• Görsel

    FECİ BİR DURUM

    “CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, ABD Büyükelçisi ile bir otelde görüştü!” (Gazeteler)

    Yukarıdaki tümcede “bir otelde” sözcükleri yer almasaydı üzerinde durmaya değmezdi. Muhalefet partileri de tıpkı iktidardakiler gibi büyükleçilerle ve başka yabancı yetkililerle görüşebilirler. Hiç kuşkusuz görüşmenin içeriği de bir  o kadar önemlidir. Ancak, bu görüşmenin bir otelde gerçekleşmesi öncelikle sorgulanacak konudur.

    Bu görüşme CHP Genel Merkezi ya da ona eşdeğer bir yerde  yapılmalıydı!

    ABD’ye göbekten bağımlılığı gün gibi ortada olan iktidar partisi bile böyle bir hataya düşmemektedir.

    CHP, ambleminde bu ülkenin kuruluşundaki temel ilkeleri simgeleyen altı okun partisidir. Ülkeyi kuran Atatürk CHP’nin de kurucusudur! Atatürk sonrasının Milli Şef’i İsmet İnönü CHP’nin ikinci önderidir.

    Öte yandan, görüşmeye bir çevirmenden başka hiç bir yetkilinin katılmadığı bilgisi alınıyor. Bu da eleştiri konusudur! Ama, öncelikle görüşmenin gerçekleştiği yerle ilgili kabul edilemezliğin hesabı sorulmalıdır!

    Ana muhalefet partisi CHP iktidarda olmamasına karşın bu yaşamsal hatasıyla Türkiye’yi bağlayan bir yanlışın altına imza atmıştır. Bu yanlışın hesabının yaklaşmakta olan seçimlerde siyasi karşıtlarca sorulacağından kuşku duyulmasın!

    Buna fırsat verilmeden; bu feci durum irdelenmeli ve gereği yapılmalıdır!

    Ceyhun BALCI

  • Görsel

    YASAKLARI TANIMIYORUZ!

    Bugün İzmir’de YKKED (Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği) ve Konak Belediyesi işbirliğiyle düzenlenmiş bir sempozyum vardı. “90. Yılında Cumhuriyet’i Anlamak”  temalı etkinlikte Cumhuriyet’le yaşıt (Hıfzı Topuz ve Dr. Engin TONGUÇ) ulu çınarların yanı sıra Cumhuriyet’in ilk yarısında dünyaya gelmişler (Ataol BEHRAMOĞLU, Niyazi ALTUNYA, Yakup KEPENEK) de vardı.

    Yarım yüzyılı devirmiş bizler etkinlikteki yaşça en gençlerdik.

    Anılan kuşakların hiç birisi çok değil 15-20 yıl önce Cumhuriyet’in bu hale düşeceğini ve hatta o Cumhuriyet’in bayramının yasaklanacağını kestiremezlerdi. Uzunca süredir ülkeden ayrı kalmış ve bu arada olan biteni de izlememiş birileri sorabilir!

    “Cumhuriyet ne halde?”  

     

    “Bayramı bile yasaklandı!” yanıtı daha fazla söze gerek bırakmayacaktır.

    “Neden?” sorusuna “tertip ve hıyanet” yanıtı verilebileceği gibi çuvaldızı kendimize batırmaktan da kaçınmamalı!

    Dünyanın neresine giderseniz gidin! Devrimler kendilerini koruma düzeneklerini geliştirirler! Bu yapılmadığında sonuç bizlerin yaşadığı gibi olur! Örneğin Küba’da CDR (Devrim Savunma Komiteleri) kesintisiz iş başındadır. Topla, tüfekle savunma işin bir boyutuysa, söylemsel, düşünsel ve eylemsel savunma diğer ve önemli boyutudur. Devrimler hiç büyümeyen bebeklere de benzetilebilir. Sürekli ilgi ve destek bekler! “Sürekli devrim” söyleminin altında yatan dürtünün kaynağı da bu olmalıdır.

    Devrim’i ve Cumhuriyet’i korumak örgütlenmek demektir!

    Bu nedenle silkinip, kendimize gelme zamanıdır!

    Kutlama yasağını çiğnemek iyi bir başlangıç olacaktır!

    29 Ekim’de saat 16’da Gündoğdu’da buluşuyoruz! Bir milyon kişiyle birlikte Andımız’ı içmek Cumhuriyet düşmanlarına verilecek en iyi yanıt olacaktır!

    Ege Üniversitesi’ndeki ADT (Atatürkçü Düşünce Topluluğu) gönüllüsü öğrenciler de 29 Ekim kutlama hazırlıklarını yoğunlaştırmışlardı. 25 Ekim günü Ataol Behramoğlu-Haluk Çetin müzikli şiir dinletisi öncesinde 29 Ekim bildirilerini dağıtırken saldırıya uğradılar!

    Saldırganlar mı? Sol maskeli alçaklar güruhu! İçlerinde her türden maskeli vardı! Etnik bölücüsü de, küresel solcusu da, kendini bilmez yolunu yitirmiş şaşkını da Cumhuriyet’e saldırı ortak paydasında buluşmuşlardı!

    Uzunca süredir bu doğrultuda birleşen sözde solcu takımının İzmir’deki ilk saldırgabnlığı olması bakımından önemlidir yaşananlar. Yeryüzündeki her devrimi sahiplenmede üstlerine olmayan bu takım her nedense kendi devrimini ve önderini tanımazlıkta parmak ısırtan bir tutum içindedir. Fidel Kastro’nun “başkalarının devrimini bırakın da kendinizinkine sahip çıkın” öğüdü bile işe yaramamış görünüyor.

    Son saldırganlığın şifrelerini çözecek olursak!

    Sol maskeli bu güruh saldırganlığıyla :

    • Bilgisizliğini, buna bağlı olarak bilinçsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur.
    • Aydınlanma değerleri korunmadan, aydınlanma değerlerinin egemen olduğu bir ortam oluşmadan başka sol değerlerin de bir anlam taşımayacağını öğrenemediklerini kim bilir kaçıncı kez yansıtmışlardır.
    • Bu akıl almaz saldırganlıkları cehaletten kaynaklanmıyorsa; hıyanetlerini ve namus yoksunluklarını ortaya koymuş olmaktadırlar!

    İçinden geçmekte olduğumuz bu çetin dönemde sağcılık ya da solculuktan önce gereken özelliğin namuslu ve dürüst olmak olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır!

    Görkemli bir 29 Ekim bu namussuzların suratında patlayacak bir şamar olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 26.10.2013

    Görsel

  • Görsel

    ODTÜ’YE DİKKAT!

    Sanatın içine tüküren bir kişilikten ağaca, yeşile ve uygarlığa saygı duymasını beklemek gereksiz olurdu! Hatta, bu konuyla ilgili olarak yazılacak tek bir sözcük, edilecek tek bir söz ve yapılacak en küçük eleştiri zaman ve enerji kaybından başka anlam taşımazdı.

    ODTÜ’de bir kaç gündür yaşanan olaylardaki bir ayrıntıyı önemsemek gerekiyor.

    TOMA, basınçlı su, gaz fişeği ve copla kitlelerin üzerine abanan polisin son derece edilgen ve izleyen bir tutum takınması ilginç değil mi? Onun yerine belediye görevlisi kılıklı vahşilerin ön alması da bir o kadar anlamlı sayılmaz mı?

    ODTÜ’de gözler önüne serilenler Gezi sürecinde de denenen milis gücü anlayışının bir adım öteye görtürüldüğü izlenimi veriyor. Milis gücünün polis bile olmasına gerek görülmüyor! Polis gözetiminde saldırganlık sergileniyor. Kitle dağıtılıyor! Polis izlemekle yetiniyor. Belki de olayları milislerin olası başarısızlığında devreye girmek üzere izliyor.

    Melih Gökçek ya da bir başkasının bu saldırganlığında ve saygısızlığında şaşılacak bir şey yoktur.

    Bu yeni eylemlilik biçimi özenle irdelenmeli!

    Gereği yapılmalı diyeceğim ama bu gereğini yapacak siyasetin hali de ortadayken inlere, cinlere mi sesleniyorum diye mırıldanmaktan alamadım kendimi?

    Ceyhun BALCI, 21.10.2013

  • Görsel

    AHMET TANER KIŞLALI

    (1939-21 EKİM 1999)

     

    Zaman su gibi akıyor! Ahmet Taner KIŞLALI aramızdan alınalı 14 yıl olmuş!

    Adına gazete denen ve gazete denen değeri hiçleştiren Akit’in hedefi olup da canını kurtarmak kolay olmadı Türkiye’de!

    Kışlalı da onlardan birisi oldu ne yazık ki!

    Bordolu bir Fransız iken Türk Nilgün Kışlalı olan eşini trafik cinayetine kurban vermişti. Eşinin ardından “Bir Türkün Ölümü” kitabını yazmıştı…

    İkinci eşinden olan kızı soluğunu, sıcaklığını ve sevgisini duyumsasa da onu tanıyamadı! O kadar çok zaman geçmiş ki; o bile genç bir kız olma yaşına ermiş!

    Bizlerin kaybı da büyük oldu elbette onun ölümüyle!

    Ama, her şeye karşın kazançlıydık da! Onunla aynı dünyayı paylaştığımız, aynı havayı soluyup aynı sudan içtiğimiz  için! Daha da önemlisi onun ışığıyla aydınlanabildik…

    Üzerine titrediği ülkesinin bu günlerini görmediği için o da şanslı mıydı diye düşünmeden edemiyor insan!

    Anısına saygıyla…

    Ceyhun BALCI, 20.10.2013

  • Görsel

    “ÖZEL”

    “Özel”leştirme çağına pek de yaraştılar!

    “Özel” Yetkili mahkemelerle başlayan süreç, “Özel” görevli Yargıtay onamasıyla taçlandı. Yazgı denilen şey değiştirilmeye, eğilip, bükülmeye açık dense yeridir!

    12 Eylül 2010’dan önceki yüksek yargıdan değil onama, kınama görecek bir mahkeme kararı küçük fırça darbeleri ve düzeltmelerle ve de çok Özel kurtarmalarla tamama erdi. Bu aşamada birilerinin anlatacağı “yargı süreci henüz bitmedi, bunun daha AYM (Anayasa Mahkemesi) var!” yollu masallara ilgi gösterilmemesi rica olunur!

    Hükümleri onananlarla, aklananları irdelemekte yarar var!

    Öncelikle vurgulamakta ve altını çizmekte yarar var! Bu davada gerçek anlamda suçlu tek bir kişi bile yok! Ama, bu davada bir kurumun yaşamına son verilmesi girişimi fazlasıyla var!

    Balyoz davasına konu darbe etkinliğine katılan ve hatta katılmakla kalmayıp bildirimde bulunanlar aklanırken; söz konusu darbe etkinliği sırasında toplantıda bulunmak bir yana İstanbul’da ve hatta sınır aşırı görevlerle ülke dışında olanların giydikleri hükümler başka türlü açıklanamaz!

    Göreve geldiğinden bu yana hukuk kisveli bitirme kurgularının önündeki engelleri çok Özel çabalarla ortadan kaldıran, çok Özel kişi böylesine Özel bir yardımı fazlasıyla hak etmiş oluyordu!

    Bu Özel kişinin yanında, yöresinde ne kadar insan varsa darbe zanlısı! Ama, en üstünün bu işle ilintisi yok! Ne tuhaf durum! İlle de düzeltilmeli!

    Çevresindeki ayrık otları özenle temizlenen bu çok Özel kişiden beklenen başka çok Özel hizmet ve yardımlar olduğunu bilmem söylmeye gerek var mı?

    Özel yetkili ve Özel görevli yargımızın çok Özel kararları işte…

    Ceyhun BALCI, 20.10.2013

  • Görsel

    HEM ÇAĞDAŞ, HEM ULUS!

     

    Çağdaş Ulus! İçimizden bir gencin adı! Gazeteci. Henüz otuzuna varmamışken yaşamının 9 ayı gasp edilmiş. Rastlantı olsa gerek ki; günümüzde mumla aranan iki saygın kavram bu genç gazeteciye ad ve soyad olmuş.

    O da bir şafak vakti gün ağarırken dünyası kararanlar topluluğuna katılmış! Bir sabah gün ışımadan polis baskınıyla başlayan olaylar silsilesi önü alınamaz bir kin ve nefret yağmuruna dönüşmüş.

    Vatan gazetesinde çalışan bu genç gazeteci sayısız PKK karşıtı habere imza atmış olmasına karşın KCK ile ilişkilendirilerek tutuklanmış. Pasaportundaki giriş-çıkış damgalarının bile çürütmeye yeteceği suçlamalar üzerinden sanık yapılmış. Yetmemiş! Yaşamından 9 ay çalınmış. Yine de şanslıymış! Dokuz ayda sona ermiş tutsaklığı!

    KCK ile ilişkilendirilmesine bir gazeteci olarak, gazetecilik kapsamında telefon görüşmeleri yaptığı Fırat Haber Ajansı çalışanıyla ilişkisi delil (!) olmuş.

    Günümüzde küçüle küçüle cebimize girecek boyuta indirgenen devlet aygıtına yüklenebilecek iki görev olan güvenlik ve yargının içine düşürüldüğü acınası durum bir kez daha gözler önüne seriliyor Çağdaş Ulus’un başına gelenle. Onun yaşadıkları Türkiye’nin yaşadıklarının baş küçük bir  kesiti olarak dağarcığımızdaki yerini almış oluyor.

    Bu genç gazeteci başına gelenlere öfkelenip yaşamdan kopmak yerine deneyimini “Cemaat İsterse” (*) (Kaynak Yayınları, Eylül, 2013) adıyla kitaplaştırmış. Kitaptaki sayısız örnekten birisi hiç unutulacak gibi değil.

    Polis Çağdaş’ın evinde arama yapıyor. Kanıt olabilecek nesneleri götürmeden önce tutanak tutuyor. Götürdükleri arasında Çağdaş’ın pasaportu da var. Ama, her nedense bu önemli belge tutanakta yer almıyor. Çağdaş’ın üzerine atılan suçu tek başına çürütecek olan bu önemli belge geçici de olsa ortadan kaldırılmış oluyor.

    Kes-yapıştırcı polisin, he deyicisi yargıya da Çağdaş’ı tutuklama rolü düşmüş bu oyunda.

    Zaman zaman öfkelenerek, kimi zaman da gözleriniz buğulanarak okuyacaksınız bu ibretlik kitabı!

    Çağdaş Ulus artık özgür. Hep kayıplarını yazdık! Hiç mi kazancı olmamış? Çalışma arkadaşlarının yanı sıra o sıralarda Vatan’da yazmakta olan bugünün çiçeği burnunda Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun güvenini ve desteğini kazanmış. Mustafa Mutlu o denli güvenmiş ki Çağdaş’a bu olay bana kızımın yanı sıra bir de oğul kazandırdı demiş. Çağdaş ikinci bir baba sahibi olarak çıkmış bu can sıkıcı ve acı verici süreçten. Paha biçilmez bir kazanç!

    İleri demokrasi yolunda dev adımlarla yürüyen Türkiye’den bir insan manzarası! Okunmalı, özümsenmeli, söylem ve eylemlere maya olmalı!

    Ceyhun Balcı, 06.10.2013

  • EGE’DE BİR FASULYE TANESİ

     

     

     

    Sakız, adını taşıyan ağacın kabuğundan sızan sızan çiğnenince yumuşayan, hoş kokulu bir reçine. Bildiğimiz saydam ve yapışkan reçinenin beyaz renklisi.

    Hanlarıyla bilinen İzmir’de bir zamanlar Sakız Hanı da varmış. St Polikarp kilisesi yakınındaki bu han 1922 yangınında yok olanlar listesindeki kayıp değerlerden olmuş. Adından başka hiç bir şeyi ulaşmamış günümüze.

    İzmir’de sokak adı da olmuş Sakız. Halk arasında Afrodit Evleri olarak da bilinen Tepecik genelevinin bulunduğu sokak 1937 yılına dek Sakız adını taşımış.

    Sakız ağacı adına İstanbul’da da iki yerde rastlanıyor. Biri Anadolu diğeri de Rumeli yakasında. Kadıköy’de Acıbadem yakınında olanı daha iyi bilineni. Burada bulunan bir sakız ağacının semte ad olduğu söyleniyor. Diğeri ise Bakırköy’de bir mahalle.

    Gelelim beyaz reçinesiyle nam salmış olan sakız ağacına. Pistacia lentiscus ağacı başta adını taşıyan ada olmak üzere Batı Anadolu’da da yetişebiliyor. Ağacın yaralı dal ya da gövdesinden sızan reçinenin pıhtılaşmasıyla “mastik” adı verilen sakız elde ediliyor. Kimya, ilaç ve elbette gıda endüstrisinde önemli kullanım alanı olan mastik üretildiği ve adını verdiği adaya parasal girdi ve gönenç sağlamış oluyor. Lezzetli likörünün yanı sıra rakısı da yapılıyor.

    *************

     

    Otuz yıldır uzaklardan çıplak tepelerini gördüğümüz Sakız’a ayak basma fırsatı bulduk. Dokuzyüz km2 ‘lik Sakız’da 50 bin dolayında insan yaşıyor! Yüzü ait olduğu Yunanistan’a değil de Anadolu’ya dönük. Bu durum coğrafyanın doğal bir gereği! Varlığını olduğu gibi kimi zaman acılarını kimi zaman da sevinçlerini Anadolu’ya borçlu olmuş. Çeşme, Sakız’a Sakız da Çeşme’ye bakıyor dense yeridir. Ayrıntısını da paylaşacağım ama, yıllardır kafamızda oluşmuş olan Sakız imgesinin adaya ayak basar basmaz yerle bir olduğunun altını daha başlangıçta çizmeliyim.

    Görsel

    Ada adını aldığı sakız ağacı kadar, yasemin ve meyve bahçeleriyle de  ünlenmiş. Bunların dışında hatırı sayılır orman alanı da varmış! Varmış dememin nedeni geçen yaz Sakız’da yaşanan orman yangını sonucu Sakız’daki orman varlığının büyük ölçüde zarar görmüş olması. Yürek burkan bu felaketin izleri aradan geçen bir yıla karşın canlılığını koruyor. Yürek yakan görüntüleri görmezden gelmek olanaksız.

    Görsel

    Sakız’ın Yunanca adı olan Chios’un kökenbilim açısından Fenikece olduğu sakız ya da yılan anlamına geldiği bilinir. Diğer yandan, adanın adı Chios’un efsanevi Girit kralı ve Sakız adası kurucusu Oinopionos’un kızının adı olan Chioni’den türediği söylenir. Bu da adanın adına ilişkin mitolojik açıklamadır.

    Görsel

    Chios’un deniz tanrısı Poseidon’un oğlu olduğunu ileri sürenler de olduğunu ekleyelim. Sakız kordonunun arka sokaklarından birisinde rastladığımız gösterişsiz Neptün/Poseidon anıtı bu olasılıktan söz etme nedenimiz oldu.

    Görsel

    Sakız’ın bir başka önemli özelliği de Homeros’un memleketi olmasıdır. Sakız kenti kuzeyindeki 4500 nüfuslu Vrontados’un Homeros’un doğum yeri olduğu ileri sürülmektedir. Homeros’la ilgili olarak İzmir dolaylarında yaşadığı bilgisi genel kabul görenidir. Sakız doğumlu olma olasılığı da oldukça güçlüdür. İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisidir. Homeros’un  her ne kadar tekil bir kişilik olduğu izlenimi edinilse de; tıpkı Nasrettin Hoca gibi birden fazla kişinin aynı adla anılması da söz konusu olabilir.

    Görsel

    Sakız 900 km2’lik yüzölçümüyle Yunan adaları içinde büyüklük bakımından Girit, Eğriboz, Midilli ve Rodos’un ardından geliyor. Adanın toplam nüfusu 53 bin. Otuz binden fazla kişi adanın aynı adı taşıyan tek kenti olan Sakız’da yaşamakta. Yine, 30 bin dolayında Sakızlının ABD’de yaşamakta olduğu bilgisini paylaşalım. Adanın kuzey güney doğrultusunda 50 km uzunluğa, batı doğu ekseninde ise 25 km’lik genişliğe sahip olduğunu aklımızda tutarsak Sakız’ı gezmek için çok da zaman gerekmediğine vurgu yapmış oluruz.

    Görsel

    Sakız adası coğrafik olarak kuzey, güney ve orta olmak üzere üç bölgeye ayrılmış. Kuzeyde Lagada, Volissos, Kardamila ve Marmaro; güneyde Lithi, Limenas, Mesta, Pirgi, Olimpi, Kambos ve orta bölümde Avgonima, Anavatos ve Nea Moni önemli uğrak noktalarından ilk akla gelenler.

    Sakız’ın kuzeyi ve ortası dağlık güneyi ise ovalık yüzey yapısı ile dikkati çekiyor. Adanın en yüksek doruğu kuzeydeki Pelineo 1297 metre yükseklikte.  Bunu 1186 metrelik Oros ve 809 metrelik Amania gibi diğer kuzeyli doruklar izliyor. Verimli ovalarıyla öne çıkan güneydekilerin en bilineni Sakız kenti komşuluğundaki Kambos’tur.

    Sakız’ın kuzeydoğuda Oinousses ve kuzeybatıda Psara adlı insan yerleşimli iki adacaığı da olduğunu anımsatalım. Adanın adacıkları demek daha doğru olacaktır.

    Çoğunlukla turizmle öne çıkan diğer adaların tersine Sakız adını aldığı ağacın özütüyle var olmuş, kalkınmış! Son yıllarda Türk gezgin akını adalının kendi tercihinden çok zorunluluğu olmuş. Öyle ki, adayla aynı adı taşıyan Sakız kentinde dil bilmeyen bir Türk gezginin anlaşma sorunu yaşamayacağı kesindir. Menülerdeki ve işyeri tabelalarındaki Türkçe tanığımızdır.

    İzmir’in Çeşme’si Sakız’a kendi il merkezi İzmir’den daha yakın. Tarifeli tekne seferleriyle 45 dakika içinde Sakız’a adım atmanız işten değil. Günübirlikçilik yapılabileceği gibi bir ya da bir kaç gün kalmak da çekici bir seçenek. Sakız’a gitmişken, taşrasını gezmeden dönmek olmazdı! Dört bir yana dağılmış irili ufaklı köylere ulaşmak için taşıt kiralamak akılcı bir seçim olur. Adada toplu taşımacılığın neredeyse hiç gelişmediğini akılda tutmakta yarar var! İki gün bir gecelik konaklamayla Sakız’ı hatırı sayılır bir şekilde gezmenin olanaklı olduğu deneyimimizle doğrulanmıştır.

     

    (C)HORA

     

    Adanın hem büyüklük hem de yönetsel anlamda başkenti Sakız’ı Hora adıyla anarak karışıklığı önlemiş oluruz. Chora kent demek. Kastro tarihte kentin taşıdığı adlardan birisi olmuş.  Kastro bugün için kentin kalesini tanımlıyor. Bugünkü Hora, Kastro dışına bundan 200 yıl önce taşmaya başlamış.

    Görsel

    Hora, tarihin derinliklerindeki ilişkileri canlandırarak İtalya’nın Cenova kentiyle kardeş olmuş. Geçmişin düşmanlığı bugünün pişmanlığı olmuş!

    Kenti ayak bastığınız noktadan yani limandan başlayarak gezmeye başlamak doğru olacaktır.

    Limanın güney dalgakıranının karayla birleştiği noktada bronz bir yontu yer alıyor. Ulusal Direniş’i simgeleyen ve Yannis Kastouranis’in elinden çıkmadır. Sakız 2. Dünya Savaşı’nın sıcaklığını yaşayan yerlerden olmuş. Nazi işgali öncelikle Yahudi’leri hedeflese de geriye kalan nüfus da etkilenmemiş değil. Bu durum Yunanistan’dan çok Anadolu’ya yakın olan bu ada aracılığı ile savaşın bizi de yalayıp geçmiş olmasını anlatması bakımından önemlidir. O yıllarda Çeşme’de yaşamış olanlardan adadan kaçarak Çeşme’ye sığınan Sakızlıların trajedisini dinlemişizdir.

    Görsel

    Doğal limanın kuzey komşuluğunda yer alan Kastro’nun yapımına 10. yüzyılda Bizans döneminde başlanmış. On beşinci yüzyılda Cenevizli işgali sırasında ağır hasar gören yapı onarımdan geçirilmiş. Porta Maggiore ana giriş kapısıdır.  Kuzey komşuluğundaki Türk Hamamı bugün de ayaktadır. Kale, onarım ve yenileme çalışmaları nedeniyle şu günlerde ziyarete kapalıdır. Kastro yapıldığı ortaçağ döneminden başlayarak yakın zamana dek uzanan geniş zaman aralığında önemli roller üstlenmiş bir yapı olmuş. Olabildiğince kente ve çevreye egemen yükseltilere konuşlu kalelerle karşılaştırılıdığında düz ayak bir kaledir Kastro. Böyle coğrafyaya böyle kale!

    Kastro günümüzde Jüstinyen Müzesi’ne de ev sahipiliği yapmaktadır.  Bizans sonrası tabloların yanı sıra duvar resimleri ve tahta yontular müzede sergilenen eserlerdendir. Sakız ve onun da ötesinde Yunanistan için önemli bir kişilik olan  Kanaris’in yaptığı baskınla öldürdüğü Osmanlı gemilerinin komutanı Kaptan Ali Paşa’nın gömütü de kale içindedir.

    Hora, Sakız adasının doğu kıyısının tam da ortasında yer alır. Anadolu kıyılarındaki Eritrai eskil kenti ile karşı karşıyadır. Bu coğrafik konum Anadolu ve dolayısı ile de İyonya ile yakın ilişkinin olağan sonucudur. Sakız adasının Kuzey Ege’nin en dar geçit yerinde konuşlu oluşu yerleşimsel önemini fazla anlatmaya gerek bırakmaz.

    Kente yerleşimin tarihi İÖ 7. yüzyıla uzanmaktadır. Kastro kentin çekirdeğidir. Kale dışına yerleşim ve böylelikle banliyölerin oluşması ilk kez Ceneviz egemenliği dönemindedir. Osmanlı döneminde ise Müslüman olmayanlar sur dışında yaşamaya zorlanmış. Zamanla sur içinde yaşayanlar Kambos ovasında da konut edinerek o dönemden başlayarak yazlıkçılık akımının öncüsü olmuşlar.

    Hora’daki neoklasik biçemli yapılaşmaya ve büyük kiliselere karşı kıyıdaki İzmir’in esin kaynağı olduğu ileri sürülmektedir.

    Surların yanı başındaki Voukaniou Meydanı kentin serpilmeye başladığı dönemde tasarlanmış. Bu meydanın tam karşısında, liman tarafında minaresi de ayakta olan eski cami (Mecidiye Camisi) bugün Bizans Müzesi olarak kullanılmaktadır. Caminin müzeye dönüştürülmesi sırasında özgün yapısına zarar gelmemesine olabildiğince özen gösterilmiş. Böylelikle içerideki nesnelerle birlikte caminin kendisi ikili bir sergi fırsatı yaratmış.

    Görsel

    Giriş bölümünde adanın tarihsel, siyasi ve toplumsal gelişimi zamandizinsel tablo ve başka basılı gereçler kullanılarak yansıtılmış. Bu bölüm laik ve dinsel mimarlık örneklerini de kapsamaktadır.

    İkinci altbölümde Bizans dönemi dinsel mimarlık örnekleri yer alıyor. Sekizgen kubbeli kilise biçemi İstanbul kökenlidir. Nea Moni Katholikon’u ile St George Sykousi kilisesi bu biçemin önde gelen örneklerindendir. Bu bölüm ayrıca Bizans yontularıyla da zenginleştirilmiş.

    Üçüncü altbölüm Ceneviz (1346-1566) dönemi eserlerine ayrılmış. Özellikle Kambos ve Sklavia’ya yerleşmiş Cenevizlilerin buralarda yaptıkları konut ve kuleler örneklenmiş. Yine bu dönemin savunma mimarisine ilişkin olarak Pirgi, Mesta ve Anavatos bu bölümde yer alan diğer örneklerdir.

    Dördüncü altbölüm Osmanlı dönemine ayrılmış.

    İkinci anabölümde ise adadaki toplumsal ve özel yaşam özetlenmektedir. Ev dekorasyonu nesne ve gereçleri, yeme alışkanlıkları, Sakız-deniz ilişkisi, gömütler, mezar taşları ve cenaze geleneklerine ilişkin görseller ile bunlara ilişkin diğer nesneler bu bölümü oluşturan önemli öğelerdendir.

    Üçüncü anabölüm ise ibadet ve sanat teması üzerinedir.

    Müzenin başka deyişle caminin girişinde hemen sağdaki duvarı boydan boya kaplayan bir tabloyla ilgili bir kaç şey söylemekte yarar var. Fransız ressam Eugene Delacroix’in “Sakız Katliamı” yapıtının replikasıdır.

    Burada bir parantez açıp Sakız Katliamı’na değinelim. 1821’de patlak veren Osmanlı topraklarındaki Yunan Bağımsızlık ve Milliyetçilik Hareketi Yunanların yaşadığı her yer gibi Sakız’da da kendisini göstermiş. Rusya’nın zaferiyle sonuçlanan Osmanlı-Rus Savaşı’nı izleyerek imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması Osmanlı’daki milliyetçilik akımlarının başlangıç tarihidir. Rusya’nın koruması altındaki Yunanlar izleyen yüzyılın ilk çeyreğinde bu korumanın doğal sonucunu yansıtan eylemlere girişmişler.  Her ne kadar antlaşma Rusya ile yapılmışsa da Fransız Devrimi’nin etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Aydınlanma trenini ve dolayısı ile de çağdaşlaşma fırsatını kaçıran Osmanlı için çanlar çoktan çalmaya başlamıştır. Osmanlı topraklarında yaşayan değişik milliyetlerin uluslaşma sürecinin yaşanmaması ya da zorla bastırılması yaşamın olağan akışına aykırı bir durum olurdu. Delacroix’nın fırça darbelerine konu olan Sakız Katliamı’nın Fransız aydınlanmacılarını ilgilendirmesi kadar doğal bir durum olamazdı. Fransız Devrimi’nin uzaklarda da yankı bulması ve önemli sonuçlar doğurması Fransız sanatçıları da kendi devrimlerinin ulus ötesi sonuçları bakımından ilgilendirmiş ve ürün vermeye özendirmiş olmalıdır.

    GörselGörselGörsel

    Bizans Müzesi’nden çıkınca karşıdaki Voukniou Meydanı’na yöneliyoruz. Meydanda ilk olarak lir çalgılı Homeros Anıtı çarpıyor gözümüze. Homeros’un Sakızlı kimliği her fırsatta yansıtılıyor. Meydan hemen gerisindeki Kanaris parkı ile bütünleşmiş. Meydanın park girişini eski bir çeşme süslüyor. Parktaki ufak tefek gösterişsiz sütun ise 1822 katliamında burada asılanların anısını yaşatıyor.Görsel

    Kanaris Parkı’ndaki küçük meydanı çepeçevre çok sayıda büst süslüyor. Ada ve Yunan tarihi bakımından önemli kişilikler bu küçük parkta ölümsüzleştirilmiş. Parkın en görkemli ve dikkat çekici yontusu Konstantin Kanaris’inki (1793-1877). Kanaris, Sakız’ın batıdaki adacığı Psara doğumlu.  Aslen denizci olan Kanaris siyasete de girmiş. Yunan Başbakanlığı yapmış. Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın önemli figürlerinden birisi sayılıyor.  1822’de Sakız adasında Osmanlı’nın giriştiği bastırma hareketinde yaşamını yitirenlerin öcünü Osmanlı gemilerini yakarak alması ününü borçlu olduğu en önemli eylemi olmuş. Parktaki Kanaris denizci giysilidir.

    Görsel

    Kanaris Parkı’nda yer alan 2004 Atina Olimpiyatları’nı anımsatan alçakgönüllü anıt  bu önemli spor olayını ölümsüzleştiriyor. Sakız adasında olimpiyatlar kapsamında  bir yarışma yapıldığını anımsamıyoruz.. Olasılıkla olimpiyat meşalesi Atina yolculuğu sırasında  fasulye tanesi görünümlü adadan geçmiş olmalıdır. Bilindiği gibi Yunanlar eskil dönemdeki olimpiyat geleneğiyle modern olimpiyatlara da esin kaynağı olmuşlardır. İlk modern olimpiyatları düzenleyen Yunanistan 2004 Atina Olimpiyatı ile bu alandaki öncülüğünü tazeleme fırsatı yakalamıştır.

    Parkın hemen yanından kuzeye Vrontados’a yönelen yol ayrımında hala ayakta kalabilmiş bir çeşme çarpıyor gözümüze. Malik Paşa Çeşmesi bir Osmanlı yapıtı. 1768’de Vezir Malik Paşa tarafından Türk barok biçemiyle yaptırılarak kente armağan edilmiş.

    Görsel

    Adanın 1822’den sonra yaşadığı bir başka felaket olan 7.4 büyüklüklü 1881 depremi adayı yerle bir etmiş. Bu yıkımın ardından ada kent neoklasik biçemle yeniden yapılmış.

    GÜNEY SAKIZ

    İlk gün herhangi bir akılcı gerekçeye dayanmaksızın tümüyle içimizden gelen bir dürtüyle Sakız turumuza güneyden başlamayı kararlaştırıyoruz. Yemek, otele yerleşme ve araç kiralama derken zaman hızla akıyor. Zaman yeter mi kaygısını içimizde duyumsama pahasına saat 3’te yola koyuluyoruz.

    Görsel

    Yol boyunca pek çoğuna rastlayacağımız için daha baştan söz etmiş olmakta yarar var. Sakız’da yolumuzun düştüğü hemen her yerde yol kıyılarına kondurulmuş minyatür şapellere rastladık. Her biri ortodoks azizlerine adanmış olan bu minik şapeller duvarları camdan kilise görünümünde. İçindeki kutsal nesneleri bir mum/kandil, su ve başkaca besin maddeleri tamamlamaktaydı. Pek çoğunun üzerindeki Yunanca açıklamayı okuyabilsek de anlamamız söz konusu olamadı. Anlayabildiğimiz dinsel simgeler olduklarıydı.

    Görsel

    Verimli Kambos ovasında bir kaç kez yolumuzu yitirme tehlikesi yaşasak da kararlılığımızdan ödün vermedik. Az zamanda çok yerler gezip,  ikinci günü kuzeye ve ortaya ayırmaya kararlıyız.

    Önce Chalkio sonra da Zifias kasabalarına varıyoruz. Vessa ve Elata yoluyla Mesta’ya doğru gittiğimizden eminiz.

    Görsel

    Chalkio, bakır demek ve bu adı Kampos Ovası’nın bakır rengi toprağından almış.

    Zifias ise bir tepenin eteğinde kurulmuş şirin bir köy. Bir sonraki yerleşim olan Aya Giorgios Sikousis’le aralarında tarihi ortaçağa uzanan aynı adlı Eski Manastır yer alıyor. İnzivaya Çekilmişler Manastırı olarak da biliniyor. Adadaki en ünlü manastır olan Nea Moni’nin yapımına da yardımcı olmuş olan Bizans İmparatoru Konstantin Monomachos’un Aya Giosrgios Sikousis’i de yaptırdığı biliniyor.  Kilise, Nea Moni’ye benzerliği ile öne çıkıyor.

    Zaman dar olduğu için duraklamaksızın Vessa’ya sürüyoruz. Burçları, surları ve kilisesi ile bir başka ortaçağ köyünde buluyoruz kendimizi. Birkaç yüz kişilik nüfusuyla Elata’da yaşam sakız, bal, zeytin, badem ve üzümden kazanılıyor. Köyde hatırı sayılır bir keçi ve eşek varlığına sahip olduğunu da unutmadan ekleyelim.

    Zaman darlığının gözümüzü kortkutmaktan öteye bir ayrıntı olmadığının farkına varıyoruz. Haritaya bakınca Elata’ya ulaşarak adanın güneybatısına kavuşmuş olduğumuzu da görüyoruz. Mesta’ya gelmeden Mesta Limanı’ndan geçmek zorundayız. Burada da gezgin dürtümüze yeniliyoruz. Kuzeye yönelip zaman yitirmeyi göze alıp

    Lithi’yi de görmelisiniz diyor içimizden gelen ses!

    Lithi önemli bir balıkçı kasabası. Sözcük anlamı “gerçek cennet”. Haksız da sayılmaz buraya adını veren eski zaman gezginleri.

    Görsel

    Mesta Limanı’na giden yolda Aya İrini Plajı bir kaç dakikalık küçük bir molayı hak ediyor. Yol bozuk, zaman kısıtlı olmasa Aya İrini Manastırı’na uğramak da parlak bir düşünce olabilirdi. Aya İrini plajı kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşede kıyıdaki balık tavernası ve insanı ürperten dinginliğiyle akşamı karşılamaya hazırlanırken Mesta Limanı’na çeviriyoruz doğrultumuzu. Adanın en bilinen ortaçağ köylerinden biri olan Mesta’ya 4 km uzaklıktaki limanda ıssız bir rıhtım, kıyıda konuşlu bir kaç taverna alışık olmadığımız sessizliğiyle belleğimizdeki yerini çoktan almış oldu. Ola ki burada bir gece geçireyim diyenler için kiralık odalar da düşünülmüş. Boş rıhtım Sakız’ın batıdaki adacığı Psara’ya tekne ulaşımının sağlandığı nokta. Psara buraya 18 mil uzaklıkta. Çeşme-Sakız arası ise 9 mil. Adacığı Sakız’a Çeşme’den iki misli uzakta.

    Görsel

    Mesta’ya yaklaştıkça heyecan ve coşku da katlanıyor doğallıkla. XIV. yüzyıldan kalma bu Bizans döneminden kalma ortaçağ kaleköyü en iyi korunanlarından birisi olarak ayakta kalmayı sürdürebilmiş. Mesta surları ilk olarak Bizanslılar tarafından yapılmış, Cenevizlilerce güçlendirilmiş. Sakız kentinin 35 km güneybatısındaki bu büyülü yerleşimde kollarınızı iki yana açtığınızda duvarlarına dokunabileceğiniz darlıkta sokaklar, yüzyıllar öncesinden kalma konutlarda sürülen yaşamlar zaman tünelinde yolculuğa çıkmak için eşsiz bir fırsat sunuyor gezginlere. Rehbere falan da gerek yok! Girin rastgele gezin! Arada kaygılansanız da kaybolmanızın olanak dışı olduğunu unutmayın! Milita Kulesi’ne geldiğinizde köy meydanındasınız demektir. Kule korsan saldırılarının savuşturulmasında önemli işlevler yüklenmiş. Tavernalar, kafeler ya da hediyelikçiler sevdiklerinize armağan alışverişi, lezzetli bir yemek, yerel şarap ya da kahve keyfi olanağı veriyor. Günün yorgunluğunu atmak için bire bir.

    Görsel

    Surlar içindeki yapıların iç içeliği saldırıdan korunma işlevine yönelik bir tasarım. Mesta’nın yanı sıra adadaki diğer kaleköyler de Cenevizililerce aynı amaçla tasarlanmış. Bu kaleköy deneyiminin belleğinize çivilenmemesi olanaksız!

    Görsel

    Kalbinizin burada kalacağından kuşku duymayın! Ama, hava kararmadan da yola çıkın!

    Görsel

    Pirgi’ye varmazdan önce önce Olimpi köyünden geçiyoruz. Yol kıyısındaki Olimpi Mağaraları’na gider yazılı tabelaya kayıtsız kalamıyoruz. Saat 6’ya yaklaşırken kapanış saati 6 olan mağarayı gezmek için şansımızı denemeye kararlıyız. Anayoldan ayrılarak birkaç kilometre ilerliyoruz heyecanla. Buraya kadar rast giden şansımız bu kez zaman duvarına çarpıyor. Coşku ve umutla geldiğimiz yerden düş kırıklığıyla ayrılıyoruz. Çaresiz Pirgi’ye yöneliyoruz!

    Görsel

    Pirgi gündüz gözü ile görülmeli! Tıpkı Mesta’da olduğu gibi ana meydana açılan dar sokaklar Pirgi’yi de tanımlamış oluyor. Mesta yönünden Pirgi’ye yaklaşırken artık yerleşimcisi olmayan Managros’tan geçiliyor. Ceneviz istilası sırasında Pirgi’ye kaçarak Managros’u terk edenler önemli bir yerleşimi öksüz bırakmış olduklarının farkında mıydılar? Bilmek güç!

    Pirgi, adının önünde “resimsi” sıfatı taşıyan bir ortaçağ köyü. Kaleköyün dışındaki yapıların dış bezemeleri benzersiz. Kazıma yöntemiyle yapılan dış cephe süslemeleri kimilerine göre Ceneviz kimilerine göre ise Bizans İstanbul’u kökenlidir. Üçüncü dönemini sürmekte olan bu süsleme biçimi geçmişteki motif zenginliğini yitirmiş olsa da sağ kalmayı başarabilmiş. Kum, asbest ve çimento karışımıyla kaplanan dış cephe daha sonra el emeği, göz nuru bir işçilikle işleniyor.  Özgün kalesi ve benzersiz bezemeli yapılarıyla Pirgi’yi bir açık hava mimarlık müzesine benzetmek hiç de abartı olmaz.

    Görsel

    Gezmeye doyulmaz ortaçağ köylerinden ayrılma zamanı geldiğinde günbatımına geri sayım başlamıştı. Haritaya bakıldığında gözde büyüyen uzaklıkların Sakız adasında hiç bir anlam taşımadığını dönüş yolunda iyice kavramış olduk. Bakır renkli topraklardan geçerken aynı yörenin bakır renkli taşlarından yapılma şirin evlerin sıralandığı sevimli, dar sokaklardan geçip de kendimizi Sakız kentinde bulduğumuzda 5 saatlik bir rüyadan da uyanmış oluyorduk.

    Üşüten bir Sakız akşamında yemeği aceleyle yedikten sonra bir sonraki günün programını yapmak ve elbette dinlenmek için epeyce zamanımız kalmıştı.

    KUZEY SAKIZ

     Görsel

    Yorgun bir günün ardından çekilen deliksiz bir uykudan Çeşme’ye karşı uyanmak kuşkusuz benzersiz bir deneyimdi. İkinci gün doğrultumuz kuzeye oldu. Zaman yine kısıtlı! Erken kalkan yol alır deyişini unutmamakla iyi ediyoruz.

    Görsel

    Güne Hora’nın kuzey komşusu Vrontados’la başlıyoruz. Homeros’un doğum yeri olarak da kabul edilen bu beldede Homer Taşı’nı resimleyip kuzeye yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Buralarda gözümüze çarpan saray yavrusu yapılar bölgenin seçkinlerin tercihi olduğunu düşündürüyor. Kuzeye doğru kıyı boyunca ilerleyen ve zaman zaman yükseltilere tırmanan yol boyunca hoş görünümlü koyların yanı sıra tam karşımızdaki Anadolu kıyılarını da net bir şekilde görebiliyoruz. Kıyılarımızı yağmalayan ve çirkinleştiren kötü yapılaşma Sakız kıyılarında da peşimizi bırakmıyor. Her şey bütün çıplaklığıyla gözümüze batıyor.

    Görsel

    Görsel

    Muhteşem görünümlü Lagada kahvaltı yapmak için eşsiz bir seçenek suncak gibi görünüyor. Ancak, pazar sabahının yorgunluğu, kahvaltı yerine ıssız sokaklar ve deniz kıyısı sunuyor bizlere. Bu güzelliği kahvaltıyla tamamlayamasak da fotoğraf çekerek teselli buluyoruz.

    Görsel

    Umut daha kuzeyde deyip yol almayı sürdürmekten başka çaremiz yok! Kardamila ve onun kıyıdaki adı olan Marmaro’nun açlığımızı yatıştıracak bir kaç lokma sunacağınu umuyoruz. Çevre köylerden bayramlık giysileriyle orta yaşlı çiftler Kardamila’ya akıyorlar pazar ayini için. Soluğu Marmaro’da alıyoruz. Sahildeki görüntü yine benzersiz. Rıhtımdaki küçük meydanı Apartis’in denizci yontusu süslüyor. Böyle bir adanın böylesine deniz kokan köyüne de bir denizci yaraşırdı doğrusu! Marmaro köy meydanında bir kaç lokma atıştırabilecek açık bir kafe buluyoruz. İngilizce konuşana rastlamak da şansımızın cabası!  Kahve eşliğinde peynirli tost alışkın olduğumuz bir seçenek olmasa da umduğunu değil de bulduğunu yemenin gezginin vazgeçilmez yazgısı olduğunu anımsıyoruz. Marmaro’dan, indiğimiz yolu kullanarak Kardamila’ya çıkıyoruz. Tepeden bir kez daha bakıp vedalaşıyoruz şirin Marmaro’yla.

    Görsel

    Zaman darlığı bizi adanın kuzeyi boyunca batı yönünde dolaşmaktan alıkoyuyor. Pityos üzerinden kestirme dağ yoluna yöneliyoruz. Dağ yolu endişemiz yersiz çıkıyor. Adada taşıtla girdiğimiz hemen tüm yollar son derece düzgün ve güvenli. Bir o kadar da resimsel.

    Kalesi ve özgün görünümüyle dağ köyü Pityos’tan hemen sonra 698 metre yükseklikteki Mitsuras doruğunu aşıyoruz. Tepedeki dev haç Üsküp’teki Vodno zirvesini süsleyen kadar görkemli değil. Çevresindeki iletişim antenleri kirli bir görüntü seriyor gözlerimizin önüne.

    Görsel

    İnişe geçiyoruz. Önerildiği gibi Volissos’a uğramaya kararlıyız. Zaman sıkışıklığını göze alıp bu kuzeybatı köyünü de gördüklerimiz listesine ekliyoruz. Köy meydanı Anadolu’daki eşdeğerlerini aratmayacak denli benzerlikler içeriyor. Cami yerine geçen kilise dışında çınaraltı kahvehanesinin de orada oturanların da bizdekilerden farkı yok gibi.

    Görsel

    Volissos da Homeros’un doğum yerlerinden birisiymiş meğer! İş söylenceye ve efsaneye varınca sınır koymak güç. Herkesin her şeye özellikle de iyiye sahip çıkmasını olağan karşılamak gerek!

    Yönümüzü Orta Sakız bölgesine doğru güneye çeviriyoruz. Bu kez Sakız’ın batı kıyısı boyunca yol alıyoruz. Geçen yılki yangın felaketinin izleri ne yazık ki canlılığını koruyor. Kim bilir kaçıncı kez içimiz yanıyor.

    ORTA SAKIZ

    Adanın tam ortasında doğuya dönüp Sakız (Hora) kentinin 16 km batısındaki Avgonima’ya varıyoruz. Avgonima adadaki sayısız ortaçağ köyünden bir diğeri. XI. yüzyıldan beri yaşam alanı olan bu köy tam da çam ormanlarının bittiği noktaya konuşlanmış.  Dinsel açıdan önemli bir yapı olan Kutsal Pederler Manastırı da bu köyde. Avgonima Yunanca’da “değersiz topraklar” demekmiş.

    Görsel

    1916’da Yeni Dünya’ya yönelen ilk göç dalgasına Avgonima epeyce katkı vermiş. Bugün ABD’de lokmacılık yapanların önemli bölümü Avgonima kökenliymiş. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında tümüyle boşalan Avgonima’da günümüzde 10-15 kişi yaşıyor. Buna karşılık bu ortaçağ köyü turistik işlevini yitirmemiş. Konaklama olanakları bu ıssız yerleşimi gezginleri çeken bir merkeze dönüştürmüş.

    Hora yolundan kuzeye kıvrılıp bir kaç kilometre ilerlediğimizde adadaki en benzersiz ve etkileyici manzaralardan birisiyle karşılaşıyoruz!

    Görsel

    Anavatos, sarp granit kayalıklar üzerinde konuşlu insansız bir köy. Denizden 450 metre yükseklikte! Diğer köyler gibi tarihsel geçmişi ortaçağa dek uzanmıyor. Anavatos adı daha çok Osmanlı döneminde yaşanan katliam ile öne çıkmış. 1822’de bağımsızlık için başkaldıran adalıların bağımsızlık hareketi Osmanlı tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış. Bu süreçte 30-40 bin dolayında can kaybı olduğu kestiriliyor. Bu olayla birlikte Anavatos bugün de süren sessizliğe gömülmüş. Bir bakıma Anavatos’da yaşam böylelikle sona ermiş! Bu özelliği Anavatos’u Yunanlar ve Sakızlılar için bir ulusal anıta dönüştürmüş. Terk edilmişliğine karşın köydeki yapıların bugün de dimdik ayakta kalabilmiş olması Anavatos’u daha da ilginç kılan en önemli özellik. Düzlüklerdeki savunma amaçlı kaleköylerdeki gibi Anavatos’ta da evler dip dibe ve saldırıya karşı savunmayı kolaylaştırıcı biçemle yapılmış. Kale duvarlarının çevrelediği konik tepede dört yüz dolayında yapı var.

    Görsel

    Anavatos’un sözcük anlamı “erişilmez”! Erişilemesin diye böylesine zor bir coğrafyaya kondurulduğuna kuşku yok. Görüntü sözcük anlamını hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak denli doğruluyor.

    Doğu-Batı ekseninin tam ortasında Hora’ya 15 km uzaklıkta Nea Moni (Yeni Manastır) görmeden geçilmemesi gereken bir başka tarihsel ve kutsal öneme sahip yapı. Sakız adası sayısız manastır, kilise ve şapele sahip olmakla birlikte Nea Moni gerçek anlamda ayrıcalıklı bir kutsal yapı.

    Görsel

    Dünya Kültür Mirası listesinde. Onbirinci yüzyıl ortalarında Bizans İmparatoru Monomachos tarafından yaptırılmış.  Bizans döneminde sağlanan ayrıcalıklar Nea Moni’yi bölgenin en varsıl ve gönençli manastırı yapmış. Örneğine yalnız Kıbrıs ve Sakız’da rastlanan sekizgen mimarisiyle dikkat çekiyor.

    Görsel

    Sakız’ın 1822’deki başkaldırı sonrasında Osmanlı tarafından baskı altına alınması tıpkı Anavatos gibi Nea Moni’nin de sonunu getirmiş. Bu dönemde yaşanan yağma ve yıkımdan sonra manastır bir daha kendine gelememiş.

    Manastır 17000 m2 alan üzerine yerleşmiş. Ana kilisenin yanı sıra Kutsal Haç ve St Panteleimon adlı iki küçük kiliseyi de kapsıyor. Bu yapılara yemekhane, rahip odaları, karşılama yapısı ve yeraltı sarnıcını da eklemek gerek. Ana yapı Katholikon Bakire Meryem’in cennetlik oluşuna adanmış. Çan Kulesi 1512’de yapılanın yerine 1900’de yeniden dikilmiş. Katholikon’un içi ve özellikle de ikonaları epeyce hasar görmüş! Buna karşın çok da kötü durumda oldukları söylenemez.

    Görsel

    Trapeza rahipler yemekhanesi. Mermerden yapılma oblong yemek masası, ona eşlik eden Bizans yontularıyla birlikte müze nesnesine dönüştürülmüş. Yemek masasına uygulanan opus sectile biçemli bezeme dikkat çekicidir. Bu bezeme biçemiyle mermer ya da cam malzeme kesilerek belirli şekiller verilmiştir. Ortaçağ Roma döneminde kendini gösteren bu biçem Bizans döneminde de varlığını sürdürmüş. Yemekhane yapısının her iki ucunda yarım daire kubbe yer almakta.

    Karşılama yapısında yer alan camlı dolabı süsleyen kurukafa ve diğer kemiklerin 1822’deki başkaldırının bastırılması sırasında Osmanlı askerlerince öldürülen adalılara ait oldukları belirtilmekte.

    Yunan Bağımısızlık Savaşı’nın bir parçası olan Sakız Başkaldırısı 1822’de Osmanlı’nın adaya yığdığı ek güçlerin giriştiği bir bastırma hareketine sahne olmuş. O tarihte 118 bin nüfusa sahip Sakız’da Osmanlı katliamı ile 30 bin dolayında kişinin öldürülmüş. On yedi bin kişinin ise İzmir ve Kahire’deki köle pazarlarına götürülmüş. Nea Moni’de ise 3500’ü çocuk ve kadın, 600’ü din adamı olmak üzere 4000’den fazla kişinin katledildiği tahmin edilmekte.

    Görsel

    Nea Moni’den sonra Hora’ya yöneliyoruz. Orta Sakız turunu en doğudaki Hora’da sonlandırmış olacağız. Tepeden deniz düzeyine iniş fondaki Anadolu kıyılarıyla örtüşen kuşbakışı Hora manzarası ayaklarımızın altında. Duraklayıp bir kaç dakika soluklanmak ve nefes kesici görüntüyü fotoğraflamak kaçınılmazdı.

    Görsel

    Bir gün önce doğusundan giriş yaptığımız Hora’ya aynı gün güneyden geri dönmüştük. Bu sabah kuzeyden çıktığımız kente bu kez batıdan giriş yaparak yönleri tüketmiş olduk.

    Burnumuzun dibindeki bu ada gidilecekler listesinde yer almalı! Erişim kolaylığı ve fazla zaman almamasının yanı sıra bu kadar yakınımızda bu kadar farklı bir kültür sunmasıyla da ilginç bir ziyaret noktası…

  • Görsel

    MAHMUT TANAL

    Adı duyulmuş olmalıdır. Duymayanlar için yineleyelim. CHP milletvekilidir. Başkanı tersine giden partinin Mersin’e giden üyesidir.

    Çok önemli bir işin altına imza atmıştır. Bir toplumun, bir ülkenin çağdaşlar topluluğunda kalabilmesi için gereken olmzasa olmaz laiklik ilkesini önemsemiştir. Kamuda türban düzenlemesini Danıştay’a götürmüştür. 12 Eylül (2010) Danıştay’ının ne karar vereceğini kestirebilsek de önemli bir iş yaptığı kesindir. Hiç olmazsa tarihe not düşmüştür.

    Herhalde partim yapmıyorsa. Ben yapayım demiştir!

    Bu davranışıyla kendi partisinden dişe dokunur destek görmeyen Tanal kafalarını ortaçağda unutmuşların boy hedefi olmuştur.

    Birisinin bu öfkeli güruha sorması gerekmektedir! Yaptığınızın doğruluğundan kuşku duymuyorsanız; “ne bu şiddet, bu celal!”

     

    Mahmut Tanal bu dönemde mangal gibi yürek gerektiren bir iş yapmıştır! Cumhuriyet Devrimi’ni savunmaya girişmiştir!

    Yanında durulmalıdır!…

    Ceyhun Balcı, 16.10.2013