• Görsel

    PARDUS

    Pardus günümüzde bir bilgisayar işletim sistemine ad olmuş durumda! Çocukluğumdan anımsıyorum! Anadolu panteri görülmüş ve şimdiki gibi vurulmuştu. Arada başka savlar da olsa Anadolu’da 40 yıl önce rastlanmış olduğu kabul edilmekteydi.

    Diyarbakır’da bir kez daha rastlanması çok şaşırtıcı! Soyunun tükendiği sanılan bu çok ayrıcalıklı hayvan dostumuzun cansız bedenini görmek iç burkucu oldu! Yine de, heyecan verici bir durumdu!

    Belli ki sayıları çok azalsa da Anadolu panteri ya da Panthera pardus tulliana Anadolu’da bir yerlerde varlığını sürdürmektedir. Sonradan İran parsı türlerinden birisi olduğu düşünülse de coğrafyamız için sıradışı olan bu büyük kedinin Anadolu adıyla anılması pek çoğumuzun gururunu okşamış olmalıdır.

    Bu görkemli görünümlü dostumuzun Anadolu’da bizlerle birlikte soluk alıp veriyor ve yaban yaşamına renk katmayı sürdürüyor olma olasılığı bile fazlasıyla ilgi uyandırıcı hoş bir durum.

    Onun yokluğunun insan kaynaklı dış etkenlere bağlı olma olasılığı biz insanları düşündürmeli! İnsancı bakış açısı bir yana bırakılıp doğaya ve dünyaya bütünsel yaklaşım çok şeyi tersine çevirebilir. Gözüne kestirdiği her yere düşüncesizce yerleşmeyi hüner sayan budalalık mercek altına alınmalı!

    Unutulmamalı ki; Anadolu biz insanlar kadar adını taşıyan panterin de yurdu! Yaşamak bizim kadar onun da hakkı!

    Panthera pardus tulliana’yla daha sık rastlaşmak dileğiyle…

    Ceyhun BALCI, 03.11.2013

    http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/75095/2/1/25037458/cobanlarin-oldurdugu-hayvan-anadolu-leopari-mi

  • Görsel

    HAKİKATEN CE HE PES!

    Demokrasidir” dediler…

    Kürtçülüğe yattın…

    Anarşidir” dediler…

    Gezi Direnişi’nden tüydün…

    “Hukuk” dediler…

    Kendi milletvekillerini verdin…

    “Din” dediler…

    Okulların imam okullarına dönmesini seyrettin…

    “Darbecilik” dediler…

    Orduyu yok ettiklerinde sustun…

    “inanç” dediler…

    Türbanı TBMM’ye soktular, baktın…

    Tüm bu yüce kavramların zırnığının onlarda olmadığını bildiğin halde, karşı tezler üreterek yüreklice üzerine gideceğine…

    Oyuna geldin…

    Cumhuriyeti Cumhuriyet yapan tüm temel kurumlar

    Demokrasi…

    Hukuk…

    Laiklik…

    İnanç…

    Çağdaş yaşam…

    Tümü bir bir yok edildiğinde…

    Kendi ideolojilerini Türkiye’nin başına geçirdiklerinde…

    Pistin…

    Ve…

    Vere vere kalmadı…

    Dön bir bak…

    Başka sarılacak siyasi kurumumuz, tutunacak demokratik dalımız olmadığı için seni eleştirmek istemesek de…

    Dön bak…

    Bu Türkiye midir?..

    Nihayet türban TBMM’ye girdi…

    “Mazlum ve mağduru oynamaktan” başka hiçbir şey gelmedi mi aklına?..

    Tüm medeni dünya insanları gibi, çağdaş, aydınlık, gelişmiş bir ülkenin bireyi olmak isteyen aydınlık yüzlü insanlarımız, teslimiyeti hüzünle izlediler…

    Kolunu, bacağını vermiş, ama gücünü ve kimliğini vermemiş en yakınınızdaki Şafak Pavey’e bakın bari…

    Söyledikleri iktidara değil, size derstir…

    Yarın; ONA SARILMAK İSTEDİM!..

    Bekir Coşkun

    Cumhuriyet

  • Görsel

    YOKSUL BAŞKAN

    Uruguay uzaklarda bir ülke! Yoksulluk, değil ama “başkanın yoksulluğu” bizlere çok daha ırak!

    Jose Mujika Uruguay Devlet Başkanı! Eski bir Tupamaros üyesi. Tupamaros adını İspanyol egemenliğine karşı 18. yüzyılda bayrak açan önemli bir önderden, Tupac Amaru II’den alıyor. Ulusal Kurtuluş Hareketi olarak da bilinen yapılanma varlığını 20. Yüzyılın ikinci yarısına dek sürdürmüş. Tupamaros’lar Latin Amerika’nın yakın tarihi de demek olan diktaya yenik düşmekten kurtulamamış.

    Jose Mujika alçakgönüllü olarak bile tanımlanamayacak tek katlı bir konutta yaşıyor. Sobayla ısınıyor. Eski model vosvostan başka otomobil kullanmıyor. Kendisini traktör kullanırken görmek şaşırtıcı gelmiyor kimselere. Atalarından ve köylü geçmişinden kaynaklanabilecek bir kabalık sergileyebileceğini açık sözlülükle paylaşabiliyor.

    Eşi senato üyesi! Başka gelirleri yok. Aylığının % 90’ını yoksullara bağışlıyor. Gereğinden fazla kazancın anlamı olmadığını söylüyor. “Basit yaşa, başkaları da var olabilsin!” diyen bir Gandi’nin izinden gittiğini anlamış oluyoruz bu sözlerden.

    Bolivar ruhunun Latin Amerika’da dolaşmasına ön ayak olanlardan. Muz Cumhuriyeti ya da Arka Bahçe olma rolüne karşı başkaldıran Chavez-Morales ve Correa’ya eşlik edenlerden.

    Onun önderliğindeki Uruguay Marijuana’yı yasallaştıran ilk ülke olmuş. İlaç ve uyuşturucu kadar bu amaçla oluşan alışverişin de tehlikeli olduğunu kavramış. Yapılan yasal düzenlemeyle Uruguay’da  kayıtlı kullanıcılar aylık kullanıma denk düşen nicelikte Marijuana’yı eczanelerden edinebilecekler. İlk bakışta itici gibi görünse de; kullanıcının Marijuana’ya erişim için göze alabileceği tehlikeler düşünüldüğünde son derece mantıklı bir uygulama olabilir. Hemen eklemekte yarar var! Bugün ABD’nin bazı eyaletlerinde de bu doğrultuda yasalar çıkartılmakta olduğunu anımsatalım.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/11/23/kannabis-dostlugu/

    Yetmişsekiz yaşındaki Jose Mujika yakın geçmişte emperyale teslim olmuş öncüllerine inat bağımsızlık ve egemenlik diyebilen bir yoksul başkan olarak tarihe geçiyor.

    Bu bilgiyi edinince çoğu zaman olduğu gibi kendi coğrafyamızla eşleştirme gereği duydum!

    Duvardan duvara kütüphanelerini dolduran kitaplarıyla ve mangal gibi yüreğiyle ama cebinde 5 lirayla dünya değiştiren Reşit Galip’i unutmak olmazdı. Şimdilerde Andımız’ı oaratan kaldırılan, yetinilmeyip faşist yaftası yapıştırılan Dr Reşit Galip’i…

    İyi ki böyle insanlar yaşamış! İyi ki var olmayı sürdürüyorlar!

    Ceyhun BALCI, 02.11.2013

    http://www.informationclearinghouse.info/article36663.htm

  • Görsel

    29 EKİM 2013,

    GÜNDOĞDU, İZMİR…

    Önce izlenimleri paylaşalım! Yorumu en sona bırakalım!

    Çok kalabalıktı İzmir Gündoğdu! Ne kadar mı? Bu alanda gerçekleşmiş önceki görkemli buluşmalar sağlıklı karşılaştırmaya olanak verir!

    Bugünkü kalabalık Mayıs 2007 Cumhuriyet Mitingi’ne eşdeğer yoğunluktaydı.

    Görsel

    Üç kişi 50 metre ötedeki İzmir Tabip Odası flamasına ulaşamadık dersem kalabalığı tanımlayabilmiş olurum. Andımız’ın topluca okunması sonrasında biraz olsun seyrelen kalabalığı yarma şansı bulabildik de hedefe erişebildik.

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5940245827234800545

    Bazı anlarda kalabalığın içinde sıkışıp kalma korkusu yaşadık. Aynı duyguyu Mayıs 2007’de de yaşadığımı anımsıyorum.

    Bugünkü kalabalığın sayısını en iyi Gündoğdu üzerinde dönüp duran polis helikopteri belirlemiştir. Ancak, söylediklerine değil de bir yerlere yazdıklarına erişilmelidir bugünkü Gündoğdu kalabalığının gerçek sayısını öğrenmek için.

    İnsan selinin içindeki çaresizlikle düşüncelere dalmak da kaçınılmaz oldu! Bunca insan neden buradaydı? Hiç birisini zorlayan herhangi bir güç yoktu! Oraya gelmeleri için birilerince parasal destek de verilmiş değildi. Bindirilmiş kıtalar olmadıkları çok açıktı!

    Gündoğdu bir ortak paydaydı! Özenle incelendiğinde alanı dolduranların toplumun her kesiminden insanlar olduklarını anlamak güç değildi! Ancak, her birisi yaşamdaki kimliklerini alana gelmeden önce bir yerlerde bırakmışlardı.

    Atatürk’e, çağdaşlığa, Cumhuriyet’e, vatana, namusa daha kısa ve öz deyişle insanlığa sahip çıkma ortak paydası Gündoğdu olmuştu bu insan seli için! Çünkü 29 Ekim’di!

    Burada toplanan insan selini kimliklendirmede geleneksel sağ-sol eksenli siyasi terminoloji uygunsuz aygıt olurdu!

    Hiç kuşkusuz alanda partililer de vardı! Ama, bu tarihsel kalabalığı oraya toplayan bir güç değil ama “güçbirliği”ydi! İzmir Cumhuriyet için Güçbirliği Platformu’nun bu başarısı alanı dolduran insan selinin arayışlarına da ışık tutmuş olmaktaydı bir bakıma.

    Önümüzde bir dizi seçim var! Gündoğdu’da bugün yaşanan coşkunun gücü bu seçimlere de mutlaka taşınmalı! Bu başarı için mucizeler yaratmaya gerek yok!

    Atatürk’te ve Cumhuriyet’te birleşmek başarının anahtarıdır!

    Umarız ve dileriz ki; siyaset bu iletiyi almıştır! Almakla kalmayıp, gereğini yapacaktır!

    Ceyhun BALCI, 29.10.2013

    Görsel

  • Görsel

    CUMHURİYET

    “Aklımın kabul etmediği hiç bir şeyi kabul edemem!”

    (Rene Decartes, Kartezyen felsefenin temel ilkesi)

     

    Doksanıncı yılında Cumhuriyet’i tanımlamayı sürdürüyoruz. Gizemini çözememiş olduğumuzun göstergesi olabildiği gibi; erdemlerinin sayısızlığını yansıtıyor olma olasılığı da hoş bir durum!

    Fesi, sarığı atıp şapka takmak mı?

    Kavranması güç, anlaşılmaz Arap abecesini bırakıp, Latin’e geçmek mi?

    Yoksa toplumun yarısı olan kadını insan yerine koyup bir büyük insanlık ayıbına son vermek mi?

    Üniversite Reformu ile bilime geniş bir pencere açmak mı?

    Hem halife hem de padişah olmak varken adam olmayı yeğlemek mi?

    ……………………..

    Cumhuriyet, dünyada emperyalizme karşı başarıya ulaşan az sayıdaki savaşlardan birisinin baş tacı oldu!

    Tepeden indi! İmzasını atabilenin okur-yazar sayıldığı cehalet denizinde başka türlü olamayacağı için!

    Cumhuriyet Devrimler sürecinin ilk köşe taşıydı.

    Bu yoksul, bilisiz ve karanlık coğrafya belki de dünyanın başka hiç bir yerinde erişilmemiş bir hızla yaşadı ilk 15 yılı! Öyle bir hız ki; uygarlık ve çağdaşlıkla olan 300 yıllık fark kapandı!

    Kesintiye uğramaları devrimlerin yumuşak karnı!

    Eğitim devriminde başlayan yozlaşmanın önünde sonunda Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık ve şimdi de Cumhuriyetçilik ilkelerini tartışılır kılması beklenmeyen bir durum değildi.

    Yaşamı boyunca dokuz köyden kovulan Dekart asırlar sonra Anadolu’ya Cumhuriyet’le geldi!

    Cumhuriyet düşünmek, kuşkulanmak ve sorgulamaktı! Kısacası “Aklın kabul etmediği hiç bir şeyi kabul etmemekti!”

    Adam olmaktı!

    Cumhuriyet kesintiye uğradıysa kaldığı yerden sürdürülmeli!

    Yok eğer sonlandıysa yeniden kurulmalı!

    Hayvanlar aleminin en üsütünü yaftasını kendisine yapıştırıveren insanın, insanlığa borcu var!

    Cumhuriyet onurdur, Cumhuriyet namustur, Cumhuriyet aklını kullanmaktır!

    90. yıl bu bilinçle kutlu olmalı!

    Ceyhun BALCI, 28.10.2013

  • Görsel

    Balcı’dan ‘Suya Yazılar’
    CUMHURİYET, EGE, 26.10.2013
    Ceyhun Balcı’nın ‘Suya Yazılar’ adlı ilk kitabı raflardaki yerini aldı. Balcı, Zeus Kitabevi tarafından basılan kitabını üç yıl önce aramızdan ayrılan gazetemiz yazarı Deniz Som’a adıyor. Balcı gazetemizde yayımlanan yazılarını derlediği kitabında okurlarına şöyle sesleniyor: “Özendiricim ve yüreklendiricim olan Deniz Som’a borcum vardı! Ağırlıklı olarak Vaziyet’te yayımlanan yazılarımdan oluşan ilk kitabım olan “Suya Yazılar”ı onun yüce anısına adamakla borcumu biraz olsun ödeyebilmiş olursam mutluluk duyacağım!”

  • Görsel

    • KÜLTÜR •

    Oktay Ekinci 

    Oktay Ekinci’nin ölümü yeni bilgelere, yeni donkişotlara, çağdaş uygarlık mücadelelerine çağrı olsun. Onlar anavatan Anadolu ile ilişkilerini kesmeyen halk çocukları arasından yetişecek!

    DOĞAN KUBAN

    Oktay Ekinci benim büyük kızım yaşında bir mimardı. Mimarlar Odası’ndaki etkinliklerinden biliyordum. 1991 yılında İstanbul’daki Koruma Kurullarının birine başkan olduğum zaman Ekinci de oraya üye seçilmişti. 40 yaşında, duyarlı, çalışkan, öğrenmek için soru sormaktan bıkmayan, tatlı sözlü, çok dikkatli ve etkili konuşan genç bir mimardı. Dört yıl boyunca her hafta Boğazda birbirimize yakın oturduğumuz için, Kurula birlikte gidip geldik. Sevgi dolu bir aile yaşamı vardı. Cumhuriyet Devriminin ilk aşamasından sonra doğmuş Anadolu kökenli bir vatanseverdi. Karslı olduğu için Azeri lehçesini çok severdi.
    Her zaman merak ettim. Küçük çocukluklarını 1950-60 yıllarında geçirenler hangi ideallerle yetiştiler? 1960 başkaldırısından sonra ne oldu? Onların hocaları Cumhuriyetin ilk kuşakları olduğu için, o kuşaklar yaşadıkça öğrencileri de cumhuriyet idealleri ile yetişen insanlar oldu, denebilir. Fakat bugün en genç kuşaktan da cumhuriyet ideallerini taşıyan vatanseverler var. Yani sorun sadece okullardaki yerleşmiş bir öğretim anlayışının sürekliliğinden kaynaklanmıyor. Cumhuriyetin yarattığı ortam, toplumun çağdaş dünyaya uyum sağlamasına da olanak verdiği için, günümüzde de dünya ile aşık atmak isteyen, ne dünyaya ne de sultana köle olmak istemeyen bilinçli insanlar yetiştiriyor. Kaldı ki bu gün en az okumuş insanın bile dünyadan haberi bizim kuşaktan fazla. Bugün bilgi, öğretimden çok, görsel medya ve çevreden öğreniliyor.

    AYDINLATMAYA ADANMIŞ BİR HAYAT
    Okuyuculardan özür dilerim. Söz Oktay’ın vatanseverliğinden biraz uzaklaştı. Fakat benim onda bulduğum asıl karakter, yaşamını halkı aydınlatmağa adamış bir vatansever tipidir. Bu tür insanın Türkiye’nin asıl gereksinmesi olan insan olduğuna inanıyorum.
    Oktay Ekinci bir bilim adamı değildi. Ünlü bir mimar değildi. Koruma eğitimi görmemişti. Fakat kendini halka adamış, vatansever ve bilge olmak için bu ünvanlar gerekmiyor. Olasılıkla hiçbir anlı şanlı bir profesör halka ve okuyucularına, belediyelere ve politikacılara mimarlık, kent ve koruma sorunlarını onun kadar yakınlaşarak anlatmadı.
    Oktay bilge bir adam olmuştu. Bu bazen, cahil insanlara, nabza göre şerbet vermeyi de gerektirir. Onun konuşma ve yazma üslubu bu yumuşaklığı ve kıvraklığı içeriyordu. Bu onun yanlış yapan idarecilere karşı sözünü sakındığı anlamına gelmiyor.
    Bilge olmak için önce insanı sayı olarak değil, insan olarak görmek, yani insan kavramına saygı göstermek gerekir. Kötü adama saygı göstermek gerekmez. “Sayın” herhangi bir (A) ya değil, insan kavramına saygının ifadesidir. Benim tanıdığım kadar bu saygı Oktay’ın söyleminin yumuşak, ikna edici ve kavgacı olmayan yapısında vardı.
    Oktay felsefeye, politikaya, beylik tartışmalara iltifat etmez, akademik, yabancı sözcüklerle süslü safsatalar yapmazdı. Mimarlık, kent ve çevre koruma sorunlarını sıradan halka, halktan farklı olmayan politikacılara, basit belediyecilere, onların anlayabileceği açıklıkta, ve onlara ulaşmak amacıyla dile getiriyordu. Halkın arasından gelmiş olması bunu kolaylaştırmış olabilir. Fakat bu samimi olarak halkı aydınlatmak istemesinden, halk sever ve vatansever olmasından kaynaklanıyordu.
    Bunlar bir halk adamını bilge yapan özelliklerdir. Fakat bunu yıllar boyunca yapabilmek için gerçek bir sevgi ve tutku gerekir. Kendisini çağırdıkları her yere gidip, özellikle son yıllarda, sağlığının uıygun olmamasına karşın, birkaç kişinin isteğine bile yanıt vermek için Evliya Çelebi gibi bütün yurdu dolaşmak, bir tutku ister.

    TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK İSTEYENLERE ÖRNEK
    Mimarlar Odası dışında hiçbir politik konuma, ölümüne kadar, gelmemesi, hiç bir maddi varlık sahibi olmadan, İstanbul’da eski bir ahşap evde oturması, bu alçak gönüllü bilgeyi, toplumun çağdaş yaşamına katkıda bulunmak isteyen aydınlar için örnek bir uygarlık örneği yapıyor. Paranın ve politik etkinliğin tek ölçüt olduğu yozlaşmış bir dünyada Oktay bir Donkişot gibi uğraştı. Donkişotlar dünyayı düzeltmezler. Namuslu insanlara örnek olur, umut verirler. Fakat Türkiye’nin uygar geleceği sadece bu insanların varlığına bağlıdır.
    1991’de Anıtlar Kurulu’na üye olmasından bu yana, tarihi çevrenin korunmasına ağırlık vererek, bunu yaşamının önde gelen amacı yapmış ve yazılarının bütün ağırlığını bu konuda yoğunlaştırmıştı. Olasılıkla Cumhuriyet okurları Türkiye’de koruma sorunsalının boyutlarını en çok onun yazılarından öğrendiler. Ve ne kadar önemli ve kapsamlı bir sorun olduğunu ve doğasının içeriğini de ondan öğrendiler.
    Oktay Ekinci neden ideal bir aydın örneği oluyor? Gündelik gazetelerin ve televizyon haberlerinin sırıtarak reklam yapan adamlar ordusu aracılığı ile toplumun dikkatine sunduğu boş bilgilerin hem tantanası çok, hem de okuma yazması kıt olanlar için çok çekici. Bir örendeki, taş duvar kalıntılarını havuzlarında güzel kadınlar yüzen modern bir site perspektifi ile kim karşılaştırabilir? İki sayfası lüks otomobil reklamlarıyla dolu bir gazetenin bir köşesine korunması istenen bir kent sokağının bir küçük bir fotografını koyunca ne etkisi olabilir?
    Oktay bu oyuncakçı dükkanı gazeteciliğine karşı halka gerçek sorunları anlatmağa çalışan bir aydın mücadele adamı idi. Onun gibiler var ama, konuları tarihi çevre koruma gibi, toplum kültüründe yer etmemiş alanlar değil. Güncel politika. Halk kültürünün temel konusu sadece politika. Yüzlerce yıl politikadan hiç haberi olmadan yaşamış Türk halkı, bugün okuyup yazma öğrendikten sonra, kendine göre politikacı oluyor. Arkasından da tüketici. Arkasından da araba sürücüsü.
    Burada Oktay gibilerin donkişotluğunun içeriğini ve neden daha fazla Oktay’lara gereksinmesi duyduğumuzu anlıyorsunuz. Halk bilincinde ve algısında gökdelen yapmanın ağırlığı bin ise, bir tarihi sit kurtarmanın ağırlığı bir. Bu oranlar deüğişmedikçe çevreyi kurtaramamakla kalmayacağız. Oktayları da kurtaramayacağız. Bu da uygar olmamakla, yani Batının yeni sömürü düzenine alet olmakla bir.
    Oktay Ekinci’nin ölümü yeni bilgelere, yeni donkişotlara, çağdaş uygarlık mücadelelerine çağrı olsun. Onlar anavatan Anadolu ile ilişkilerini kesmeyen halk çocukları arasından yetişecek!

  • TEKNOLOJİ-POLİTİK

    Baha Kuban
    baha.kuban@gmail.com

    Nisan ayı yaklaşıyor olsaydı yukarıdaki başlıkla bir Nisan şakası yapılıp yapılmadığını anlamaya çalışırdık, ama aylardan Ekim! Tam da Türkiye’de Toros Elektrik’in özelleştirilmesiyle elektrik dağıtımından kamunun tamamen çekildiği bir anda.

    Almanya’da Elektrik Şebekesi Kamulaştırılıyor mu? 

    Bu köşede Almanya, Danimarka ve ABD’de yenilenebilir enerji ve özellikle güneş ve rüzgar yatırımlarında kooperatiflerin ve belediyelerin oynadıkları önemli role defalarca işaret etmiştik. Ama onyıllardır özel şirketlerin mülkiyetinde olan elektrik şebekesinin yeniden kamulaştırılması söz konusu olabilir mi?
    ABD’nin Colorado eyaletinde, Kayalık dağlarının eteklerinde yaklaşık 100.000 kişinin yaşadığı Boulder kentiyle, 1.8 milyon nüfusu ile Almanya’nın ikinci büyük metropolü ve en önemli limanı olan Hamburg arasındaki benzerliklerin neler olduğu konusundan başlayabiliriz.
    Her iki kentin hemşerileri de temiz, yerel enerji kullanmak istiyor ve daha önemlisi, ezici bir çoğunlukla, enerjinin üretimi ve dağıtımının kontrolunun kendilerinde olmasını istiyorlar. Uzaklarda yerleşik bir yatırımcının, temelde kâr amacıyla işlettiği bir enerji tedarik sistemi istemiyorlar.
    Boulder kent meclisi, şu anda dağıtım şebekesini işleten Xcel Enerji firmasının yaptığı işi, yerel yönetimin yapmasına olanak verecek bir karar almaya çalışıyor. 2011’de yapılan bir halkoylamasında Boulder sakinleri, büyük bir çoğunlukla, yerel yönetime devir olarak adlandırılabilecek (municipalization) sürecin başlamasına yeşil ışık yakacak incelemenin yapılmasına karar verdiler.
    Xcel ise, beklenildiği gibi, başından itibaren bütün sürece savaş açtı. Önce incelemenin yapılmasını engellemeye çalıştıktan sonra, enerji tedariği imtiyazının elinden alınmasına yol açan kararı sabote etmeye çalıştı. Büyük paralar harcayarak ‘çamur kampanyaları’ örgütledi.
    İlk aşamada, yapılan bağımsız incelemenin sonuçları, Xcel’in sunduğu şartlar ve fiyatlarda hiçbir değişiklik yapılmaksızın, yerel yönetimce kamulaştırılmış elektrik hizmetiyle, yenilenebilir enerji tedariğinin toplam tüketimin %50’sini karşılayabileceğini, kentin sera gazı salımlarının yarı yarıya düşürülebileceğini gösterdi.
    Xcel’i Boulder kenti enerji tedariğinden ve önemli bir gelir kaynağından edecek bu gelişmeler ABD’de birçok kentte yaşanıyor. Elektrik şirketlerinin kurdukları araştırma kuruluşu olan Edison Elektrik Enstitüsü “Yeni Kamulaştırmaya Karşı Stratejik Savunma” başlıklı bir rapor kaleme almış durumda! Arizona ve Boulder’daki kamulaştırma karşıtı kampanyalara bakınca, elektrik şirketlerinin ‘Stratejik Savunma’sının ana ekseninin, ‘çamur atma’ ya da ‘yanlış bilgilendirme’ olduğunu sanmak mümkün! Boulder’da ve ABD’nin birçok kentinde bu mücadele sürerken, benzer bir süreç Almanya’da da yaşanıyor.
    Hamburg yerel yönetimi, Eylül 2013’de yapılan bir halkoylamasıyla kendisine verilen görevi yerine getirecek mi? Halkoylaması, yerel yönetimin yerel elektrik dağıtımını kontrol eder hale gelmesini, bir anlamda şebekeyi yerel olarak kamulaştırmasını gerektiriyor. Avrupa’nın en büyük iki elektrik şirketi, İsveçli Vattenfall ve Alman E.on’un sahip oldukları dağıtım şebekesinin bu şirketlerin elinden çıkması, daha önceki yazılarda belirtildiği gibi, bu şirketleri adamakıllı zora sokacak.
    Ve Hamburg yalnızca bir örnek. Kasım’da Berlin’liler de, büyük olasılıkla aynı şekilde sonuçlanacak bir halkoylamasına gidiyorlar. Almanya’da 1980 ve 90’lı yıllarda, bütçe deliklerini kapamak için elden çıkarılan yerel dağıtım şebekeleri yeniden kamulaştırma yolunda. Bu kamulaştırma yerel yönetimlerce yapılıyor, dolayısıyla biraz farklı. O yıllarda dağıtım şebekelerini özelleştiren 20.000 yerel yönetimden 8.000’i bu yılın sonuna kadar yeniden dağıtımı kamulaştırma kararı verecekler büyük olasılıkla. Alman elektrik devleri RWE ve E.on’un, son yılların yenilenebilir enerji dalgasında fazlaca bir pay alamadıklarını daha önceki yazılarda belirtmiştik.
    Evet, elektrik sektörü yavaş yavaş kaynama noktasına yaklaşıyor. Türkiye bu gelişmelerden çok uzak bir noktada şimdilik. Bu modelleri tartışmak ve uygulamaları başlatmak için zaman geldi geçiyor.