cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Görsel

    METİN FEYZİOĞLU

    Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin FEYZİOĞLU’nun yaşam öyküsü ilginç ve bir o kadar da dokunaklı! Yılmaz ÖZDİL’in son yazısı okunmalı!

    .http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25513430.asp

    Özel yetkili Mahkemeler aracılığıyla yaşama geçirilen hukuk kisveli tertiple ilgili son girişimi ses getirmiş durumda. Silivri’dekilerle görüşüp onların onayını almış olması işini sağlama aldığının kanıtı!

    Bu girişime muhalefet kaynaklı tepkiler ilginç! Ana muhalefet önderi ve uluslar arası yargıç sıfatlı milletvekilinin sözleri irdelenmeye değer!

    Metin FEYZİOĞLU’nu uyarıyorlar! Aman, yolsuzluk güme gitmesin! Hükümet kendisini temize çıkartmasın demekteler. Sormak gerek! Siz, hiçbir gününüzü bile hem de haksız yere mahpus olarak geçirdiniz mi?

    Hem Metin FEYZİOĞLU hem de içerideki yurtseverler sapla samanı ayırt edecek yetenekteler! Kuşkusuz iktidar sıkışmış durumdadır! Bundan birkaç ay önce Başbakan’ın görüşmeyi bile düşünmeyeceği Metin FEYZİOĞLU ile bir araya gelmesi ve birlikte çalışmayı kabullenmesi anlamlıdır. En azından çok önemli bir kazanımdır!

    Silivri,nin, Hasdal’ın, Maltepe’nin, Hadımköy’ün ve Şirinyer’in kapılarının açılması ivedi bir gerekliliktir. Bu doğrultudaki girişimi hükümeti aklamakla özdeşleştirmek doğru bir tutum değildir.

    Hükümetin yolsuzluklarına ilişkin mücadele görevi herkesle birlikte siyasilere ve doğallıkla da muhalefete düşmektedir.

    Yurtseverlere yönelik tertibe öteden beri uzak duranların, kendi milletvekillerinin kurtuluşundan sonra konudan iyice uzak durmaları anlamlıdır!

    Muhalefete çağrımdır!

    Bu işlere uzak durmayın! Yurtseverlerin kapatıldığı zindanların kapılarının açılması öncelikli görev alanınızdadır. Ayrıca, o kapıların açılışı sizler için de yararlı sonuçlar doğuracaktır. Onların özgürlüğü sizlerin mücadelesine de olumlu katkı koyacaktır!

    “Öküz altında uzağı aramak!” size yakışan davranış olamaz!

    Metin FEYZİOĞLU’nun bu çok önemli girişimine omuz vermektir size düşen! Gölge etmek değil!

    Ceyhun BALCI, 07.01.2014

  • İKİ AYAKLI OLMAK

    Image

    İki Ayaklı Olmak (*)

    Ceyhun Balcı

    Ocak, 2014

    Üç buçuk milyar yaşında olduğu kestirilen dünyamızda biz insanların tarihi bir kaç milyon yıldan daha geriye uzanmıyor. Okyanusta damlaya eşdeğer bir geçmişe sahibiz mavi gezegende. Homo sapiens’i diğer memelilerden, omurgalılardan ve başka tüm canlılardan ayıran önde gelen özellik “iki ayaklı” olmasıdır diyebiliriz. Bu özgün dönüşümü evrime borçluyuz. Daha geniş bir bakış açısıyla irdelendiğinde türümüzün kültür ve uygarlık oluşturabilme kapasitesini bu dönüşüme borçlu olduğu da söylenebilir. İki ayaklılığımız değişik bilimcilerce farklı tarihlenmekle birlikte en çok 5-6 milyon yıl geriye uzanıyor.

    Neden “iki ayaklı” olduk sorusuyla birlikte evrimin önemli özelliklerinden birisi olan uyumu anımsamak yerinde olur. Evrim, her zaman mükemmeli yakalamasa da, rastlantısallık içerse de gerekliliğin sorunudur diyebiliriz. Ağaççıl maymun atalarımızı yere indiren ormansızlaşma mıydı? Yoksa, yaşadıkları yerde su baskını mı yaşanmıştı? Aile kurup eşe, evlada daha iyi göz kulak olmak iki ayak üstünde daha mı iyi başarılacaktı? Belki de daha iyi avcı olunacak ya da av olmaktan kurtulunabilecekti iki ayaklı olunarak! Atalarımız iki ayak üstüne dikilerek besine daha kolay erişmiş, vücut sıcaklık ayarını daha iyi yapmış olabilirler miydi?1

    Neden her ne olursa olsun iki ayaklılık ünlü evrimbilimci Daniel Lieberman’ın tanımladığı gibi biz insanları diğer türlerden ayıran en önemli ve ardışık uyumsal özelliktir.2

    Güçsüz ve savunmasız atalarımızın hayvanlar aleminin kralı oluşunda da bu uyumsal özelliğin etkisini göz ardı etmemek gerekir.3 Homo sapiens hiç kuşkusuz yalnız değildir iki ayaklılıkta. Ancak, bizim iki ayaklılığımız zorunlu ve tam zamanlıdır. İki ayaklılık diğer türlerde de söz konusu olabilse de onlarınki seçmeli ve yarı zamanlıdır. 4

    Bundan 5-6 milyon yıl önce ayağa kalkan türümüzün bu sıradışı  dönüşümü sürdürmesinde enerji tutumunu başarabilmiş olmasının rolü göz ardı edilmemelidir. İnsanın dört ayaklılıktan, iki ayaklılığa geçişiyle fazladan harcaması gereken enerji oranı yalnızca % 7’dir. 5 Örneğin, bu uyum % 50’lik bir enerji gereksinimiyle sonuçlanmış olsaydı sürdürülmesi bu denli olanaklı olmayabilirdi. Unutulmamalı ki, daha fazla enerji gereksinimi, daha fazla besin ve çaba demektir. Her biri besin üreticisi olmak zorunda olan atalarımız için bunun yaratacağı bedeli düşünmesi bile korkutucu değil midir?

    Ayağa kalkmak insanda tepeden tırnağa bir dizi değişikliğe yol açmıştır! Dört ayaklı atalarımızda omurganın ortalarında bir yerde olan ağırlık merkezi kalça eklemi dolaylarına taşınırken; atalarımızın yay biçimli omurga sütunu bizlerde “S” biçimini almak zorunda kaldı. Ön ayakları boşa çıkartıp ellere dönüştürmüş olduk. El becerilerinin gelişmesi, araç gereç yapımı anlamına gelirken insan atalarımız belki de bir bedel ödediklerinin farkında bile değillerdi. Doğada ve evrimde sonsuz kazanç, kazan-kazan döngüsü olmadığının altını çizelim yeri gelmişken. Özellikle endüstri devrimi ve onu izleyen bilgi çağında doğamızla uyumlu olmayan hareketsizliğin de etkisi tartışılmazdır bu bedelin ortaya çıkışında! 4 Ayağa kalkan ve insanlaşan primat artık bir bel hastasıdır! Kendinizi ve çevrenizi sorguladığınızda sayısız omurga hastasına rastlayacağınızdan kuşku duymamalısınız.

    Bedel ödeten ve iki ayaklılığımızın güvencesi olan bölgelerden bir başkası da dizimizdir. Vücut yapısı bozulan, ağırlığı artma eğilimi gösteren insanların yaşam sürelerinin uzaması başlarına bir de diz ağrısı derdi almalarıyla sonuçlanmıştır diyebiliriz. Ağır gövdelerin yükü altında ezilen dizlerimizin çığlığı duyulabilir olduğunda vakit artık çok geçtir.4

    Ağaççıl atalarımızın tersine bizlerin ayakları yük taşımaya ve yere sağlam basmaya uyum sağlamıştır. Daldan dala atlama gereksinimi içinde olmadığımızdan ayak başparmaklarımızın kavrama yeteneğine sahip olması gerekmez olmuştur. Başparmak diğerlerine yanaşmış ve bir yerlere tutunmaya yönelik tasarımını terk etmiştir. Ayaklarımız için artık, ayakkabıya girme ve yeri geldiğinde akılsız başın cezasını çeken bir çilekeş organa dönüşme zamanı gelmiştir.4

    İki ayaklı olmak deyince doğal olarak hareket sistemine odaklanmış olduk. Bir ayrıcalık yapıp kafatası büyüklüğü-iki ayaklılık ilişkisine de kısaca değinelim. Tavuk mu yumurtadan yoksa tersi mi sorusunun çokça seslendirildiği konu başlığıdır. Bonobo ile ilk insansıların beyin büyüklüklerinin karşılaştırılması merakımızı giderebilir. Buluntular üzerinde yapılan çalışmalar bonobo ile 3.5 milyon yaşında bir Australopithecus aferensis olan Lucy’nin kafatası oylumları arasında fazlaca fark olmadığını göstermiştir. Denilebilir ki, maymunlar ayağa kalkıp insansı olduktan hemen sonra değil, zaman içinde insan olmaya doğru yol alırken büyütmüştür beynini. 5 Boşa çıkan ellerin yoğunlukla kullanımı beyin kapasitemizin ve büyüklüğünün artışını tetiklemiş olmalı!

    İki ayaklı olarak ayakta durma, koşma, yürüme ve sıçrama eylemleri gerçekleştiririz. Böylelikle yeryüzünün egemeni olduğumuz söylenebilir. Zayıf ve savunmasız atalarımız belli ki iki ayaklılaşarak yakalamış görünüyorlar bu üstünlüğü.

    Ne ilginçtir ki; dört ayaklı başka türler hem kısa mesafe hem de orta/uzun mesafe koşularda türümüzü uzak ara geride bırakacak yetenektedirler. Örneğin, saatte 100 km hıza erişebilen bir çitanın en hızlı insan Usain Bolt’a şans bile tanımayacağı açıktır. Yine ortalama bir atın en hızlı 10 bin metreci Mo Farah’ı yarış bitiminde 7-8 dakika bekleyeceğini ve hatta beklemekten sıkılabileceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Türümüzü diğerleri karşısında benzersiz ve üstün kılan bir spor dalı yok mu diye sormuştum kendi kendime araştırırken.  İnsanın atletizmin cirit atma dalındaki karşıtsız üstünlüğüne ilişkin bir yazıya rastlayınca ne kadar mutlu olduğumu anlatamam! Cirit atmada insanın değil yanına yaklaşabilen, cirit atmayı becerebilen bir başka tür olmadığının altını çizelim.6 Günümüzde stadyumlarda yarışma amacıyla gerçekleştirilen bu sporun geçmişte türümüz için bir besin sağlama ve dolayısı ile de sağkalım dayanağı olduğunu göz ardı edemeyiz. İnsanın iyi bir cirit atıcısı olması avına çok yaklaşmadan onu vurabilmesi fırsatı vermiş olmalıdır. Böylelikle daha fazla ava ve daha fazla proteine erişebilen insan beynini büyütme yolunda da önemli bir avantaj sağlamıştır. Bugün için sıradan bir ayrıntı gibi görünen bu yeteneğin türümüzü yaşama bağladığını, evrimine olumlu katkı yaptığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

    (*) “İki Ayaklı Olmak” 6-8 Aralık 2013’te Ankara’da yapılan Dr Mehmed Fuad UMAY 4. Ulusal Tıp Günleri’nde sunulmuştur.

    Kaynakça

    1http://www.princeton.edu/~achaney/tmve/wiki100k/docs/Bipedalism.html

    2 http://www.fas.harvard.edu/~skeleton/danlhome.html

    3 American Scientific, November, 2013.

    4http://elucy.org/Main/WhatIsBipedalism.html

    5http://digitalcommons.iwu.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1013&context=socanth_honproj

    6New Scientist, 16 March 2013, The Body.

  • Image

    1 Ocak 2014

    Yeni yıla ayıp etmeyeceğimi bilsem 2014’e merhaba demeden uykuya dalabilirdim. Kısa bir selamlaşma sonrası günü sonlandırınca yılın ilk ve en yorgun gününe çakı gibi uyanmış oldum.

    Böyle bir günde borç ödemek en iyisi!

    Bir yıl gecikmeyle de olsa Piri Reis (1470-1553) yazılmalı!

    Image

    Piri Reis çok bilinen dünya haritasını 500 yıl önce çizmişti. 2013 bu nedenle Piri Reis yılı olmayı hak etmişti!

    Piri Reis’le ilgili dünyada ve Türkiye’de çeşitli etkinlikler yapıldı hiç kuşkusuz! Ancak, özellikle ülkemizde Piri Reis yeterince irdelenedi mi? Yalnız haritası mı? Bir de Bahriye kitabı var onun! Denizciler için yazdığı kılavuz kitabın bugün de pek az hatayla geçerliliğini koruduğunu söylemekle yetinelim.

    Piri Reis çağının her denizcisi gibi bir korsan! Filmlerde gördüğünüz korsan tiplemesiyle özdeşleştirip gözünüzü korkutmayın! Her Gelibolulu gibi onun da denizci olmaktan başka çaresi yoktu. Hünerli bir denizci pardon korsan olarak Osmanlı’nın hizmetinde oldu hep. Osmanlı ondan yeterince yararlandı mı? İşte bu sorunun yanıtı oldukça belirsiz.

    Onunla ilgili olarak yazılıp, söylenecek çok şey olduğu kesin! Ancak, başına gelene odaklanmak bugünümüze de ışık tutabilir!

    Yetmişyedi yaşındayken Hint Donanması Kaptanı yapılarak deyim yerindeyse mezarı kazılmış. Gözden uzak tutulmak mı yoksa olası başarısızlık gerekçe gösterilerek ortadan kaldırılmak mı bekliyordu onu? Hint Okyanusu’nda Portekiz donanması ile karşılaşıp da başarılı olmak kadar başarısız olmak da vardı elbette. Geri çekilme kaçınılmaz olunca yenilgi yaftası hazırdır.

    Başı gövdesinden ayrıldığında 83 yaşındadır. Bu cezayı kesen mi? Muhteşem (namlı) Süleyman!

    Muhteşem Süleyman’la ilgili sayısız böbürlenme bilinmeyen bir şey değil bizler için! Piri Reis’in çiziminden 500 yıl sonra yıla adını veren Yeni Dünya haritası 400’ü aşkın yıl sonra Atatürk’ün girişimiyle derlenip, toplanmakta olan Topkapı Sarayı depolarında bulunacaktır.

    Tarihimizle yüzleşme adı altında sömürgecilere işbirlikçi hizmet sunan çok bilmişlerimiz her nedense bu yanıyla irdelemezler tarihimizi! Yaklaşacak olsalar, Süleyman’a “muhteşem”, Osmanlı’ya “şanlı” sıfatları takmaktan vazgeçmeleri gerekecektir.

    Tıpkı sonraki yıllarda gözlemevi yerle bir edilen Takiyüddin (1521-1585) gibidir Piri Reis’in de yazgısı. Beş yüz yıl önceki çizimi evrenselleşen bir değere biçilen rol boynu vurulmak olmuş. Öyle ki, II. Mehmet’ten sonra adam gibi sultan görmeyen imparatorluk tarihe karışana dek unutmuştur değerlerini. Aslına bakılırsa boynu vurulan Piri reis olsa da ırzına geçilen akıl ve bilimdir. Bir yandan akıl ve bilime sırt çevirmek diğer yandan da onu yaratanı ortadan kaldırmak!

    Image

    O değerleri tozlu arşivlerden çıkartıp, günyüzüne kavuşturmak da Osmanlı kültürü ve uygarlığını yadsımakla suçlanan Cumhuriyet’e düşmüştür.

    Piri Reis’in başını gövdesinden ayıran muhteşemlik döneminde Avrupa’da yaşananlara bakmak treni neden kaçırdığımızı anlamamıza yetip de artacaktır.

    Tek başına Piri Reis olgusu bile tarihe doğru bakış ve doğru çözümleme fırsatı verecek zenginliktedir.

    Aradan geçen 500 yıldan sonra Türk Deniz Kuvvetleri’nin başına gelenler sıradan bir rastlantı mıdır?

    Ceyhun BALCI, 01.01.2014

    Image

  • Image

    GEÇEN YIL

    İlginç ve hareketli bir yıl yaşadığımız kesin! Stefan Hessel’in “Öfkelenin” öğüdüne uyduk yıllarca. Tam da biriken öfke keskin sirke örneği zararlı olacaktı ki! Yine, Hessel’in “Mücadeleye Katılın” seslenişine kulak verdik. Bu gelişmeler tepkiyi kabartırken ustayı da iyice kızdırmış oldu!

    Image

    Yılın son günlerinde 2013’le ilgili Gezi’yi konu alan destansı yazılar döşenmeye hazırlananlar yanıldı! “Ayakkabı kutusu” gibi önemsiz bir nesne yıla damgasını vurdu. Son 15 gün geride kalan 350 güne sünger çekercesine hızlı gelişmelere sahne oldu.

    Image

    Ayakkabı kutusunda yoğunlaşan duyarlılık şimdilik hükümeti değil ama iktidarı yerle bir etti! 2014’te açılım maskaralıklarının ve yeni Anayasa adı altında yıkım projelerinin adının anılması iyice zorlaşmış oldu.

    Kuşkusuz her şey bitmiş değildir! Ne hükümet ne de ona karşı duranlar için!

    Şimdiden belirtileri alınmakta olan bir olası gelişmeye değinmekte yarar var! Hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk ve benzeri ahlâksızlıklar bu kez oy kantarına çıkartılacaktır.  Andığımız suç ve kuşkuların konulacağı terazi adalet olmalıdır. “Dünya yuvarlak mıdır” sorusunu halkoyuna sunmak kadar saçma bir yaklaşımdır yağma ve talanı halka onaylatma girişimi!

    “Oyla gelip, zorla kalmayı” rehber edinenlerden beklenebilecek durumdur hemen her türlü hesaplaşmayı oy sandığında yapmak!

    Stefan Hessel’e eklemede bulunmak gerekirse toplumu 2014’te başlatılan mücadeleyi kararlılıkla, dirençle ve korkusuzca sürdürmeye çağırmak en doğrusu olacaktır!

    Image

    Ceyhun BALCI, 31.12.2013

  • Image

    FOTOĞRAF, BERE, ŞEKER

    Bir fotoğraf üzerinden tartışma yürütülüyor!  İmralı’da çekilmiş müebbetlikle iki milletvekili kareyi tamamlıyor. Fotoğrafaltı yazısına bakılırsa yerel seçimlerdeki adayları belirleme çalışması yapılıyormuş. Anayasa maddelerinin yazılması çalışması da denebilir. Anlamsız, önemsiz bir tartışma!

    “Cezaevinde bere ve atkı gibi giysilerin kullanımı doktor reçetesine bağlanmış!” haberi çok daha ilgi çekici! Nedeni mi?

    Yıllar öncesinde kalmış bir başkası çok daha iç burkucu! “Bir siyasi dava tutuklusu (daha doğrusu rehinesi) babasını ziyarete giden 15 yaşındaki genç kız avucundaki şeker gerekçe gösterilerek soyularak arandıktan sonra girebiliyor tutukevine, babasını ziyarete!”

     

    Bere ile atkı ve 15 yaşında genç kız tutukevine girmek için ya doktor reçetesiyle ya da tepeden tırnağa soyulup aranarak girebilirken; İmralıdakinin bir fotoğrafı nasıl sızdı diye mırıldanan şaşkınlara sormak gerekiyor!

    Fotoğrafı nasıl sizdı diye sorguladığınız bu adam seçim öncesinde adayları belirleyebiliyorsa; yeni anayasanın maddelerini yazabiliyorsa, çok saygın bir siyasi önder olarak görüşmelere katılabiliyorsa fotoğraf sızmış çok mu?

    Yine de bu fotoğrafı dert ediyorsanız, kim sızdırdı abuk sorunun yanıtını aramayı sürdürecekseniz sizlere bir önerim var!

    Aynaya bakınız! Ayna, insana en yakınındaki dostunu, yardımcısını gösterebileceği gibi; bu olayda olduğu gibi uzaklarda aradığınız suçluyu bulmanızda yardımcı olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 29.12.2013

  • BİSİKLET AŞKINA

    Image

    BİSİKLET AŞKINA!

    Türkiye’de 30 milyon binilebilir bisiklet var. Adam başına bir tane düşmüyor. Oysa, Amsterdam, Kopenhag, Utrecht, Bordo gibi Avrupa kentleri bisikletle yaşıyor. Özellikle, istasyon vb mekanların önünde rastlanacak bisiklet yığınları her şeyi fazlasıyla anlatmaya yetiyor! Çin, Tayland, Hindistan gibi ülkelerdeki bisiklet aşkı daha çok kalabalık ve ekonomik gerçeklere dayandırılır. Oysa, Hollanda, Danimarka, İsveç gibi gönenç toplumlarının bisiklet aşkı parasal gerekçelere bağlanamaz.

    İzmir’de de bisiklet aşkı alevlenmiş durumda. Kentin kıyı şeridi bisiklet aşkının şantiyesi görünümünde. Belirli noktalara bisiklet park yerleri yapılıyor. Yerel seçimlerin gözde konusu bisiklet olacak gibi  görünüyor.

    Karşı çıkılması olanaksız bir olgu bisiklet aşkı!

    Çevreci, trafiği rahatlatıcı, sağlıklı,….

    Bozgunculuk sayılmazsa bir kaç sorum var İzmir’in hem seçilmişlerine hem de atanmışlarına!

    1. Bisiklet aşkınızı eş zamanlı başka uygulamalarla desteklemeyi düşünüyor musunuz?
    2. Örneğin, bir yandan bisiklet kullanımını özendirmeye çalışırken diğer yandan da kentin orta yerine tünellerle taşıt taşıma aşkınızdan ödün verecek misiniz? (Yeşildere-Konak Tüneli)
    3. Kentin merkezi sayılan Konak, Alsancak, Basmane gibi noktalara daha çok taşıt gelmesini özendiren sembolik otopark ücretleri konusunda tutum değişikliğine gidecek misiniz?
    4. Yukarıdaki sorular kadar önemlisine gelince!
    5. Gözümüzü karartıp bisiklet kiraladığımızda açık, gidilebilir ve can/mal güvenliği olan bisiklet yollarımız olabilecek mi?
    6. Bu soruya zaten var, onları geliştireceğiz diye yanıt verirseniz lütfen Konak, Pasasport ve Gümrük’te kısa bir yürüyüşe çıkınız!
    7. Bu öğüdüme kulak asarsanız önemli aksaklıklara tanık olacağınızın güvencesini verebilirim.
    8. Kaldırımlar işgal altındadır! Dolayısı ile yayalar var olduğunu sandığınız bisiklet yollarını kullanmaktadır.
    9. Böyle olunca da o yoldan bisikletliler mi yoksa yayalar mı gidecek sorusu gelmiş olacaktır gündeme!
    10. Görüldüğü gibi sorun yalnızca bisiklet sunumu ve onlar için park yerleri oluşturmanın ötesindedir. Tüm bu yatırımlara bisiklet yollarının güvenliğini sağlama hizmetini ekleyebilecek misiniz?
    11. Kısacası, bisikletle birlikte bisiklet kullanma kültürünün yeşermesine katkıda bulunmaya cesaretiniz var mı?
    12. Bu soru(n)lar gereğince benim bir yurttaş olarak İzmir’de bisiklet kiralamaya ve bisikletle bir yerden diğerine gitmeye cesaretim olmadığını üzülerek paylaşırım!
    13. Ben ve benim gibi düşünenleri yanıltmanız dileğiyle hepinize iyi, mutlu ve esenlikli bir yıl dilerim.

    Saygılarımla…

    Ceyhun BALCI, 29.12.2013

  • Image

    SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ HAFTASI

    (22 Aralık-05 Ocak)

    Sarıkamış’ta 1914’ü 1915’e bağlayan günlerde toprağa düşen 90 bin şehidimizi anıyoruz! Üçüncü bin yılın başından bu yana bir ayıptan kurtulduk! Hiç olmazsa anımsadık, anmaya başladık! Bu anımsatmaları nedeniyle Prof Dr Bingür SÖNMEZ öncülüğünde kendisini gösteren Sarıkamış Dayanışma Grubu’na ne kadar teşekkür edilse az gelir.

    Farkındalık yaratılmasında yol alındığına göre gerçeklerin kavranmasına gelmiştir sıra!

    “Doksan bin askerimiz tek kurşun at(a)madan, bir gecede donarak şehit düşmüştür!” yollu sözlere alışıktır kulaklarımız. Bu yanlışlık da yerini gerçeklere bırakmalıdır!

    Yaklaşık iki haftayı kapsayan zorlu süreçte Mehmetçik Sarıkamış sokaklarında çatışmıştır. Bununla da kalmayıp, bazı yerleri ele geçirmiş, günlerce süren muharebeler sonunda yenik düşse de kahramanlık sergilemekten geri durmamıştır. Hatta, sonunu getiremese de çevirme harekâtını da başarmıştır.

    Özetle tek kurşun at(a)mamak diye bir durum yoktur. Tersine, destansı bir azim ve kararlılık söz konusudur. Elbette, hatalar ve eksiklikler bu savaşın yitirilmesinde belirleyici olmuştur. Ama, konumuz bu değildir.

    Bizlere düşen görev yurdumuzun ve belki de dünyanın dört bir yanında canlarını veren şehitlerimize olan ilgiyi diri tutmaktır.

    Bingür Sönmez hocanın artık anekdotlaşmış bir öğüdünü paylaşmakta yarar var!  “Bugünlerde Türkiye’nin ve dünyanın her neresinde olursanız olun! Akşamın serinliğinde belki de ayazında pencereyi açın! Serin havayı derin bir nefesle ciğerlerinize doldurun! Bu sırada, Sarıkamış’ta toprağa düşen şehitleri hatırlayın! Bu da bir anmadır!”

    Gelenekselleşme yolunda emin adımlarla ilerleyen Sarıkamış Şehitleri Anma programı bu yıl 4-5 Ocak 2014’te gece nöbeti ve yürüyüş programlarıyla gerçekleştirilecek.

    Erzurum AKUT 2-5 Ocak tarihlerinde zorlu kış koşullarına aldırmadan ordumuzun geçtiği yolları izleyerek anacak dedelerimizi!

    Sarıkamış Şehitleri’nin ruhları şad olsun!

    Ceyhun BALCI, 27.12.2013

  • ANKARA’YA HOŞGELDİN!

    Image

    ANKARA’YA HOŞGELDİN!

    19 MAYIS 1919

    SAMSUN

     

    22 HAZİRAN 1919

    AMASYA GENELGESİ

     

    23 TEMMUZ 1919

    ERZURUM KONGRESİ

     

    4 EYLÜL 1919

    SİVAS KONGRESİ

     

    27 ARALIK 1919

    HEYETİ TEMSİLİYE ÜYELERİ İLE BİRLİKTE

    ANKARA’YA GELİŞ!

    Boynunda idam fermanıyla Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan bir çılgın, Mustafa Kemal Atatürk ilmek ilmek ördüğü bir mücadeleyi 23 Nisan 1920’de BMM ile taçlandıracak ve Milli Mücadele utkuya eriştirecektir…

    Birilerine güle güle derken,

    Mustafa Kemal’e Ankara’ya gelişinin 94. yıldönümünde  Hoşgeldin diyoruz!

    Ceyhun BALCI, 26.12.2013

  • OBAMA’YA MEKTUP!

    Image

    20 December 2013

    The Honorable Barack H. Obama President of the United States
    The White House
    1600 Pennsylvania Avenue NW
    Washington, DC 20500
    USA

    Dear Mr. President:

    KILLERS!

    You have destroyed the secular republic of Turkey. But it’s not only about you, Mr. President. It’s about Bush and Clinton and the other Bush and Reagan and Carter and Ford and Nixon and all the others like them who have been trying through the years to subvert Mustafa Kemal Atatürk’s secular, democratic republic of Turkey. It’s also about your CIA and all its directors and its agents like Abramowitz and Edelman and Fethullah Gülen and Graham Fuller. And it’s about your CIA-inspired collaborating ambassadors to Turkey like Ricciardone and Jeffrey and Wilson and Edelman and Pearson and Parris and Grossman and Barkley and Abramowitz and Strausz-Hupe and Spain and Spiers and Macomber and Handley and Komer and all their double-talking predecessors beginning on 10 November 1938 when Atatürk died. But it’s mostly about your once best friend and key hit-man, Recep Tayyip Erdoğan. And, of course, your under-educated, ever-treacherous under-cover CIA agent, religious huckster, and Pennsylvania resident, Fethullah Gülen. How good of you, Mr. President, to use these two religious hypocrites to employ God as a vehicle to divide and destroy a nation like Turkey. You, Mr. President, you and all the above American agent-provocateurs are guilty of subornation of treason. As a lawyer, I am sure you know what this means.

    You have aided and abetted these two traitors, Erdoğan and Gülen, to engage in high crimes and misdemeanors in destroying the sovereignty of the Turkish nation. You have allowed your puppets, Erdoğan and Gülen, to kill and maim the citizens of Turkey. You have allowed your Erdoğan and his political thugs to plunder the nation of its natural resources, its wealth, its security and its honor. You have allowed your Gülen and his Gülen-controlled police force to brutally attack the Turkish people. And now, fed up with the treacherous, embarrassing Erdoğan, you are trying to dump him. But he is your “child,” Mr. President, another made-in-America political thug. And now you are using your other “child” (via the CIA) to have Gülen’s police to topple him. How stupidly obvious can you be? Erdogan’s corruption (and his political party’s) has been known for years. As has Gülen’s treachery. Your Erdoğan and Gülen’s police killed, gassed, beat, stabbed and otherwise maimed thousands of “Gezi Park” protestors. You and your reprehensible ambassador sold the Erdoğan government tons of tear gas and tasers and long range acoustic devices to violently suppress a democratic expression of the Turkish people’s disgust with the Erdoğan government. It resulted in six murders by the police. Are you beginning to understand, Mr. President?

    How nice that now you too are disgusted with Erdoğan. And how clever of you to turn CIA “asset” Gülen against CIA “asset” Erdoğan. But what now, Mr. President? Do you think the “moderately” Islamic “gülenistas” in the AKP are any better than “moderately” Islamic Erdoğan? Do you think the Abdullah Gül puppet is any better than the Erdoğan model? Do you think the opposition party, now cravenly meeting with your ambassador, Ricciardone, is any better than Erdoğan? None of them are. Why? Because it is All-American garbage, that’s why. And it is because of you and your continuation of the sordid legacy of American gangsterism in the Republic of Turkey. Mr. President, Erdoğan and Gülen and you are enemies of the Turkish state. And the Turkish people know it. But, Mr. President, do you? Do you even care?

    Sincerely yours,

    James C. Ryan
    Istanbul
    20 December 2013

  • OY SANDIĞI : YERYÜZÜNDEKİ EN BÜYÜK TEHLİKE!

     Image

    Yazıya her türlü eleştiriyi haklı kılabilecek bir başlık koydum! Yazının geri kalanının okunmasıyla durum anlaşılacaktır.  Ortaya oy sandığı koyan herkesin demokrat sanılmak gibi bir ayrıcalığı var! Katılım ne ölçüde gerçekleşiyor? Çoğulculuk ne alemde? Bu soruları değil sormak akla bile getirmek tehlikelidir Türkiye’de!

    Yanılsama öyle bir noktaya varmıştır ki; sapla samanı ayırt etmek olanaksızlaşmıştır.

    Hiç kuşkusuz siyasetin çekildiği kantar seçim sandığıdır! Ancak, bu kantara kesinliği tartışılmaz bir doğa olayını çıkartabilir misiniz? Örneğin, “dünya yuvarlak mıdır?” sorusu üzerinden bir oylamaya girişebilir misiniz?

    Yanıt ne yazık ki evet!

    Son yolsuzluk olaylarının 30 Mart seçimlerinde halkın onayına sunulması söz konusudur! Başbakan’ın ağzından çıkmıştır.

    Ortalama zekaya sahip herhangi bir kişiye yeterli olanak tanınırsa en akıl almaz şeylerin bile halka onaylatılabileceğinden kuşku duyulmamalıdır! Bugünün Türkiyesinde 30 Mart’a kadarki 3 aylık sürenin hiç olmayacak şeyleri halka onaylatmaya yetip de artacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır?

    Hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk suçtur! Demokrasinin bir öğesi olan oy kantarına değil, adaletin duyarlı terazisine vurulmalıdır!

    Image

    Hangi adaletin diye soracak olursanız ona verilecek yanıtın da pek iç açıcı olmadığı kesindir. Son bir kaç yılda siyasi davalar aracılığıyla gözlerimizin önüne serilenler ne demek istediğimi anlatmaya yetecektir…

    Ceyhun BALCI, 25.12.2013