• Görsel

    ATATÜRK ŞEKER FABRİKALARI SATILDIĞINDA ÖLDÜ:

    CEYHUN BALCI’DAN SUYA YAZILAR

                            Mutluhan İzmir

    Ceyhun Balcı’nın “Suya Yazılar” adlı kitabı çıktı. Bugün çoktan unutmuş olduğumuz ama olay sıcak iken hepimizin üzerinde bir şeyler söylemeye niyetlendiğimiz birçok gelişme ile ilgili yazdığı düşüncelerini toplamış bu kitapta Ceyhun. Ama bu yazıların arasında biri var ki, Atatürk’ün Şeker Fabrikalarının satılması ile birlikte öldüğünü, Cumhuriyetimizin ise kendisine sahip çıkacak insan profilini yok eden özelleştirmelerle birlikte anlamsızlaştığını bize çok güzel anlatıyor:

    “Babam ziraat mühendisi olduğu için özellikle başlangıçta zamanımız şeker fabrikalarının taşra uzantılarında geçmekle birlikte oralarda bile şeker fabrikası kültürünün duyumsandığını anımsıyorum. İlkokula 1967’de Niksar’da başlamıştım. Bağlı olduğumuz fabrika Turhal’daydı.

    Fabrikadan uzakta olsak da şeker kültürü ve disiplini ile iç içe olduğumuzu biliyorum. Planlama, akıl ve bilimin gereklerinin yerine getirilmesinin yanı sıra Cumhuriyet’in en eski kurumlarından olan şeker fabrikaları ve taşra örgütlenmelerinde neredeyse mesai kavramı olmaksızın gecelerin gündüzlere katıldığı özverili çalışmalar belleklerimden hiç silinmez.

    Disiplinli ve ilkeli hizmetin sürmesi bakımından önemli bir koşul da çalışanların 4-5 yılda bir görev yerlerinin değiştirilmesi geleneğiydi. Bu durum sayesinde ailecek ülkemizi tanımış oluyorduk.

    Bugün ülke varlıklarını hoyratça satıp savan, elden çıkaranları görünce kendime ‘O günlerin özverili çalışmalarına böyle bir son yaraşır mıydı?’ diye sormadan edemiyorum.

    Güzel geleneklerin oluştuğu, yaşandığı ve örnek olduğu yalnızca fabrika olmayan ama aynı zamanda da kültür yuvası saymamız gereken şeker fabrikalarının günümüzde birer birer üretimden koparıldıklarına da tanıklık ediyoruz ne yazık ki! Tek tek satışa çıkarılıyorlar. Elbette, üretimi sürdürmeleri için değil de en mutena yerlerdeki yerleşimlerine üretim dışı yatırımlarla konutlar, işyerleri ve alışveriş merkezleri dikmek adına.”

    Görsel

  • Görsel

    YOLSUZ BİRLEŞMELERE ARACILIK EDEN KİMSE

    Bu da nereden çıktı diyeceksiniz! O sözcüğü duymuş olmakla birlikte kullanmışlığım olmamıştı. “Benim valim” sayesinde öğrendim. Hemen sözlüğe başvurdum. Yazıya başlık oldu! Başka anlamlar da verilmiş sayın valinin söylemine konu olan sözcüğe.

    http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.5280a2ca2139e7.71722342

    Yazıya başlık olan tanım bu sözcüğün incelikli açıklaması olmalı! Yeterince açık olup olmadığı tartışılır.

    Anlamını bir yana bırakıp sayın valiye dönelim! Becerisine hayran olmamak elde mi? Benim valim yeri gelince kamyonun direksiyonuna geçtiği gibi yeri gelince de; bir bakışta anlar ilk gördüğü adamın tıynetini!

    İşi fazla hafife aldım sanırım! Kendimi ciddi olmaya çağırıyorum!

    Siyasetçiler bir yana ama Türkiye’de vali ya da başka kamu görevlilerinin bir ulusal günde kalabalıklarca ıslıklanması ve kınanması alışılmış durumlardan değil(di)! Bunun olabilmesi için kamu görevlisinin epeyce çaba göstermesi gerekirdi. Belli ki elinden geleni esirgememiş sayın vali.

    Özdenetim sorunu olduğu anlaşılan sayın vali o sözü kullanmadım! Kavas demiş olabilirim diyerek savunmaya geçtiğine göre hakkını yemeyelim! Farkında olmak bile bir hünerdir.

    Dedimse dedim! O da hak etmişti dese ne yapacaktık!

    Her şeyi anladık da olayın kahramanı sayın valinin sıfatı ne olacak?

    Ceyhun BALCI, 11.11.2013

  • Görsel

    DEMOKRASİYLE TANIŞMA

    Türkiye’nin demokrasi ile 1950’de tanıştığı söylenir, durur! Neden 1946 değil? İktidar el değiştirdiği için böyle düşünülüyor olmalıdır. Güncel değerler ve koşullar üzerinde tarih yargıcılığının doğal sonucudur bu dayanaksız söylem!

    Bu 10 Kasım’da ileri gelenlerimizin tam kadro törenlerde yer almaları, yetinmeyip Atatürk’ü Anma toplantılarına katılmaları gözlerimizin nemlenmesine neden oldu. Atatürk’ü anar görünüp O’na ve Cumhuriyet’e sokuşturmaya gelince! O kadar kusur kadı kızında da olur!

    Başbakan bugünkü anmada Türkiye’nin demokrasi ile 1950’de tanışabildiğini buyurmuş! Dönemin koşullarını, yanımızda yöremizde yaşananları göz ardı edilse olsak genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çeyrek yüzyıl cenderede olduğunu zannetmek işten bile olmaz!

    Türkiye’de (çok partili) demokrasiye erken bile geçilmiş olduğunu söylemek de olası! Kanıtı mı? İktidarın el değiştirdiği 1950 seçimlerinin yapıldığı tarih 14 Mayıs’tır. Bu tarihten 32 (otuz iki) gün sonra 16 Haziran 1950’de ezanın yeniden Arapça okunmaya başlandığını anımsatalım. Seçim, oy  sayımı, TBMM’nin açılması derken yeni hükümetin kurulması ışık hızıyla gerçekleşmiş olmalıdır. Ilk uygulama çok anlamlıdır. Ezanda Arapça’ya dönmek bir meydan okumadır. Öncesindeki geri adımlar bir yana bırakılırsa Karşıdevrim günlüğüne 16 Haziran 1950 tarihiyle başlamak yanlış olmaz.

    Dışarıya bakılacak olursa II. Dünya Savaşı’nın yıkıp geçtiği bir Avrupa o günkü Türkiye nüfusunun üç katı ölü; bir o kadar yaralı ve elbette sayıları belirsiz öksüz, yetim, acılı insan…

    Ülke kurulmadan önce 10 yıl savaşmak zorunda kalmış bir halk bu kez yıkımın uzağında tutulabilmiş. Hitler ve Mussolini dünyada sözü geçen önderler. Belli ki, Türkiye dışında da demokrasiyi mumla arasanız! Yok!….

    Ortaçağ karanlığını 15 yılda yırtmış bir ülkenin devrimleri kökleştirmemiş olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Çok partili demokrasi çığlığı atanların asıl derdinin farklı olduğunu kanıtlayacak sayısız uygulama ve geri dönüş ortadayken; insanın adına demokrasi denilen yıkım sürecine bırakın güzelleme yapmayı başkaldırası geliyor.

    Yokluğunun 75. yılında özlemle, saygıyla ve şükranla andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri gerçekten de çok sağlammış! Onsuz geçen üç çeyrek yüzyılda; Karşıdevrim’in işbaşı yapmasından 60 yılı aşkın zaman sonra ancak haklanabilmiş!

    Türkiye’nin yaşadığı acı deneyim akıldışılığın oy kantarına vurulması durumunda alınacak sonucu yansıtması bakımından da ibretliktir…

    Bu güzel insana borcumuzu eserini yeniden ayağa kaldırdığımız gün ödeyebileceğimizi aklımızdan çıkartmayalım! Demokrasiyle tanışacağımız gün o gün olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 10.11.2013

  • Görsel

    (Fotoğraf Dr Demir Özbaşar’ın Atatürk sunumundan alıntıdır)

    10 KASIM

    AĞLAMA DEĞİL DİK DURMA GÜNÜ

     

    Hem döven, hem de seven bir insan!

    Dünyayı, doğayı, kendi insanıyla birlikte tüm insanlığı sevebilen Atatürk gerekince eline sopayı alıp saldırganlara haddini bildirme bilgeliği gösterebilmiş!

    Emperyalizme karşı başarıya ulaşmış; bununla kalmayıp utkusunu devrimlerle taçlandırabilmiş az sayıda önderden biri!

    En azılı karşıtı bile hakkını teslim etmiş! Devrimi yeterince kökleşmemiş, kazanımları halkınca dört elle sahiplenilmemiş bir yalnız insan!

    Boy hedefi olan Mahmut Esat Bozkurt, Dr Reşit Galip ve Mustafa Necati gibi bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen bir kaç kişinin varlığı yalnızlığının kanıtı!

    Sözü uzatmak anlamsız!

    Bugüne kadar anlamadılarsa anlatmaya çalışmak da zaman savurganlığı olur!

    Oysa, O’nu anlayanlar yeter! Milli Mücadele’de, Cumhuriyet’in kuruluşunda, Dverimler’i yaşama geçirirken tek başına alt etmemiş miydi karşıtlarını?

    Peşine taktığı bir avuç namuslu adam, ve epeyce yoksul ve yoksun insanla başardıkları unutulmamalı!

    Sayıları değil nitelikleri önemli olan namuslu ve ilkeli insanlar Atatürk’ün bedenini değil ama düşüncelerini diriltebilirler…

    Dünyanın en iyi insanına saygıyla…

    Cayhun BALCI, 10.11.2013

  • GörselSIM

    7 KASIM

    1917 yılında Çarlık Rusya’sında yaşanan Ekim Devrimi’nin 96. yıldönümünü yaşıyoruz. Ekim’deki olayın kasım’da anılması o dönemde kullanılan Jülyen takvimine göre 25 Ekim’e rastlayan günün bugünkü takvimde 7 Kasım’a denk düşmesinden.

    Türk Devrimi ile Ekim Devrimi ikiz kardeştir.

    Görsel

    Ekim Devrimi biraz bizim yardımımızla, Milli Mücadele ve 1923 Cumhuriyet de biraz olsun Ekim Devrimi desteğiyle gerçekleşmiştir.

    Düşünsel farklılıklar ve ayrılıklar dayanışmaya engel olmamıştır!

    Belki de bu sayede insanlık tarihinde emperyalizme karşı savaşı utkuya eriştiren iki başarı bu komşulukta yaşam bulmuştur.

    Bu denli köklü ve anlamlı dayanışma Atatürk’ün sağlığında da hız kazanarak sürdürülmüştür. Yoksul ve yoksun Cumhuriyet’in sanayileşme ve kalkınma hamlesinde Bolşevik katkısının varlığı yadsınamaz.

    Görsel

    Bu katkı ve dayanışmanın izlerine bugün Taksim’de varlığını sürdüren Taksim Anıtı’nda da rastlanabilir. Bolşevik devrimcileri Frünze ve Voroşilov’un o anıttaki varlıkları sıradan bir durum değildir.

    Ustalıklı bir manevrayla sonlandırılan bu dayanışma karşıtlaşmaya dönüşmüş ve Türkiye karşısında savaş verdiği yedi düvelin kucağına bir kez daha düşürülmüştür.

    Bu ikiz kardeşten Bolşevik Devrimi yerle bir olalı 20 yıl oldu. Türk Devrimi ve Cumhuriyet ise ağır yaralı ve can çekişmekte!

    On gün önce Cumhuriyet’in 90. yıldönümünde halkın kazanımına sahip çıkışını görmüştük. Ekim Devrimi’nin yıldönümünde ise artık yerinde yeller esse de Bolşevik Devrimi’ne  selâm göndermek bir Türk’ün görevidir…

    Ceyhun BALCI, 07 Kasım 2013

  • Görsel

    Cusco’da kent meydanı : Katedral ve Gobierno

    BİR YÖNETSEL KOÇBAŞI OLARAK DİN!

    Dinselleşme ışık hızıyla ilerliyor. Pek çoğumuz dehşet ve umarsızlık içindeyiz. Ürkü ve kaygıyla ne yapacağımızı bilmez hale geliyoruz! Yaygın kanının tersine din geçmişte olduğu gibi bugün de yönetsel bir aygıt olmayı sürdürüyor!

    Dünyanın başka yerlerinde de benzer kareler hiç kuşkusuz vardır! Ama, sömürgeciliğin ve o çerçevedeki vahşetin insanlık üzerinde yarattığı travma Latin Amerika’da bir başka yaşanmıştır! Katıksız bir İnka kenti olan Cuzco’da ve ardışık olarak diğerlerinde belleğime çivilenen bir manzara unutamam. Kentin ana meydanı! En güzel yerde katedral ve yanı başında Gobierno, yani Hükümet Konağı! Rastlantı olamazdı bu yan yanalık!

    İnsan topluluklarını sopayla teslim almak olanaklıdır! Ama, o teslimiyeti sopayla sürdürmek hiç de kolay değildir! En azından yüksek bedellidir. O nedenle inançları benzemezleri kendisine benzetmekle işe başlar emperyalizm! Bir bakıma sopa din adamına ve katedrale verilmiş olur. Yanındaki hükümet konağına fazlaca iş düşmez böylelikle!

    Her fırsatta nüfusunun % 99.9’u Müslüman olduğu savlanan Türkiye’deki dinselleşmeyi nereye koymalı? Müslümanlıksa, Müslümanlık! Bunun ötesi tek tip Müslümanlık! Daha doğrusu birilerinin belirlediği ve kalıplaştırdığı Müslümanlık! Adına türban denilen örtünün bir bez parçası olmaktan çok öte anlam taşıdığını bir kez daha anımsayalım! Saç bahanedir. Tek tipleşme, üniformalaşma önde gelen hedeftir. Böylece hizadan çıkanı kolaylıkla saptar, gerekeni yaparsınız!

    Özetle, dinselleşme bir yönetsel koçbaşıdır! Ne din ne de o dinin gerekleri öncelik değil ayrıntıdır!

    Dinselleşmede hzılanmanın Türkiye’de giderek derinleşen yönetememe sürecine denk düşmesi rastlantı değildir.

    Bir çift söz de Türkiye aydınlanmasını ihanetle karartan sözde aydınlara!

    Yıllar önce dinselleşme gereçlerini İnsan Hakları Müzesi’ne koymuşlardı. Yazıktır, günahtır demişlerdi! Daha geçen hafta türbanın TBMM’ye girişini özgürlüğün eriştiği son nokta olarak niteleyerek kuyruğu dik tutmaktan geri durmadılar. Dinselleşme treninin bugün durduğu ahlâk zaptiyeliği durağında sayısız budalanın veryansın korosu oluşturduğunu gözlemliyoruz.

    Sözüm onlaradır!

    Biraz olsun insanlık tarihi okusaydınız, biraz olsun aydınlanmacı olsaydınız, başkalarının devrimlerini güzellediğiniz kadar kendinizinkinin de değerini bilseydiniz! Bu karanlığa düşer miydik?

    Hiçbir şey için geç değildir!

    Hiç olmazsa bugün ayıldıysanız ve yeniden aydınlanmaya omuz verecekseniz; bu bile kazançtır!

    Din, aşmaması gereken sınırların gerisine çekilmedikçe insanlığa rahat yok!

    Ceyhun BALCI, 06.11.2013

  • Görsel

    SARIKAMIŞ DENİZ ŞEHİTLERİ ANILIYOR!

    Sarıkamış ve deniz sözcüklerini yan yana getiren başlıkta bir hata yok! Kendisini bile son yıllarda öğrendiğimiz Sarıkamış faciasının bir de Ereğli açıklarında yazılmış önsözü var!

    Görsel

    Bezmi  Alem, Bahri Ahmer ve Mithatpaşa bu önsöz yazılırken Karadeniz’in derinliklerine içindeki askerlerle birlikte gömülen Osmanlı gemileri. Üç bin askerin yanı sıra Sarıkamış’a araç ve gereç de taşımaktalar. Sarıkamış faciasının denizde yaşanan ve yakın zamana dek farkında bile olunmayan bu ayrıntısı son yıllarda anma konusu olmakta.

    Görsel

    Unutmak, vazgeçmek ve tarihe saygısızlık konusunda sınırları zorlayan birilerine inat; bir başkaları da her yıl 7 Kasım’da Ereğli’de deniz şehitlerimizi anıyorlar.

    Sarıkamış  Dayanışma Grubu’nun vefa örneği girişimlerine Ereğli Belediyesi de omuz verince Karadeniz’de derin uykuya dalan şehitlerimizin yüce ruhları anıtlaştırılmış.

    Üç bin askerden kurtulabilen sayısı 167. Kurtulanların bir bölümü yazgılarına eklenen Sibirya tutsaklığıyla kurtulduğuna sevinememiş olmalı! Tarihe kayıtsız kalmayan, dedelerimizi inatla anan ve bu uğurda emek koyan başta Sarıkamış Dayanışma Grubu ve Ereğli Belediyesi olmak üzere herkese şükran borçluyuz.

    Aziz şehitlerimizin yüce anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

    Ceyhun BALCI, 06.11.2013

  • Görsel

    İNGİLTERE’de SAĞLIK VERİLERİ PAYLAŞIMA AÇILIYOR

    Ağustos ayında İngiltere’de sağlık hizmeti verilen ortamlarında boy gösteren afişler aracılığıyla insanların onayı istenmekteydi! Hastalara sağlık bilgilerinin bilimsel araştırma amacıyla kullanımına onay verip vermeyecekleri sorusu yöneltiliyordu!

    Büyük AR-GE fonlayıcılarından Wellcome Trust’ın yanı sıra İngiltere hükümetinin de; kuşkucu toplumsal eğilimi törpüleme işine giriştiğini söylemek olasıdır.

    İngiltere’de 53 milyon kişiyi kapsayan Ulusal Sosyal Güvenlik sistemi dünyanın en büyüğüdür. Nisan ayındaki reformu izleyerek elde tutulan hasta kayıtları konusunda da benzer köklü bir değişikliğe gidilmesini beklemek şaşırtıcı olmayacaktı. Birinci basamak, hastaneler ve hastalık kayıt merkezlerindeki farklı bilgilerin merkezi bir ortamda saklanmasını söz konusudur. Bu da farklı merkezlerin aynı ağda buluşması anlamına gelecektir.

    Hükümete göre böyle bir bağlantı daha iyi bir sağlık hizmetinin yanı sıra hasta veritabanının araştırmalara daha iyi yöneltilmesi amaçlıdır.

    İngiltere’de bu bağlamda çok değerli bilgiler onyıllardır elektronik ortamda yer alan, yine onyıllardır kodlanmış olan ve nüfusun % 100’üne yakınının kapsayan birinci basamağa ilişkin olanlardır. Böylesine bir arşiv ABD’dekileri ve hatta yılllardır merkezi veritabanına sahip Danimarka ve İsveç’tekileri bile gölgede bırakacak değerdedir.

    Bu verilerin bir an önce kullanıma sokulması konusunda Ulusal Sağlık Servisi kaynakların akılcı dağıtımı gerekçesinin yanı sıra İngiltere hükümeti de verilerin endüstri ve akademiye açılması konusunda son derece hevesli bir tutum sergilemektedir. Başbakan David Cameron’a göre sisteme kayıtlı her bir yurttaş araştırma etkinliğinin katılımcısı olmalıdır. Cameron’a göre böylesine bir uygulama ülkeyi terk etmiş olan ilaç üreticilerini geri dönmeye özendirecek ve milyarlarca sterlin potansiyel değere sahip sağlık informatiği endüstrisini ateşleyecektir.

    Sonbaharla birlikte birinci basamak verileri daha önceden merkezileştirilmiş hastane kayıtlarıyla birlikte diğer verilerle eşleşmek üzere veri merkezine akmaya başlayacaktır. Kişisel ayrıntılardan arındırılmış bazı bilgiler güvenli(!) bir portal aracılığı ile onaylı araştırıcıların kullanımına sunulmuş olacaktır.

    Uygulamanın bazı yandaşlarına göre hastaların bu uygulamayı yadsımak için pek az gerekçeleri olacaktır. Wellcome Trust’ın üst düzey yetkilisine göre “hastalar, verilerinin önceleri de şimdikinden daha ayrıntılı şekilde paylaşıldığı düşüncesindedir”. Yine aynı yetkiliye göre hastalar ne iyileştirilmiş sağlık hizmeti ne de kişisel gizliliği korumaya yönelik önlemler konusunda yeterince bilgilendirilmiş değildir. Bireyler bu konuda yeterince bilgilendirildiklerinde ve kişisel verilerinin paylaşılmayacağı güvencesi verildiğinde toplumsal destek sorunu yaşanmayacaktır.

    Öte yandan, araştırmacılar özellikle basında yer alabilecek korkutucu yayınların bireylerin çalışmaya katılımını baltalayacağı kaygısı taşımaktadırlar. Buna karşılık fonlayıcılar bu verilerin araştırmacıların kullanımına açılmasının toplumsal yarara hizmet edeceğinin anlatılması durumunda bireylerin katılımının sorun olmaktan çıkacağı düşüncesindedir.

    Bu uygulamanın karşıtı kampanyanın başındakilerden birisi de hasta dostu gerekçelerle toplanacak bu verilerin sosyal güvenlik şirketi çıkarları gibi başka amaçlarla kullanılabileceği kaygısına dikkat çekmektedir. Yine aynı kişiye göre özel bilgi güvenliğinin kırılmaması olanaksızdır. Bu, gerçekleştiğinde kişilerin sosyal güvenlik hizmetine ve araştırma kurumlarına güvenlerinin sarsılması kaçınılmaz olacaktır. AR-Ge kuruluşları bu uygulamaya uyum sağlamada uzak görüşlü bir tutum içinde değillerdir.

    Nature, 17 October 2013, Health Policy, 283, by Ewen Callaway.

  • Görsel

    BİBİHE

    (Biri Bizi İhbar Edecek)

    Şaşıranlara şaşırmakla geçiyor ömrümüz!

    Olacakları kestirmeye gerek yok! Doğrudan söyleyelim! Bundan böyle komuşunuzdan korkun! İki satır imzalı/imzasız ihbar mektubuna/telefonuna bakar!

    “Öğrenci komşularımız bir kız bir erkek olmak üzere aynı evi paylaşmaktadır! Gereğinin yapılmasını….”

     

    İlkeleri bir kez çiğnemeye başladınız mı sonunu kestirmek zorlaşır! Anayasa’yı bile bir kez çiğneseniz bir şey olmayabilir! Ama, ilkeler öyle mi?

    Süreç öyle hızlı ilerliyor ki; ipin ucunu yakalamak olanaksız!

    Daha bir kaç gün önce Cumhuriyet’i deldirdik ama hiç olmazsa pantolonu kurtardık diyerek sevindirik olmamış mıydık? İnsan biraz fırsat vermez mi? Bu küçücük(!) yitime karşı edindiğimiz muhteşem(!) kazanımın tadını çıkartalım!

    TBMM’de türbanın ne sakıncası olabilirdi? Üstelik türban sakızını ağızlarından alarak büyük bir adım atmış olmuyor muyduk?

    Bu, parlak düşüncelerle toplum içine çıkanların yanıtlaması ve yorumlaması gereken bir çetrefildir! Hanelerimize ve hatta yatak odalarımıza yönelen gözlerle nasıl başa çıkılacağı!

    Anımsatmak gibi olmasın!

    “Cehenneme giden yol da iyi niyet taşlarıyla döşelidir!”

     

    Ceyhun BALCI, 05.11.2013

  • Görsel

     

    TUZAKTAKİ HEKİMLİK

     

    Bir kitap okudum! Hayatım değişmedi ama sayısız çağrışıma yol açtı! Önce çağrışımlar sonra da kitap diyerek girelim söze!

     

    Hastanın müşterileşmesi güncel ve son derece yeni bir kavram. Esnaflaşan hekim profili öteden beri var olan ama günümüzde kaçınılmazlaşan bir durum! Her ikisi de sistemin dayatması. Kaçınmak son derece zor olsa da olanaksız değil!

     

    Kimilerinin iletişim çağı olarak adlandırdığı bu dönemde bilgi internete düşmüş durumda! Bilginin internete düşmesi kötü müdür diye soracaklar içindir sözüm! Bilginin erişilebilir olması kuşkusuz olumlu bir durum gibi görünür göze! Oysa, internete düşen bilgi denetimsizce güdüleyen ve yönlendiren olunca durum değişir.

     

    Hekimlik uygulamasının içinde olan pek çok meslektaşımın   doğrulayacağından kuşku duymaksızın kısa olgular sunmakta yarar görüyorum.

     

    Hastayla karşılaşınca “neyiniz var?” sorusuyla başlamaktan korkar oldum. Kimi zaman bu soruyu sorma fırsatı bile bulamadığım oluyor. Kendi tanısını koymuş olanlar olguların en zorları. En kötü senaryo, “ben internetten baktım, bende şu hastalık varmış. Film/emar istiyorum”culuk. Böyle bir durumda başınıza ciddi bir dert sarıldığı kesindir. İlk dakikadan başlayarak denetim altındasınızdır. Doğru, tek ve seçeneksizdir. Güdülemeye karşı durursanız hasta haklarını çiğnemekle suçlanmayı da içeren bir dizi sorunla karşılaşmaya hazır olmalısınız. 

     

    Günümüz hastası ilgili ve bilgili olmasının yanı sıra “hasta olma rolünü” de fazlasıyla benimsemiştir. Bir önceki yıl Türk vatandaşlarının ortalama 8’den fazla kez hekime başvurmuş olması hasta olmayı sevdiğimizin belgesi sayılabilir. Gerekli incelemelerin sonunda hasta adayına bir şeyiniz yok deme gafletine düşmemenizde yarar var. Böyle bir durumda hekimliğinizin zan altında olmasına hazır olmalısınız! Bu yolla istemeseniz de karşınızdakini yalancılıkla/rol yapmakla suçlamış olursunuz. Mutlaka bir tanı koyup yine mutlaka bir tedavi uygulamanız beklenmektedir.

     

    İnternete düşen bilgi açıp okuyanlar katında kamuoyu oluşturma işlevi de görmektedir. Önce tedavi bulup sonra da hastalık üreten endüstrinin arayıp da bulamadığı bir fırsattır bu! İstekçi hasta/müşteri her koşulda tedavi üreticisinin değirmenine su taşıyan olacaktır. Dertli olduğuna kendisini inandırmış birinin derdine umar aramasını da olağan karşılamak gerekir. Hasta adayının yaklaşımlarıyla savurganlığı tetiklemiş olması onu hiç mi hiç ilgilendirmez! Böyle anlarda “insanlara her şeyin en iyisi yaraşır” sözünün yüzünüze vuruluvermesine de hazırlıklı olun! 

     

    Tıp dallarının hemen tümünde benzer durumlar yaşanıyordur. Ama, bu kurgudan en çok pay alan olgulardan birisi depresyon olmalıdır. Çağımız insanının içinde bulunduğu koşullar gereği potansiyel bir ruh hastası olduğu savı toplum gözünde giderek daha fazla kabul görür olmuştur. Olası olsa, pek çok kişi internetten edindiği bilgiyle öztanısını koyacak ve marketten/eczaneden ilacını alıp tedaviye başlayacaktır. Reçete zorunluluğu olmasa hekim bu kurgunun  vazgeçilmez bir halkası olmayabilir de!

     

    Türkiye’de 2003 yılında 14 milyon kutu olan antidepresan tüketiminin 2012’de 37 milyon kutuya erişmiş olduğunu; sağlık  harcama devi ABD’de ise 2011’de 270 milyon kutu ile birinciliğe oturduğunu eklemekle yetinelim.1

     

    Bu durum yalnızca kısıtlı parasal kaynakların endüstriye akması sonucunu doğurmakla kalmıyor! Aynı zamanda, gereksiz tedaviler ve bu gereksiz tedavilerin yarattığı risk ve olumsuzlukları da yaşamımıza sokmuş oluyor.

     

    Hekimlik uygulamasında istekçi hastaya karşı koymak, isteklerini kolaylıkla savuşturmak bu satırları yazmak kadar kolay değil elbette.

     

    Dr Mutluhan İZMİR “Antidepresan Tuzağı” (Hayy Kitap, Ekim, 2013) kitabında bu açmaza odaklanmış. Bu ve bu gibi yararlı kaynaklar hekimlerin gündelik meslek uygulamalarının parçasına dönüşmüş olan noterlik rolünden sıyrılmada çıkış yolu bulmalarına yardımcı olacaktır. Diğer yandan, hekim olmayanlara da farklı bir bakış açısı ve doğru bilgi sunumu aracılığıyla bilinçlenme fırsatı sunacaktır.

     

    Depresyon ve onun aracılığıyla açığa çıkan tuzak tıp ortamından bir kesiti yansıtmaktadır. Başka alanlarda da sayısız tuzak olduğunu bilmekte olduğumuza göre sözlerimizi hekimlere, meslektaşlarını ve toplumu aydınlatmada önemli görevler düştüğünü ekleyerek bağlayalım.

     

    Ceyhun BALCI, 03.11.2013

     

     

    1 Antidepresan Tuzağı, Dr Mutluhan İzmir, Hayy Kitap, Ekim, 2013.