• Görsel

    PEYGAMBER SOYLU

    MUHALEFET

    “Türkiye başka coğrafyalarda mucize sayılanların gerçekleştiği yerdir!” sözünü değiştirerek söyleyelim! “Türkiye başka coğrafyalarda rezalet sayılanların siyaset sayıldığı bir ülkedir!”

     

    İçim yanarak yazıyorum bu satırları.

    Türkiye adaleti arıyor!

    Türkiye çağdaşlığı yitirdi, arayamıyor bile!

    Türkiye yolunu yitirmiş, yol göstericisini arıyor!

    Böyle bir ülkede kime gereksinim duyulur? Etkili ve işini bilen bir muhalefete!

    Türkiye’de bu konuma en yakın muhalefet partisi hangisidir? Elbette ki CHP!

    O CHP’nin Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU diyor ki : “Ailemin kökleri peygamber soyuna dayanıyor!” Eklemeyi unutmamış : “Ama, biz bunu siyasete alet etmiyoruz!”

     

    Sayın Kılıçdaroğlu’na karşılık veriyorum!

    “Bize ne!” “Sizi soyunuzun, sopunuzun kökeniyle değerlendireceğimizi nereden çıkardınız?”

     

    Aslına bakarsanız Kılıçdaroğlu son zamanlarda giderek belirginleşen duruşuyla örtüşen bir söylemde bulunmuş. Laiklikten ve Cumhuriyetçilikten kopan yaklaşımı böylelikle ete, kemiğe bürünmüş.

    Sayın Kılıçdaroğlu’nun tüm bu temel doğrultu sapkınlıklarına ek olarak sergilediği bir başka sorunlu strateji de sahipli alanlara girerek siyaset yapma ve olasılıkla da bu siyasetten getiri beklentisidir.

    Etnikçi alandan oy avcılığına girişme uyanıklığının kendisini feodalite özlemciliğine yuvarladığının farkında mıdır? Olasılıkla değildir. Olsa da bundan vazgeçmeye niyetli görünmemektedir.

    Diğer yandan, peygamber soylu görünme hevesi de bir başka sahipli alandan oy avcılığı hevesinden vazgeçmediğinin göstergesidir.

    Sayın Kılıçdaroğlu!

    Bu saçma ve çağdışı söylemlerden vazgeçiniz!

    Çağdışına yuvarlanan Türkiye’nin çağdaş bir muhalefet önderliğine gereksinimi var!

    Soyunuz ve sopunuz beni zerre kadar ilgilendirmiyor! Soyu, sopu çok seçkin olup da beş para etmez insanlar olduğu gibi; soyu, sopu sıradan olup da dünyaları kurtarmış insanların varlığından haberdar olmalısınız!

    Lüleburgaz’da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” deyip de Tunceli’de Dersimci olma çelişkisinden uzak durunuz!

    Daha da önemlisi Genel Başkan koltuğunu dolduramadığınız ama işgal ettiğiniz partinin tarihine ve kurucusunun yaşam öyküsüne bakınız! Öğreniniz!

    Soyunuz, sopunuz beni asla ilgilendirmiyor! Bu türden içi boş ve cingöz politikacı söylemlerinden uzak durunuz! Size yakışıp yakışmadığını bilemem ama partinize yakışmadığı kesindir…

    Ceyhun BALCI, 16.10.2013

     

     

  • Görsel

    UYGARLIĞIN ACI KAYBI…

     

    Öncekilerde olduğu gibi uygarlığı utandıran görüntülerin kol gezdiği bir kurban bayramı gününde Oktay EKİNCİ’nin ölümüyle sarsıldık! Cumhuriyet’teki köşesinde de, Ulusal Kanal’daki izlencesinde de hep kültürü ve uygarlığı savundu!

    Böylelerine “istemezükçü”  yaftası  ikilemsizce yapıştırılırdı! O da bu sondan kurtaramadı kendisini! İstemezükçü olmanın insanlığa bir borç olduğunun bilincindeydi.

    Son günlerini yaşadığı boğaz manzaralı hasta odasında gözlerinin önüne serilen görüntü için söyledikleri unutulacak gibi değildir!

    “Bu manzaranın korunması için bir ömür verdim!”

     

    Kültürü, uygarlığı ve onlara ilişkin eserleri korumaya adanmış bir yaşam sonlandı!

    Şuraya AVM, buraya rezidans kondurup köşeyi döenlim demediği için dışlandı! Ama, böyle davranarak insanlık onuruna sahip çıkmış oldu!

    Bir insan, bir mimar ve Cumhuriyet sevdalısı olarak Oktay EKİNCİ unutulmayacak…

    Güle güle Oktay Ekinci…

    Ceyhun BALCI, 15.10.2013

  • Görsel

    BİR KİTAP…

    Yazarak çevreme seslenme alışkanlığı edindiğimden beri sayısız kitap ya da okuma önerisi yapmışımdır. Bu kez bir ayrıcalık yapıyor ve kendi kitabımı duyuruyorum. Fazla söze gerek yok! Övgü ya da yergiyi okura bırakıyorum!

    Uzunca zamandır aklımda olan ama ancak erişebildiğim bir hedef oldu kitap yazarı olmak! Başta, artık aramızda olmayan Deniz SOM’un Vaziyet köşesi olmak üzere çeşitli basılı yayın organlarında yer almış yazılarımdan oluşan “Suya Yazılar” okurla buluştuğu için kıvançlıyım! Dostların özendirmesi ve yüreklendirmesi bu kitabın ortaya çıkmasında önde gelen itici güç oldu!

    İlk kitap olduğu için midir bilemiyorum, biraz dereden tepeden oldu! Güncelden gezi notlarına, sağlıktan siyasete varıncaya kadar her telden çaldığımı fark ettim kitabıma göz attığımda!

    Deniz Som’un Vaziyet köşesi kitabın omurgası olunca, kitabı artık aramızda olmayan bu saygıdeğer gazeteciye armağan etmek doğru olur diye düşündüm!

    Her nerede olursa olsun gerçeği bulmayı amaçlaması gereken gazeteciliğin günümüzde içine düştüğü dehşet verici durum ortada! Deniz SOM adıyla yaşamımızda yer bulan gerçek gazetecilik bugün için zayıf düşmüş durumda.

    Kitabımın Deniz SOM’a adanmış olmasının gerçek gazeteciliğe güzelleme olarak algılanması biricik mutluluk kaynağım olacaktır…

    Ceyhun BALCI, 14.10.2013

  • mustafa söznmezKitap_698337SAĞLIK OLSUN, SÖMÜRÜ OLMASIN…

    Sağlığa Türkiye toplumu ne harcıyor? Harcama, kalitenin göstergesi mi? Harcadıkça daha mı sağlıklı bir toplum oluyoruz, yoksa tersi mi? Bu sorular günümüzde daha çok soruluyor. Soruluyor ama, sağlığa ne kadar harcadıysan, o kadar sağlığa önem veriyorsun, anlayışı hakim. O nedenle de, sağlık endüstrisinin telkinleriyle, önce sağlık harcamaları araştırmaları yaptırılıyor. Türkiye’de verilen şablona göre; bunu önce Sağlık Bakanlığı yapıyordu, sonra TÜİK’in işi oldu.

    NE HARCANIYOR?
    Önceki hafta, TÜİK’in açıkladığı sağlık verilerine göre; 2012 yılında Türkiye sağlığa 76 milyar TL harcamış. Bu, 42 milyar dolar demek. Yani, milli gelirin yüzde 5,4’ü. Çok mu, az mı? Uluslararası karşılaştırmalara gidelim.
    ABD’de sağlık harcamaları, ülke gelirinin yüzde 17’sine yaklaştı. Kişi başına sağlık harcamasının yıllık boyutu 7 bin 300 dolar. Kişi başına yıllık geliri 40 bin dolar dolayındaki çoğu AB üyesinde sağlık için milli gelirin yüzde 9-10’unun harcandığı bildiriliyor. OECD üyelerinden G. Kore’nin sağlık harcaması, ülke gelirinin yüzde 7’si olarak gerçekleşirken, Meksika’da yüzde 6, Türkiye’de ise yüzde 5,4.

    NEDEN ARTIYOR?
    Sağlığa yapılan harcamaların, 30 OECD ülkesinde yüzde 8’e yaklaşması, Türkiye’de bile yüzde 6 dolayına ulaşması; bir yönüyle, hastalıkların  artmasıyla, hastalık üreten bataklığın büyümesi ile ilgili.
    Dünya genelinde gidişat sağlıklı değil, bir kere. Yaşanabilir bir dünya yerine, iklim değişiklikleri, çölleşme, kirli hava, suların kirlenmesi, kötü beslenme, tütün kullanımının azalmaması, artan işsizlik sonucu yıpratıcı stresin ve daha başka olumsuz hastalık üreten koşulların gelişimi yönünde… İş cinayetleri, iş hastalıkları ve yaralanmalar azalmıyor; işe yabancılaşma artıyor. Ya trafik cinayetleri? Gelecek kaygısı, korkusu ile psikolojik rahatsızlıklar? Bu da, hastalıkların kaynağının kurutulması yerine, hastalık üreten kapitalizm bataklığının büyümesi ve ürettiği hastalıklara daha çok para harcanması demek elbette!

    Öte yandan; bir yönüyle gelişme, daha uzun ve sağlıklı yaşama isteği, dolayısıyla sağlık hizmetine erişimin artması da, harcamaları artırıyor. Ama aynı zamanda bu artış, sağlığın metalaştırılması, sağlık üstünden kar ve sermaye birikimi sağlama eğilimiyle paralel yürüyor.
    Medikal ve ilaç sanayileri, pazarı enine ve boyuna derinleştirme çabasındalar. Bir kamu hizmeti olması beklenen sağlık, hızla özelleştirilmekte; sağlık, hasta hakları hiçe sayılarak  istismar edildikçe, harcama rakamları da büyümekte.

    TÜRKİYE’DE…
    Bir ülkede sağlık harcamalarının artmasında bu etkenlerden hepsinin payı olabilir. Türkiye’de OECD ortalamasının gerisinde olmakla beraber, sağlık harcamalarının görece artmasında birçok etkenin ağır basmasından söz edilebilir.
    Dış kaynakla ekonomiyi büyütme şansı bulan AKP iktidarının bütçe gelirleri de arttı. Yükselen ithalat ve tüketim üstünden alınan dolaylı vergiler de artınca, sağlığa daha çok para çıktı. AKP rejimi, sağlık hizmetinin arzını artırmanın oy getirdiğinin bilinciyle; hastaneye, hizmete erişimi kolaylaştırdı. Hekimin, sağlık personelinin çalışma koşulları, hakları hiç dert edilmeden; omuzuna basılarak, iş yükü ağırlaştırılarak yapıldı bu.
    Yanı sıra, çoğu yandaşlar sektöre sokularak özel hastanecilik teşvik edildi. SGK’dan özel hastanelere sevk kolaylaştırılarak ‘özel’e pazar yaratıldı. Bu büyütülen pazardan, ithalata dayalı medikal ve ilaç endüstrileri de nasiplendiler tabii ki… Neoliberal sağlık politikaları, erişimi kolaylaştırmanın ardından, yavaş yavaş faturaya hastayı ortak etmeye, cepten harcamaların payını artırmaya başladı.

    Bunların sonucu olarak, hem kamu kaynaklarından sağık için harcanan pay arttı  hem de halkın cebinden harcamalar… Genel sağlık harcamasının 2012’deki boyutu 76 milyar TL’yi bulurken; 2009 yılında yüzde 81 olan kamunun harcamadaki payı, 2012’de yüzde 76,8’e geriledi. Geri kalan yüzde 23’e yakın harcamanın 16 puanı ailelerin harcamalarından, 7 puanı da özel sigorta şirketlerinin sağlık harcamalarından oluşuyor. Haneler, her yıl biraz daha fatura ödemeye mecbur bırakılıyorlar.
    Harcamaların karşılığı mal ve hizmet satışını; artan ölçüde özel hastaneler,  firmalar gerçekleştiriyor; sağlık endüstrisinin büyümesinden büyük karlar elde ediyorlar. Özel hastaneler, tıbbi cihaz satıcıları, ilaç endüstrisi pastadan en büyük payı alanlar.

    NE OLACAK ?
    Yakın gelecek için ise şunlar söylenebilir; ekonomi büyümeye devam etmez, tersine küçülür ise bütçe de küçülür. İstihdam azalır, SGK prim gelirleri düşer. Bu, sağlık bütçesinin de küçülmesi demek olur. Kamu üstünden sağlığa erişimde niceliksel ve niteliksel daralmalar söz konusu olur. Bu durumda, hastane ve tedarikçilerin de pazarı daralır. Aileleri cepten harcamaya daha çok mecbur tutarlar, faturayı aşırı iş yükü ve düşürülmüş maaşlarla sağlık çalışanlarına çıkarırlar. Faturayı; gelir marjını azaltarak eczacılara, cepten harcamaya daha çok mecbur tutarak, halka çıkartırlar. Bu biline ve önlem alına…

    Mustafa SÖNMEZ, Yurt, 14.10.2013

  •  

    CANON ÜZERİNE

     

    İki yıl kadar önce Canon PIXMA 560 Yazıcı+Tarayıcı+Fotokopi aygıtı edinmiştim. Satış ederinin çekiciliği bu edinimde önemli etkendi.

     

    “Ucuz etin yahnisi….” deyişine uygun bir sonuçla karşı karşıya kaldım. Bilinçsizliğim ve iyice araştırmamış olmam bu olumsuz sonucun önde gelen nedeniydi. Beşli kartuş kullanan aygıtın çalışması için her seferinde bir yazıcı ederi kadar niceliği mürekkep  giderini için gözden çıkartmam gerekti.

     

    Bir başka ilginç durum daha geldi başıma! Fotokopi ve yazıcı işlevi için vazgeçilmez olan kartuş doluluğunun tarama için de gerektiğini çok geçmeden anladım. Kartuş bitince bu işlev de kullanılabilir olmaktan çıkıyordu.

     

    Saflığımın ve bilinçsizliğimin bedelini kartuş yatırımıyla ödemiş oldum!

     

    Hiç olmazsa başkaları bu tuzağa düşmesin diye yazdım bu satırları!

     

    Siz siz olun! Buna benzer bir aygıt satın almadan önce iyice araştırın! Neleri mi?

     

    1. Bitmesi durumunda yeniden satın almanız gereken kartuşların ederini!
    2. Kartuş bitse bile kartuş gerektirmeyen işlevlerin iptal olup olmadığını!

     

    Bu gibi ayrıntılar karşısında aygıta ödediğiniz ederin çok da öncelikli bir sorun olmadığını aklınızda tutun!

     

    Canon, geçmişte optik günümüzde ise sayısal teknoloji alanında tanınmış bir üreticidir. Başıma gelen ve okurlarla paylaşmamı gerektiren bu olumsuzluk Canon’un da küçük hesaplar peşine düştüğünü düşündürdü bana!

     

    Aman dikkat!

     

    Ceyhun BALCI, 13.10.2013

  • Görsel

     

    AKP Andımız’dan Ne İstiyor? 

    İlkokul çağlarımızdan bugünlere, hemen hepimizin aklında Andımız’dan bir şeyler kalmıştır. 
    Belleğimi yokladım, eksiksiz orada duruyor… 
    Peki, çocukluğumuzda her okul sabahı bu sözleri yinelerken anlamlarını düşünür müydük? 
    Sanmıyorum. 
    Buna karşılık o erken sabah saatlerinde bir ağızdan haykırırcasına seslendirdiğimiz bu sözlerde, anlamlarından çok, onları birlikte söylüyor olmamızın coşkusunu duyumsardık. 
    Sonrasında da bir anda havalanan bir kuş sürüsü gibi sınıflara dağılır, derslerimize canlılıkla başlardık. 
    AKP yönetimi şimdi çocuklarımızın elinden bu yaşama sevincini, birlikte olma coşkusunu çekip alıyor. 
    Tıpkı giysi özgürlüğü gibi, herkes ne istiyorsa, olanakları neye yetiyorsa onu giyinsin, kendi andı neyse içinden onu söylesin demeye getiriyor… 
    Tabii bu sözde özgürlükçü, aslında yasakçı yönetimin, bununla yetinip burada duracağına inanıyorsak… 

     

    ***

     

     

    Andımız “Türküm” diye başlıyor. 
    Ben hiçbir çocukluk arkadaşımın bu sözcüğü söylemekten tedirginlik duyduğunu anımsamıyorum. 
    Çünkü bir ağızdan söylediğimiz bu sözcükte, tıpkı siyah okul önlüklerimiz, beyaz yakalarımız gibi, yoksuluyla varsılıyla, hepimizi birleştirici, eşitleyici bir şey vardı… 
    AKP yönetimi önce giysi özgürlüğü görüntüsü arkasında, bu birlikteliği, bu eşitliği kaldırma yönünde bir adım attı. 
    Asıl amaç ise, birkaç gün önceki türban özgürlüğü yasası ile daha iyi anlaşılıyor, belli ki dinsel anlam taşıyan giyim kuşamı ilkokullara kadar yaygınlaştırmak… 
    Andımız’ın ortadan kaldırılmasıyla da bir boşluk oluştu. 
    Bu boşluk da, kuşkumuz olmasın (akıl sahibi herkes bunu zaten görüyor), dinsel içerikli sözlerle, dualarla doldurulmak istenecektir. 
    En azından amaç budur. 
    İlkokullardan başlayarak bütün okullarımızın imam giysili din dersi öğretmenlerinin hutbeleri ve öğrencilerce de tekrarlanacak dua ve öğütleriyle açılacağı, bunların her gün tekrarlanacağı günler de uzakta değildir. 
    Gelmiş geçmiş en büyük demagog, bunu da “Cumhuriyetin esasına dönüş” olarak adlandıracaktır. 
    Tıpkı ihanet ettiği hocasının, pervasızca ve utanmazca, Atatürk yaşasaydı bizim partiye girerdi demesi gibi… 

     

    ***

     

     

    Çok sever göründükleri Âkif’in ürünü İstiklal Marşımızda, Andımız’dakinden çok daha fazla tartışılacak sözler vardır. 
    İlle de herkesin dindar ve Tanrı tanır olmadığı, olmak zorunda da bulunmadığı günümüz Türkiye’sinde, “Hakk’a tapmak”kavramı kuşkusuz ki herkesçe benimsenmeyecektir. 
    “Kahraman ırk” sözü de böyle bir şeydir. Irk kavramı ulus kavramıyla bağdaşmadığı gibi, aynı ırktan bile olsalar (ne demekse bu?) kahramanlık kavramıyla söz konusu ırkı yan yana getirmek istemeyecekler de olabilecektir. 
    Fakat herkes bilir ki İstiklal Marşımız çok özel koşulların ürünüdür. 
    Onu bir ağızdan söylerken, tıpkı Andımız’ı bir ağızdan söyleyen çocuklar gibi, sözcüklerin anlamlarını irdelemekten çok, bir ulusa ait olmanın, omuz omuza birlikteliğin coşkusunu duyumsarız… 
    Bu nedenle AKP (daha doğrusu buyruk verme konumundakiler), Andımız gibi, eninde sonunda, İstiklal Marşı’na da el atacaklardır. 
    Çünkü içerik konusu bir yana, onun bütünündeki ve birlikte söylenişindeki ulusal birlik duygusuna ve coşkusuna da yabancı ve düşmandırlar… 
    Özetle, bu siyasal iktidar için önemli olan Türkiye’nin ulusal birliği değil, İslam ümmetinin bir parçası olmasıdır. 
    Biricik amaçları, ulusu ümmetleştirmektir… 

     

    ***

     

     

    Bu nedenle bu konudaki sorun, ulusal andın sözlerinin şu ya da bu yana çekilerek yorumlanıp eleştirilebilecek olması değil, AKP’nin onu hangi amaçla, neden kaldırdığıdır. 
    Bugünkü siyasal iktidar tarafından ulusal andın kaldırılmasını, andın şu ya da bu yönden içeriğine takıldıkları için alkışlayan ya da bunda sakınca görmeyenler, ya bu iktidarın her anlamda ve her alanda ülkeyi bölüp parçalama amacının yeterince farkında değiller, ya da bunda da bir sakınca görmüyorlar demektir…

  • KONUK

    Marina Gerçeği…

    ÖZKAN GÜLKAYNAK*

    Marinalar eğlence, alış veriş merkezleri değil, teknelerin barındıkları ve ihtiyaçlarının giderildiği yapılardır.

    Marinalara, temel amacın dışına çıkılarak alışveriş merkezleri, masaj salonları, buhar odaları gibi eklentiler, fiziksel, ruhsal, düşünsel, özetle bireysel gelişimi sağlayan genel denizcilik faaliyetlerine fayda sağlamaz, hatta zarar verir.

    Marinaların temel faaliyetleri dışında donatılması, aşırı yapılaşması, yörede çevre kirliliğine yol açar. Türkiye’deki marinalar, abartılı konfor nedeniyle ayrı, kendine özgü, garip bir denizcilik kültürüne bürünmüştür. Bireysel gelişimi sağlayan denizcilik faaliyetleri yerine konformist bir anlayışı ,bir tüketim denizciliği olgusunu yaratmıştır. Bu tarz bir denizcilik sunumu ne gençleri doğru yöne teşvik eder, ne de yüksek fiyatlarından dolayı alt gelir gruplarının denizcilik yapmasına fırsat verir.

    Denizcilik fiziksel, düşünsel ve ruhsal gelişimi sağlayan en etkili uğraşlardan biridir. Bu fırsatı insanlarımıza en uygun biçimde sunmak şüphesiz devletin görevidir. Bu konuda devlet, kendini denizciliğe adamış insanların/kurumların fikirlerine danışmaktan çekinmemelidir. Eğer denizcilik sadece üst gelir guruplarına bir lüks uğraş, prestij ve keyf maksatlı sunuluyorsa, ki maalesef şu anda Türkiye’de durum budur, bu bazı kesimler için keyifli bir uğraş olmaktan öteye gidemez,yaratacağı sosyal fayda ise minumum düzeyde kalır.

    Marina gibi büyük yatırımların 25 yıllığına yüksek vergilerle özel sektöre kiralanması ise yatırımcının haklı olarak arz talep dengesini gözeterek kimsenin gözünün yaşına bakmadan fiyat arttırması gerçeğini, hatta kaçınılmazlığı durumunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle asıl çabanın ve politikaların devlet eliyle yürütülmesi esas olmalıdır. Türkiye de devlet, tüccar zihniyetiyle davranmaktan, ana hedef olarak sermayeye hizmet etmekten, her değeri paraya dönüştürmekten vazgeçmediği, toplumun bireysel gelişimine katkı ve teşvik sunma alışkanlığını geliştiremediği sürece marina fiyatları hep yüksek kalacaktır.

    Marinaların sayısının artmasıyla denizcilikte kayda değer bir ilerleme olmamıştır. Türkiye’ye özgü çoğu zamanını marinalarda denizcilik yapma maksatları dışında geçiren bir kitlenin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    Dünyanın en güzel kıyı şeridine sahip Türkiye’nin, milli park ilan edilmesi gereken kıyılarını, yaz sıcaklarında cayır cayır yanacak biçimde, binlerce metreküp beton doldurarak marina yapmak, benim içime sindirebileceğim bir şey değildir. Marinalar doğa, tarih vb gibi emsalsiz değerin uzağında yapılmalıdır. Gökova’da, Göcek’te çam ağaçlarının altına, koyların içine marina yapmak, bence denizciliğe hizmet değil, olsa olsa oradaki doğanın katliamına yol açacaktır. Mesela Haliç gibi tarihi dokusu olan bir bölgeye marina yapılmamalıdır. Çamların altına marina yapılmamalıdır.

    İzmir Karşıyaka sahiline marina yapılacağı haberi kulağıma geliyor. Bu Karşıyaka’nın sahil dokusuna büyük bir ihanet olur. Denizciliğe değil, olsa olsa lüks tüketim alanlarına yer açılır. Karşıyaka Belediye Başkanı Sayın Cevat Durak’la geçen yıl görüşerek Bostanlı sahilinin taranarak kazıklar çakılıp, aralarına 1000’den fazla teknenin bağlayabileceğini, bunun için bir gram bile beton dökülmesine gerek olmadığını hatırlatmıştım. Bu biçimde alargada kışlayacak teknelerin ihtiyaçları, belediyenin bir motoru ile küçük bir ücret ile karşılanabilir.

    Marinalar artık, çoğunlukla gösterişe dayalı, iş bağlamaya, hatta denizcilikten başka amaçlarla denizcilik yapmak isteyen teknelere açılmıştır. En ağır kapitalist koşullar bile eğitimli, iyi niyetli ve vicdanlı uygulamalar ile yumuşatılabilir. Ama kişisel gelişimi alt düzeylerde bulunan toplumlara kapitalizm pompalandığı zaman, değerlerinden uzaklaşan, hızla çürüyen toplum ve denizcilik yapısı başlar. Ne yazık ki kapitalizmin etik değerleri yok edeceği gerçeği de işin bir başka boyutudur.

    * Yelkenliyle dünyayı dolaşan Türk denizcilerden

  • KONUK

    Çeşme’de Cinayet

    CEYHUN BALCI

     

    Dinlence beldelerini uzun kıştan sonra bir kez daha görmek, oralardaki değişimi daha iyi fark etmeyi de sağlamış oluyor. Aylar sonra, Çeşme’yi görmek benzer bir olanağı yaratmış oldu.

    Daha Çeşme’ye varmadan otoyol boyunca bir önceki yıla göre belirginleşen yapılaşma ve doğanın yok edilmesi yeterince moral bozucuydu. Adına otoyol denilen ama gerçekte doğanın bağrına saplanmış hançer olarak görülmesi gereken zararlının yol açtıkları ne yazık ki bitecek gibi değildir.

    Çeşme’ye vardıktan sonra gördüklerimden sonra otoyolda tanıklık ettiklerimin hiç düzeyinde olduğunu anlamış oldum. Çeşme’yi bilenler kafalarında çok iyi canlandıracaklar, ama bilmeyenlerin de en az onlar kadar algılayacaklarını düşünüyorum. Şimdi roro limanı olan bölgenin doğu komşuluğunda yat limanı vardı(r). Geçen yaz başka birçok limanımız gibi buranın da satıldığı duyumunu almıştık. İngilizler geri kalır mı? Bu kez onlar satın almışlar bu çok değerli varlığı.

    Geçtiğimiz yıllarda New York’un bilmem kaç limanından birini Çinli’ye vermeyen, Fransa’nın çok stratejik(!) yoğurt üreticisi Danone’yi bile parasıyla edinmek isteyenden esirgeyen bir anlayışın varlığını da anımsayalım.

    Biz Türkler çok eli açık insanlar olmalıyız ki; Çeşme gibi bir dinlence beldesinin kentin orta yerinde konuşlu yat limanını İngilizler’e sunmaktan alamıyoruz kendimizi.

    Bugün gördüğümüz manzara karşısında edinebildiğimiz bilgiye göre yat limanının yeni sahipleri zaman yitirmeksizin işe girişmişler. Bir tapınak yapmaktaymışlar. Yanlış anlatmış olmayayım, çağımızın tapınağı sayılan alışveriş merkezini de içeren bir yapılaşmayla değerlendirmeye başlamış akıllı İngiliz, eline geçirdiği fırsatı!

    Tarihi Çeşme kalesinin biraz ilerisinde bir başka kalenin yapımına da benzetmek olanaklı bu iç acıtan yapılaşmayı. Tarihi olan kale, vaktiyle Çeşme’yi denizden gelen saldırganlardan korumayı amaçlamışken, yeni yapılmakta olan kale, benzerinin kamu malı olması gereken denizi (en azından seyirlik amaçla) kamudan çok iyi koruyacağı söylenebilir.

    Geriye dönüşü olamayabilecek bu cinayet karşısındaki toplumsal suskunluğumuz, edilgenliğimiz ve yazgıcılığımız anlaşılır gibi midir?

    Çeşme gibi eşsiz bir yurt köşesinin cinayete kurban gitmesi o güzelliğin geri gelmemecesine yitirilmiş olması çok önemlidir. Ama, bu olaydaki asıl önemli tehlike başka cinayetlere de izin verebilecek türden bir toplumsal algının oluşturulmuş olmasıdır.

    Bu ortamın oluşumunu kolaylaştıran da toplumda her geçen gün belirginleşen değer yargıları aşınmasıdır. Düşünmesi bile korkunç ama gerçek böyle!

    İnsanın haykırası geliyor! Ey çevreciler, yeşiller, sivil toplumcular, yurtseverler ve her kesimden yurttaşlar neredesiniz?

    Yurdunuz, yaşam alanınız yağmalanır, sizlerin bırakınız yararlanımına görüşüne bile kapatılırken daha ne kadar süreyle sessiz kalmayı düşünüyorsunuz?

    Harekete geçmeniz için başınıza daha nelerin gelmesi gerek?

  •  

    Görsel

    EKTİĞİNİ BİÇERSİN!

    Türkiye’de sergilenen maskeli baloda sona gelindi! Yalnız bu maskeli baloda kisveler gibi söylemler de tek tipti! Herkes hukuk maskesi takmak, hukuk söylemi içinde olmak zorundaydı!

    Anımsar mısınız? Benim hiç aklımdan çıkmadı! “Adalet’e güvenin!” “Telaşlanmayın! Hukuk çözer!” bu balonun en sık işitilen sözleriydi.

    Tutuklamalardan sonra bu işin mahkemesi var denmişti!

    Hükümlerden sonra temyizi var diyenler oldu!

    Şimdi diyecek söz kaldı mı?

    Yargıtay’ca “gördünüz mü, suçlu olmayan aklandı!” dedirtmeyi hedefleyen küçük düzeltmelerle sonuca bağlanan Balyoz davasında olup bitenlere şaşıranlara daha çok şaşırır oldum!

    Çok bilinçli ve amaçlı bir süreç tamama erdirildi. Davalar başladığında hayal olanlar, gerçek oldu!

    Özel Görevli yargıç ve savcıların kurgusu Yargıtay’ın olurunu aldı!

    12 Eylül 2010 halkoylamasıyla kimyası değiştirilen yüksek yargının bu onama kararına şaşırmak gereksizdir. 12 Eylül’de, 12 Eylül’ün izlerini siliyoruz denilerek ekilen tohumlar böyle bir ürün verdi.

    Ektiğinizi biçiyorsunuz!

    12 Eylül 2010’da yetmez ama evet diyenler, adamsendecilikle sandığa gitmeyenler!

    Nasılsınız, iyi misiniz?

    “Hukuk çözer, adalete güvenin!” diyen zevat! Sizler de çok şaşırmış olmalısınız!

    Bundan sonra ne olacak?

    Dağa çıkan Yatağan işçisinin yanıtı anlamlı : “Bugünkü durum 1919’dakinden daha kötü değil!”

    Ülkesi, ordusu ve varlığı sonlandırılmış bir ulusun yapacağı tek şey var :

    “Canını dişine takıp mücadele etmek!”

    Ceyhun BALCI, 11.10.2013

     

  •  

    Image

    BİR KONGRENİN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

     

    Gazetede gözüme ilişince kayıtsız kalamadım. Araştırınca bağlantıdaki ayrıntıya ulaştım. http://www.odatv.com/n.php?n=batmanda-kurdistan-saglik-kongresi-0510131200

     

    Son demokrasi paketinden bir kaç harf, anadilde eğitim ve mezheplerle bazı etnisitelere ad ve taşınmaz dağıtımı çıkmıştı. Bu yazıya konu olan olay ve benzerleri demokrasi paketlerinden önce de yaşanır olmuştu.  Eğilim ve iklim uygun olunca bu tür gelişmeler sıradanlaşmıştı.

     

    Batman’da toplanan Kürdistan Sağlık Kongresi’ne Kürdistan’ın 4 yöresinden temsilcilerin katılmış olduğu bilgisini ediniyoruz. Hatta, açılışta Kuzey Irak’ta ulusal marş olarak benimsenmiş olan “Ey Rakip” de hep bir ağızdan söylenmiş. Aslına bakılırsa, bu türden kongreler işin bahanesidir. Kongre adı altında gerçekleştirilen tam bir gövde gösterisidir. Göz boyama amaçlı kültürel hak istemleri ve içi boş projeler hiç bir şekilde bölgenin asıl sorununa değinmez. Kula kulluğun temel sorun olduğu, yüzyıllar öncesinde kalmış olması gereken feodal ilişkilerin sonlandırılması gereğinden de, bunun  ancak toprak devrimi aracılığıyla gerçekleştirilebileceğinden de söz edilmez.

     

    Öte yandan, bu haberi görünce bir kaç gün önce bir televizyon izlencesinde rastladığım Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Dr Mustafa Akaydın’ın söylediklerini anımsamadan edemedim. “Andımız bugünün gereksinimi olmaktan çıkmıştır, elbette kaldırılabilir!” sözleri dökülmüştü ağzından. “Türkiye’de bölünme tehlikesi yoktur!” diye sürdürme gereği duymuştu her nedense sözlerini. Bu durumu twitter hesabımdan paylaşırken yorum olarak “içime serin sular serpildi” demekten alamamıştım kendimi.

     

    İşte manzara! Akaydın hoca ya da onun gibi düşünenlerin iç rahatlıklarını sürdürüp sürdürmediklerini merak ediyorum. Ayaklar ne zaman yere değecek? Olan, biten konusunda gerçekçi yorumlar bu gelişmelere karşın yapılamayacak mı?

     

    Ceyhun BALCI, 06.10.2013