gösteremiyor. Başka deyişle, olimpiyat evsahipliğine heveslenmiş olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi KASDER’i Yeşilköy’de kullanmakta olduğu belediyeye ait yapıdan çıkartıp sokağa terk etmeyi düşünmekte sakınca görmüyor.

     

    Olay İstanbul’da yaşansa da, Türkiye’deki sayıları 100 bin dolayında olan kas hastaları ülkenin her köşesinde yaşamakta. İzmir’de de şubesi olan derneğin İzmir’deki kas hastalarına kol, kanat germe konusundaki duyarlılığının yakın tanığıyız.  Bu nedenle, KASDER’in başına gelenlerden kentimizde yaşayan hasta, hasta yakını ve kentlilerin haberdar olmasında yarar var düşüncesinden yola çıkarak bu kabul edilemez durumu paylaşmış oluyoruz!

     

     

     

     

    Köşemizin bu haftaki ikinci konuğu kentimizden. İzmir Tabip Odası üyesi Prof Dr Süleymen KAYNAK! Süleyman KAYNAK hocamızın sıradışı etkinliği dolayısı ile önemli bir olguya değineceğiz! Süleyman Kaynak hoca da ışığını ve ilgisini hekimliğin ötesine taşıyanlardan. Bir şekilde karşısına çıkan fırsatı değerlendirmekten kaçınmayan, “benim görevim değil” demeyenlerden.

     

    Geçtiğimiz günlerde İngiliz Avam Kamarası’na konuk olan Dr. Süleyman Kaynak Türkiye’de yaşama geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı farklı bir bakış açısıyla irdelemiş. Bugüne dek uygulayıcılarının tek yanlı güzellemelerine konu olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ilgili olarak yine uygulayıcılarının kaleme aldığı olumlayıcı yazıların dünyanın saygın dergilerinde yer bulduğunu düşündüğümüzde sürecin tek taraflı bir propaganda bombardımanına dönüştüğünü söylemek abartılı bir saptama olmayacaktır.

     

    Her ne kadar, Türkiye’de sağlıkta dönüşüm ile birlikte nicelik patlaması yaşandığı sayısal değerlerle ortaya konmuş olsa da, her bir Türk yurttaşının yılda 8.2 kez hekime başvurduğu bilinse de, acil servis gibi ciddi ve yaşamsal bir hizmet alanının 90 milyon/yıl başvuru aldığını saptasak da bu önemli bilgilerin topluma iletilmesinde güçlük çekmekte olduğumuz kesindi.

     

    Prof Dr Süleyman Kaynak İngiliz Avam Kamarası’nda sunum yaparak bir yandan İngilizleri bilgilendirirken; diğer yandan da Türk kamuoyunu aydınlatmış oldu.  Bu sıradışı etkinliğin basında kendisine yer bulmuş olması; bilinip de anlatılamayanları, saptanıp da söylenemeyenleri ortaya koyarak kendisinden bekleneni fazlasıyla yerine getirmiştir.

     

    Sağlıkta nicelik artarken, dibe vuran nitelik konusunda çırpınan duyarlı kesimlerin işini kolaylaştırdığı, toplumu gereksinim duyduğu bilginin aydınlığıyla buluşturduğu için Prof Dr Süleyman Kaynak’a  teşekkür borçluyuz.

     

    *******************

     

    Üçüncü konuğumuz da İzmir Tabip Odası üyesi. Dr Melek Sedef GÜRYAY,  ne yazık ki sağlık ortamının ayrılmaz parçası olma noktasına gelen şiddet deneyimi yaşayan hekimler kervanına katılmış. İzmir Tabip Odası’nın üyeleri arasında gerçekleştirdiği bir sormaca (anket) sonucuna göre her iki hekimden birisi meslek yaşamı boyunca şiddetle karşılaşmaktadır. Sözel şiddet kurbanı meslektaşımız kararlı davranıp, olayın üstüne gidince mahkemeye gidilmeksizin uzlaştırıcı aracılığıyla küfürbaz hastasından ödence (tazminat) alma fırsatı yakalamış.

     

    Tam da bu aşamada meslektaşımız siz okurlarla paylaşmamızı gerekli kılan son derece saygıdeğer bir davranış sergilemiş. Kazandığı ödenceyi, Nisan 2012’de tedavi ettiği bir hastasının yakını tarafından Gaziantep’te silahlı saldırıya uğrayan ve ne yazık ki; yaşama tutunacak kadar şanslı olmayan Dr Ersin ARSLAN adına verilmekte olan öğrenci bursunda kullanılmak üzere Gaziantep Tabip Odası’na bağışlamış. Dr Melek Sedef GÜRYAY’ı hem kendisine yönelen şiddet karşısındaki dik duruşu hem de bu dik duruşu ile kazandığı ödenceyi bir başka şiddet kurbanı meslektaşımızın anısına kullanılmak üzere bağışlayarak sergilediği erdemli ve saygıdeğer davranışı nedeniyle kutlamayı ve sizlere duyurmayı unutamazdık!

     

    Türkiye’de hekimliğin ve hekimlerin tarihten gelen duyarlılık, insancıllık ve yurtseverlik davranışı sergileme geleneğine sahip olduğunu anımsadığımızda; bugünkü yazımıza konu olanların pek çok benzerinin yaşandığını, yaşanmakta olduğunu ve yaşanacağını kolaylıkla söyleyebiliriz.

     

    Hekimler, içinde bulundukları ve varlıklarını borçlu oldukları toplumun birer parçası olarak halka hizmeti hekimlik alanı dışında da sürdürerek toplumsal sorumluluklarının gereğini yerine getirme geleneğine sahip çıkacaklardır.Çünkü, Tıbbiyeli olmak hekim olmanın da ötesinde biraz da böyle bir şeydir!

     

  •  

    Görsel

    KIRILAN OKLAR, YİTİRİLEN BELLEK!

    Türkiye özellikle siyasette dikensiz gül bahçesine benzetiliyor. Özellikle parlamentoda bulunan siyasi partiler bakımından durum ne yazık ki budur! Bir kez daha CHP eleştirisi olacak! Ama, bu eleştirel yaklaşım CHP’nin Türkiye için gerekliliğinden kuşku duymama kaynaklıdır! Bu nedenle dostlar hoş görsünler!

    Haberler rehberim olsun istedim!

    Gazetede bir haber ilişiyor gözüme!

    ABD’yi ziyarete eden CHP heyeti ABD’li yetkililerin partilerine ilgi duymasından hoşnut olmuşlar. Platonik aşkına yanıt aldığını düşünen genç kız ya da delikanlı edası gibi geldi bana. Türkiye’de iktidar olmanın ancak Atlantik ötesindeki gücün ilgisiyle olanaklı olduğunu düşündüren bu açıklama son derece üzücüydü. Bu demeci sorumsuzca verenlere anımsatmak zorundayım! CHP, bu türden mandacı/himayeci/onaycı düşünceleri 4 Eylül 1919’da Sivas’ta bırakmıştır. ABD’nin değil de Türk insanının ilgisini çekmek tek amaç olmalıdır!

    Bir başka haber CHP’nin Dersim histerisine kapıldığının somut göstergesi gibi görünüyor! Aralarında Kamer Genç’in de bulunduğu milletvekillerinin Tunceli’nin adının Dersim olarak değiştirilmesi amaçlı yasa önerisine imza attıkları anlaşılıyor. Öncelikle anımsatmak gerekir ki; Dersim bir ilin değil bölgenin adıydı. Bugünün haritasında yer alan farklı illeri kapsardı. Dolayısı ile Dersim değişikliği Osmanlıcı geriye gidişe hizmet sunan bir budalalıktan öte bir yaklaşım değildir. Diğer yandan, Dersim’e dönüş ile derebeyliğe ve Seyit Rıza’ya göndermede bulunmak da CHP’nin işi olmamalıydı. Böylelikle, CHP Cumhuriyet’i kuran parti olarak yıkımda rol almış olmaktadır.  Ayrıca, Dersim projesinin bir yıkım ve bölünme eylemi olduğunu sağır sultan duymuştur. Hem Osmanlıcı hem de bölücü renkleri olan bu sürecin siyasi düzlemde güçlü temsilcileri vardır. CHP sahipli alanda siyasete soyunarak oy kazanamaz! Hatta, yitirebilir de!

    Yine, ABD kaynaklı bir CHP haberi! Bir milletvekili dinsel kisveler kuşanarak dinci ve cemaatçi söylemler sergilemiş. Bunu da böbürlenerek yaptığı anlaşılıyor verdiği mesut insan fotoğraflarından! Bu da baltayı taşa vurmakla eşdeğer bir başka yaklaşımdır. Bu alan da fazlasıyla sahiplidir! Bu alanın oylarının sahibi bellidir! Cumhuriyetçi ve ulusalcı kitleleri itmekten öte bir işe yaramaz!

    Altı oklu bayrağı olan partide kendi üyelerine yöneltilen “Atatürk devrimlerine ilgi duyuyor musunuz?” sorusu bütün bu olanların üzerine dikilmiş tüy gibidir. Bir an önce akılların başlara toplanma gereğini yansıtan bir başka önemli hatadır!

    Oklarını kırmış görünen, belleğini de yitirmiş olduğu anlaşılan CHP’nin silkinmesi ivedi gereksinimdir. Bu gereksinim yalnızca parti ve seçmeni için değil ülkenin bütünü için de geçerlidir.

    Yukarıda sıralanan eylemlere sahip çıkanlar olmasın mı? Elbette olsun! Her türlü düşüncenin savunulması, sahiplenilmesi kadar doğal bir durum olamaz! Ancak, altı oku simgesi sayan bir partide bunların yaşanmasıdır eleştiriye konu olan! Yüreği yeten, kendisine güvenen altı ok kisvesini bir kenara koyup öyle çıkmalıdır ortaya! Okları kırarak, belleği silerek yaşama geçirilenlerin doğruluğu bir yana bunun dürüstçe bir tutum olmadığı da ortadadır.  

    Ceyhun Balcı, 26.09.2013

  •  

    Görsel

    26 Eylül

    DİL BAYRAMI

    26 Eylül Dil Bayramı’nı 81. Kez kutluyoruz!

    (Kutlayıp kutlamadığımız ya da kutlamayı hak edip etmediğimiz ayrıca tartışılmalıdır)

    İşyeri adlarıyla günlük konuşmanın Frenkçe’ye, dinsel iletişimin Arapça’ya teslim olduğu günümüz Türkiye’sinde Dil bayramı bir anlam taşıyabilir mi? Bence, çok daha fazla anlam taşır, taşımalıdır!

    Dil bir ulusun can damarı sayılır! Dilini yitirdiğinde belini doğrultması güçleşir. En çarpıcı örnek Latin Amerika’dır. Bu dev anakarada yerli dillerinin adından başka bir şey kalmamıştır geriye. Duygu ve düşüncenin dışavurumu olan dil aracılığı olmadan ne sömürgecilik, asimilasyon ne de egemenlik altına alma söz konusu olamaz!

    Türkçe’nin içinde bulunduğumuz dönemde içine düşürüldüğü sefalet bir de bu açıdan değerlendirilmeli!

    Dil bağımsızlığın yitirilmesinin yanı sıra ortaçağ karanlığından çıkılmasının da aracı olabilmiş. Bugün tarih sahnesine çıkmış önemli devrimcilerden birisi saydığımız, Rönesans’a giden yolun ilk adımını attığını düşündüğümüz tutucu Alman papazı Martin Luther’e bu unvanı kazandıran da dildir. İncil’i Almanca’ya çevirerek insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik olan sorgulama ve kuşkulanma dürtüsünü tetiklemiştir.

    Görüldüğü gibi dili önemsememek tutsaklık, önemsemek de özgürlük kapılarını açabilmekte!

    Dil Bayramı bu duygularla ve bilinçle kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 26.09.2013

  • BİLİM YENİDEN !

     

    Tarihin sonu geldiği ve insanlığın en iyiyiye, en doğruya ve en güzele ulaştığı iddiası ile seçeneksiz olarak pazarlanan, pazarlanan ne kelime düpedüz dayatılan, kapitalist sömürünün bilim düşmanlığına artık YETER!

    İnsanlık otuz yılı aşkın bir süredir, sözde bir “özgürlük” yutturmacası ile aldatılarak, güya bilimin baskıcı ve dayatmacı otoritesinden özgürleştiriliyor. Ve artık günümüzde bilim artık hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) değil! Bu tam bir “Akıl tutulması”dır.

    Otuz yılı aşkın süredir, seçeneksiz olarak dünyaya egemen olan finans kapitalin, kendi çıkarları uğruna, herşeyini borçlu olduğu bilimi değersizleştirme, otoritesini yok etme, postmoderniteye uygun olarak yeniden tanımlama çabalarına şahit oluyoruz. Bugün artık bilim otorite olmadığı gibi, bilim adına yapılan etkinliğin de bilim ile bir alâkası yoktur. Aydınlatmayan bu sözde bilimin egemenliğinde yaşanan bu çağ insanlığın “İkinci Karanlık Çağı”dır.

    Aklın ve bilimin yolundan ayrılmanın, herkes ve her toplum için mutlaka ama mutlaka bir bedeli vardır. Ve bu bedel ödenir. Yıkılmaz denilen tüm egemenlikler bu altın kural sonucu yıkılmışlardır. Ve öyle görünüyor ki, gene bu kural gereği, 21. yüzyılda aklın ve bilimin otoritesini reddetme yoluna giren Batı medeniyeti başat konumunu devredecektir.

     

    Tarihsel süreç içinde markentalizm, sanayii kapitalizmi ve finans kapitalizmi aşamalarından geçen ve liberalizmden neo liberalizme evrimleşen finans kapitalin, insanlığa yaşam tarzı olarak önerisi postmodernitedir. Bilimsel olmayan sözde bir iradi özgürlük uğruna bilimin, sanatın ve ahlakın feda edildiği postmodernite, tam bir Aydınlanma karşıtlığıdır; aklın ve bilimin otoritesini reddeder.

    Cihan Harpleri sonrasında sesi çıkmaya paşlayıp, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile iyice işitilir olan postmodernite, Bilişim Devrimi (internet) sonrasında artık yeryüzündeki “tek ses”tir. 

    Eskiden güç olan bilgi, artık kazanç nesnesidir. 

    Postmodernite döneminde bilim metalaştırılmış (alınır-satılır kılınmış) ve finans kapitalin emrine verilmiştir. Endüstri (sanayi) tarafından yönlendirilen postmodern bilim “gerçeğin” yerine yeni bir kavram geçirmiştir: “Kalite”! Önceden akla ve mantığa uygun olmak, tarafsız ve evrensel olmak gibi zorunlulukları olan bilim adamı, postmodernite döneminde özgürleşecek (!) ve gerçeğin peşinden koşmak yerine müşteri memnuniyetini de içeren kalitenin peşinden koşacaktır. Üstelik bu koşusunda yalnız da olmayacaktır. En az kendi kadar saygın kanaat önderleri ve din adamları hep yardımcısı olacaktır.

     

     

    Bilimsel gelişmelerle ortaya konan Kuantum Teorisi, Kaos, Belirsizlik İlkesi ve Yanlışlanabilirlik gibi yeniliklerin kasıtlı olarak kötüye kullanılması ile bilimselliğin temel dayanakları olan kesinlik, öngörülebilirlik, deneysel doğrulama gibi kavramlar tartışmaya açılıp değersizleştirilerek bilimin otoritesi yerle bir edilmiştir. Kendisine bilimsellik atfeden sosyalizmin yıkılmasında bu bilimin otoritesinin yıkılışı çok işe yaramıştır. 

    Tüketimin arttırılması yoluyla kârlılığın artırılmasını hedefleyen finans kapital, daima büyük miktarları talep eder. Rakamların (para, nüfus vs) artışı her zaman basit ve düzenli olanın karmaşık (kaotik) ve düzensiz olana dönüşümü ile sonuçlanır. Kuralsızlığın ve belirsizliğin egemen olduğu bu ortamlar, aklın ve bilimin geçerli olmadığı ancak güçlü olanın sınırsızca sömürebileceği ortamlardır. İşte bu nedenle finans kapital ve onun postmodernitesi bilimin yerine yeni bir kavram ortaya çıkarmıştır: Post Normal Bilim!

    Bilimin (onlar buna normal bilim diyorlar!) tüm sorulara yanıt veremediği, yararı kadar zarara neden olduğu, dine ya da hurafeye bir üstünlüğü olmadığı, baskıcı ve uzlaşmaz olduğu saçmalıkları ile ortaya çıkan, finans kapitale ve onun medyasına hükmeden egemenlerin, bilim düşmanlğında geldikleri son noktadır “post normal bilim”.  

     

     

    Finans kapitale ve onun postmodernizmine hiç karşı çıkmayarak bilimsel faaliyette bulunduklarını öne süren insanlara sözüm şudur: Bilmelisiniz ki, yaptığınız bilim değildir! Hatta bilim değil, bilim düşmanlığıdır. Eğer doğruyu konuşacak olursak olsa olsa “post normal bilim adamları” olduğunuzu söyleyebiliriz. 

    Derya içinde olup da deryayı bilmeyen ol mahiler misali, labratuarlarda, kürsülerde, medyada postmoderniteden ve post normal bilimden bihaber bilimsel faaliyet yaptığını sanan, gittikçe kararan dünyadan renkli ekranlar aracılığı ile kurtulabileceğini düşünen genç akademisyenleredir sözlerim. Bilim, gerçeği (doğruyu) hedefler ve değerlerden bağımsızdır. En yüce değer olarak parayı bellemek ve para kazanmayı hedeflemek çağınızın gereği olabilir ama asla bilimsel faaliyet olamaz.

    Bilimin ne olup olmadığı bellidir. Kimse çıkarları doğrultusunda bunu değiştiremez ve gücüne güvenerek kendi tanımı dışındakileri çağdışı, modası geçmiş vs. diye niteleyemez. Yaparsa da bilimsel olmaz.

    Bilimi ne olduğunu, ne olmadığını bilmelisiniz. Bilimin bilim düşmanlarınca nasıl otorite olmaktan çıkarıldığını, nasıl değersizleştirildiğinizi bilmelisiniz. Bilim adına dünyanın karartılmasına karşı çıkmalı ve gerçek bilimin aydınlığını savunmalısınız. “Bilim Yeniden” diye haykırmalısınız.

    Karanlıktan aydınlığa çıkışın yegâne yolu budur!

     

    (YSL)