• Image

    Dr. MEHMET FUAT UMAY

    (1885-1963)

    Mehmet Fuat Umay 1908 kuşağından bir Tıbbiyeli. Pek çok yaşıtı gibi yaşamı cephelerde geçmiş. Fırsat bulduğunda Tıbbiye’yi bitirmiş. Savaşlarda yorulup, barışta bir kenara çekilme fırsatı bulanlardan olmamış.

    Türkiye Cumhuriyeti yorgun, yoksun, hastalıklı bir nüfusun yanı sıra hatırı sayılır bir  öksüz-yetim ordusu da devralmış. İzmir Marşı’na konu olan

    “şehit olanları deftere yazdım,

    öksüz yavruları bağrıma bastım”

    dizeleri şehit sayısı kadar yetim-öksüz olduğunu doğrular.

    Pek çok şey çözüm için sırasını bekleyebilirdi! Anasız-babasız çocuklar öyle mi? Henüz Cumhuriyet’i ilan etmeden bu yaşamsal soruna el atan kalpaklıların işbölümünde Dr Mehmet Fuat Umay’a bu çocuklara kol-kanat germe görevi düşmüş. 1923 yılının ilk aylarında yola düşen Dr Mehmet Fuat’ın yolu bu kez uzaklara, ABD’ye uzanmış. Amaç, Darüleytam’dan dönüştürülecek Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağış toplamak!

    Image

    Doğu ABD : Mavi Rota Mehmet Fuat Umay’ın yolculuk rotası

    O zamanın ulaşım olanakları göz önüne alındığında zorlu bir yolculuk. New York’tan başlayıp, Şikago, Filadelfiya, Waşington DC ve başka irili ufaklı Amerikan kentlerini kapsayan bu yolculuk bir taşla iki kuş vurulmasını sağlamış.

    Bir yandan muzaffer Türkiye tanıtımı yapılırken diğer yandan da oralardaki Türkler’in yanı sıra dünyanın bir çok köşesinden Müslüman’ın bağışları toplanmış. Toplanan 100 bin dolar bu yolda iyi bir maya olmuş.

    Bu çok bilinmeyen tarih sayfası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini bir kez daha doğrulamıştır da diyebiliriz!

    “Ordu yok diyenlere : KURULUR!

    Düşman çok diyenlere : YENİLİR!

    Para yok diyenlere : BULUNUR!”

    Türkler savaşta da, barışta da böyle davranabildikleri için Çılgın Türkler olmadılar mı?

    Bu zahmetli yolculukta yalnızca para toplamakla yetinmemiş. Aynı zamanda bilgi ve görgü de toplamış. Ünlü eğitimbilimci John Dewey bile ziyaret edilmiş. Özellikle, yetimhane ve çocuk yuvalarına zaman ayırılarak, dönüşteki projeler için dağarcık doldurulmuş.

    Savaşta vatana, barışta öksüz çocuklara odaklanan Dr Mehmet Fuat, kendisine Atatürk tarafından verilen UMAY soyadını da fazlasıyla hak etmiştir. Umay, eski Türk mitolojisinde çocukları koruyan ruhtur!

    Mehmet Fuat UMAY’ın adı yeterince duyulmuş mudur? Duyulduysa gereğince tanınmış mıdır? Umay da Tıbbiyeli ordusunun içindeki sayısız neferden birisidir sonuçta. Yapacağımı yaptım! Bundan sonra dinlenmeliyim dememiş!

    2010’dan bu yana her yıl yapılmakta olan Ulusal Tıp Günleri’nin dördüncüsüne Dr Mehmet Fuat UMAY’ın adının verilmiş olması ve böylelikle biraz olsun tanınmasına katkıda bulunulması değerbilir bir davranış.

    Ulusal Tıp Günleri’nin ilki (2010) İzmir’de, ikincisi (2011) Antalya’da, üçüncüsü de (2012) Kütahya Emet’te gerçekleştirilmişti. Sıra bu kez Ankara’da! 6-8 Aralık’ta Ankara’daki 4. UTG de öncekiler gibi kendi yağıyla kavrulacak. Konuşmacılar da izleyiciler de kendi olanaklarıyla katılacaklar bu anlamlı düzenlemeye. Bugün için düşünmesi bile olanaksız gibi görünen bir şey başarılmış olacak. Tecimsel kuruluşların parasal katkısı söz konusu olmayacak.

    Ulusal Tıp Günleri Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak 70’li yıllara dek sürdürülen Milli Türk Tıp Kongreleri ruhunu da canlandırmayı amaçlıyor. Henüz emeklemekte olan Ulusal Tıp Günleri ayaklarının üzerinde de durabilmeli! Yetinmeyip koşar adım gitmeli!

    Ceyhun BALCI, 27.11.2013

    Okuma Önerisi : Bir Devrimci Doktorun Anılar, İş Bankası Yayınları, Haziran 2006.

  • Görsel

    İZMİR’DE DÜN!

    İzmir dün gökten inen yağmurla suya doydu! Caddeler dere yatağı, meydanlar göl gibiydi. Kentleşmeyi yapılaşmaya ve doğa talanına indirgeyen anlayış sanık sandalyesindeydi. Bilmiyorum ne denli sorgulandı? Oysa, evini ya da işyerini su basan, suya batan kentte işine erişemeyen pek çok insan hiç kuşkusuz kent yöneticilerinin kulaklarını epeyce çınlatmıştır. Birkaç gün içinde bu çınlatmadan da çınlamadan da eser kalmayacaktır!

    Basına da fazlasıyla yansıyan sayısız görüntü akılsız insanın yenilgisiydi aslında!

    Kötü rastlantıya bakın ki; yarın da EXPO 2020 oylanacak. Birileri bu görüntüleri kullanır da oyları başkalarına yöneltirse yandı gülüm keten helva! Bunca emek, bunca heves ve elbette beklenti bir kez daha kaf dağının arkasında kalacak!

    Kentin yeşilini, çiçeğini, böceğini paraya, pula satan anlayış böyle günlerde sorgulanmazsa ne zaman sorgulanacak?

    İzmir’de dün en gelişmiş yaratık (elbette kendimizce) insanın utanç günüydü. Her şeye egemen, her türlü gücü yerle bir eden insan denen varlığın gökten inen suya teslim olduğu tarihti.

    Egemenliği gökte arayan insanın gökten gelen güce karşı koyması beklenebilir miydi?

    Burada kesmek en iyisi! Daha fazlası kovuşturma konusu bile olabilir!

    Ama, İzmir’in ya da bir başka kentimizin ve bütünüyle ülkemizin yağmura, kara, sele, depreme teslim olmaması için insanın; insancı değil doğacı bir geniş bakış açısına gereksinimi çok açık değil midir?

    Ceyhun BALCI, 26.11.2013

    Görsel

  • Görsel

    GEVREĞİMİZ SUSAMSIZ OLSUN!

    Gevrek susamsız olur mu? Gür sesli bir hayırdır bu sorunun yanıtı. Gevrek susamsız olursa adı beygıl olur. Bir de çöreklerin, böreklerin ve elbette tahin ve onun helvasının vazgeçilmezidir.

    Bilinen en eski yağlı tohumlardan birisidir Latince adıyla Sesamum indicum ya da susam! Burma, Hindistan ve Çin dünya üretiminin yarısını karşılıyor. Dünyada 4 milyon ton/yıl üretim söz konusu. 2007’de Türkiye’de 23 bin ton susam üretilmiş. Geçtiğimiz yıl ise üretim 15 bin tona kadar gerilemiş. Susamsız gevrek projesinin gerekeçesi de burada yatıyor.

    Bunca derdin arasında kendisini gösteren susam krizi nasıl yorumlanmalı?

    Türkiye’nin ihanet çemberinde olduğu bugünlerde susam kıtlığını da bu ihanetin bir uzantısı olarak değerlendirmek yanlış olur mu?

    Üretmeyi unutmuş, vatan da içinde olmak üzere her şeyi satmakta olan; Turizm-İnşaat-Tekstil üçgenine sıkışmış bir üretimsizliğin dayattığı susam kıtlığı şaşırtıcı gelmemeli kimseye.

    Susamsız gevrek yiyebilirsiniz belki ama tahılsız, etsiz, sütsüz ne yapacağınızı iyice düşünmeniz gerekir!

    AKIL TATİLDE, HIYANET İŞBAŞINDA OLUNCA susamsız gevreğe duacı olmak gerekiyor! İşin ucunda açlık da var!

    Ceyhun BALCI, 22.11.2013

  • Görsel

    BİR HABER…

    Son zamanlarda tanışık olduğum bir durumla bir kez daha karşılaştım. Kitap alışverişime bir de gazete eklendi. Bu kez bilgilendirildim. Sat(a)mayan gazeteler bu yolla okur(!) kazanıyor. Alınca okumamak olmazdı! En azından göz gezdirdim!

    Poşetten çıkan Bir Gün’de (16.11.2013) rastladığım bir haber “Sağına sarmısak, soluna soğan!” dedirtecek türdendi.

    Konu Seyit Rıza! Bu değeri pek geç farkedilmiş büyüğümüz 76. ölüm yıldönümünde anılmış. Hem solcu hem etnikçi ve kesinlikle Cumhuriyet düşmanı BDP bu feodal bey için düzenlenen anmada Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere Selçuklu ve Osmanlı birikimiyle yaklaştığından dem vurmuş. Çok ilginç değil mi? Ülkemizde Selçuklucu’ya rastlanmasa da; Osmanlıcı sayısı hiç de az sayılmaz. Onlara sorsanız Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’ya da olumsuz yaklaşmıştır. Şu zavallı Cumhuriyet’in başına gelene bakar mısınız? Osmanlıcısı da Kürtçüsü de Cumhuriyet’e karşıdır! Şaşırmamak gerekir! Çıkarları yerle bir olmuştur. Birisi din diğeri de feodalite üzerinden kurduğu ve sürdürdüğü egemenliği yitirmiştir. Kuyruk acılarının bundandır!

    Sorsanız gerinerek solcu olduğunu söyleyecek bir etnikçi ve ayrılıkçı partinin ortaçağ artığı bir ölmüşten medet umması akılla bağdaşır mı? İyi okunduğunda, böylesi ipuçları maskelerin düşmesine ve gerçek yüzlerin ortaya çıkmasına yarayabilir.

    Yaşamın doğal akışına aykırılık içeren bu durumun ülkemize özgü olmadığını da söylemek olasıdır. Küresel ölçekli bir postmodern dalga her türlü değeri yıkıp geçmektedir. Her türden sahtecilik iyiyi-kötüyü, ileriyi-geriyi karıştırmamıza yol açmaktadır. Uygar Avrupa’da durum farklı mı? Gidin İngiltere’ye, Fransa’ya sol yaftalı partiler ayrımcılığa ve dışlayıcılığa rahmet okutacak türden bir ataklık içindedir. Kısacası bulaşıcı bir hastalıktır küremizi pençesine alan!

    Ülkedeki insanların aş, iş ve onur sahibi olmalarının peşine düşecek yerde Seyit Rıza güzellemeleriyle yol almaya çalışanların aklından ve niyetinden kuşkuya düşmemek olası mıdır?

    Bu türden sol maskeli gerici ve bölücülere anımsatmakta yarar var! Ülkemizin genelinde ve özellikle de doğu ve güneydoğusunda Cumhuriyet’le birlikte düzeni bozulan derebeylerinin Cumhuriyet’e başkaldırması son derece olağandı! Cumhuriyet’in bu yıkıcılara yumruğunu aynı sertlikte indirmesi de!

    Sizce bu insanları doğru, düzgün ve namuslu davranmaya çağırmanın bir yararı olur mu? Hele, hafta sonunda Diyarbakır’da sahnelenen berbat tiyatrodan sonra!

    Ceyhun BALCI, 17.11.2013

  • Görsel

    15 Kasım

    YAVRU VATAN

    1983-

    Birilerinin çoktan vazgeçtiği, bir başkalarının vazgeçmeye can attığı yavruvatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 30. yaşını kutluyor!

    “Olmak ya da olmamak”tan doğmuştur!

    Dik duruşun, kararlılığın ve hatta diklenişin ürünüdür!

     Görsel

    Değeri yeterince bilinmiş midir? Yükselmesi, tanınması ve kendi ayakları üzerinde durması için gereğince çaba gösterilmiş midir?

    KKTC ile ilgili tartışılacak çok şey olabilir!

    Bunların hiç biri 30. yaşgünü kutlamasına engel değildir!

    Unutulmamalıdır ki, KKTC yok olmak yerine varolmanın; tarihten siliniş yerine tüm güçlüklere karşın ben varım diye haykırmanın adıdır!

    Sağkalımdaki eşsiz çabaları için Bülent Ecevit ve Rauf Denktaş’ı ve canlarını vermekten bir an olsun sakınmayarak toprağa düşenleri saygıyla anarak!…

     Görsel

    Ceyhun BALCI, 16.11.2013

    Görsel

    Görsel

  • Görsel

    Dr. MEHMED FUAD UMAY 4. ULUSAL TIP GÜNLERİ

    6-8 ARALIK 2013  ANKARA

     ANKARA ÜNİVERSİTESİ  TIP  FAKÜLTESİ CEBECİ HASTANESİ 50. YIL AMFİSİ

    DİKİMEVİ / MAMAK – ANKARA

    Kongre Başkanları

    Prof. Dr. Recep AKDUR: Ankara Üniversitesi Tıp F. Halk Sağlığı AD Başkanı

    Prof. Dr. (E) Diş Tbp. Alb. Yavuz S. AYDINTUĞ: Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ağız Diş Çene Hastalıkları Cerrahisi Ana Bilim Dalı önceki Başkanı.

    Kongre Sekreterleri

    Op. Dr. M. Erkan BALKAN: Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Birimi.

    Prof. Dr. İ. Hamit HANCI:  Ankara Üniversitesi Tıp F. Adli Tıp AD

    Beyhan GÜRGÖZE: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üniversite Sporları Federasyonu Başkanı

    Prof.Dr Uğur KOCA: Dokuzeylül Üniversitesi Tıp F. Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD

    Prof Dr Çimen OLGUNER: Dokuzeylül Üniversite Tıp F. Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD

    İLETİŞİM : erkanbalkan@hotmail.com  GSM:  0532 313 87 21

    PROGRAM

    06 ARALIK 2013 Cuma

    13.30-15.30: Anıtkabir ziyareti.  Atatürk’ün mozolesine çiçek konulması, anı defterinin yazılması ve müze gezisi.

     

    07 ARALIK 2013 Cumartesi

    08.30-09.00 : KAYIT

    09.00-10.00 : SAYGI DURUŞU – İSTİKLAL MARŞI VE AÇILIŞ KONUŞMALARI

    Prof. Dr. Recep AKDUR: Kongre Başkanı

    Prof. Dr. Şehsuvar  ERTÜRK: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı

    Prof. Dr. Kasım KARAKÜTÜK: Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı

    Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU: Türkiye Barolar Birliği Başkanı

    Serdar DENKTAŞ: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı.

     

    10.00 – 10.40  1. Oturum

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Recep AKDUR. Ankara Üniversitesi Tıp F. Halk Sağlığı AD Başkanı

    Uz. Dr. Mustafa DİNLER. Hekimler ve Sağlık Çalışanları İçin Hukuk Derneği Bşk.

    Konuşmacılar:

    Dt. Orhan ÖZKAN. Ankara Diş Hekimleri Odası Onursal Başkanı.   (Dr. Fuat Umay’ın yeğeni.)  Dayım Dr. Mehmed Fuad UMAY

    Doç Dr. Veysi AKIN. Yazar, Trakya Ü. Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü. Bir Devrin Cemiyet Adamı : Doktor Fuad Umay

     

    Prof. Dr. Yavuz Sinan AYDINTUĞ. Kongre Eş Başkanı .

     

    10.40 – 11.00  Plaket Sunumu

     

    – Ulusal Tıp Günleri Düzenleme Kurulu’nun Plaket Sunumu

     

     

    – Dr. Fazıl DOĞAN’ın Hemşerileri Emet-Cevizdere Dayanışma Derneği  ECDAD nin. Plaket Sunumu

     

    11.00-11.30 Dinlence

     

    11.30 – 12.45  2. Oturum

     

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Erdener ÖZER. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fak. Patoloji  AD Bşk. – İzmir Tabip Odası Önceki Bşk.

    Yrd. Doç.Dr. Serdar SÜTÇÜ. Türk Diş Hekimleri Birliği II. Bşk.

     

     

    Konuşmacılar

    Prof. Dr. Şengül HABLEMİTOĞLU. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı. – Doç.Dr. Elif GÖKÇEARSLAN ÇİFTÇİ.  Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğ. Üyesi

    Dr. Fuad Umay’dan sonra; Devrimci Bir  Doktorun Gözünden Günümüz Çocukluğuna Bakış

     

    Prof. Dr. Yavuz Sinan AYDINTUĞ. Kongre Eş Başkanı. Diş Hekimi Gözüyle  ATATÜRK

     

    Dr. Öğr. Alb. Ali GÜLER. Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.  Atatürk’ün Saklanan Şeceresi

     

    Prof. Dr. Adnan ATAÇ. Gülhane Askeri Tıp Akademisi Tıp Tarihi ve Deontoloji önceki AD Başkanı. Sevgi  dolu Anadolu (doğa, tarih ve insan konulu digital  gösteri)

     

    Prof. Dr. Sedat SEVER. Ankara Üniversitesi. Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitimin Kültürel Temelleri Bölümü. Çocuk ve Okuma Kültürü

     

     

    12.45-13.30 YEMEK ARASI

     

    13.30 – 15.00  3. Oturum

     

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Ahmet SAYAL. Gülhane Askeri Tıp Akademisi Eczacılık  Bilimleri Merkezi  önceki Bşk.

    Uz.Dr. Bahtiyar MUHAMMEDOĞLU. Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği – Dünya Ahıska Türkleri Birliği (DATÜB).

     

    Konuşmacılar

    Prof. Dr. Sema AKA. Bağımsız Araştırmacı.  Uygar Uygur Türklerine Ne Oldu?

     

    Prof. Dr. Hanım HALİLOVA. Azerbaycan Kadın Hakları Müdafaa Cemiyeti Başkanı, Azerbaycan Bağımsızlık Hareketi Kadın Lideri. Hedefimiz Türkiye ve Türk Dünyası AR-GE’sini Kurmaktır.

     

    Av. Sadun KÖPRÜLÜ. Irak Türklerinden, Araştırmacı Yazar, Irak Türkmen Cephesi Ankara Eski Temsilcisi. Irak Türklerinin Günümüzde Sağlık Hizmetleri.

     

    Prof. Dr. Yalçın ÖZKAN. Gülhane Askeri Tıp Akademisi Eczacılık Bilimleri Merkezi. Başkanı  Eczacılık Terimlerinin Türkçeleştirilmesi.

     

    Prof. Dr.  Aslıhan AVCI. Ankara Üniversitesi Tip Fakültesi Biyokimya AD Biyokimya ve Cumhuriyet

     

    Güzide Filiz TUZCU. İstanbul Üniversitesi  Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde doktora öğrencisi.  Antik Türk Kavimlerinin Tıp İlmine Katkıları.

     

    15.00-15.30 Dinlence

    15.30 – 17.00  4. Oturum

     

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Uğur KOCA. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD

    Doç. Dr. Deniz ÇALIŞKAN.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD

     

    Konuşmacılar

    Prof. Dr. Mustafa KAHRAMANYOL. (E) Tbp. Alb. KBB Uzmanı. Balkan Savaşlarında Sağlık Hizmetleri.

     

    Yrd. Doç. Dr. Engin KURT.  Gülhane Askeri Tıp Akademisi  Tıp Tarihi ve Deontoloji AD. İstiklal Harbinde Sağlık Hizmetleri

     

    Doç Dr. Çetin ARSLAN. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı. Ceza Hukuku Açısından Sağlık Çalışanlarına Yönelik Şiddet

     

    Dr. Ozan UZKUT. Antalya Tabip Odası Genel Sekreteri. Sıfır Tolerans Çalışma Grubu.  Mobbingle Mücadele Derneği Antalya Temsilcisi. Hekime Şiddette Tabip Odası Yaklaşımı

     

    Öğr. Gör. Dr. Nihal BİLGİLİ AYKUT. Başkent Üniversitesi Halk Sağlığı A.D  ve  Kadın Araştırmaları Merkezi (BÜKÇAM)Türkiye’de Nüfus Planlaması Politikaları ve Aile Planlaması Hizmetlerinin Geleceği

     

    Öğr. Gör. Psk. Ezgi TÜRKÇELİK. Başkent Üniversitesi Halk Sağlığı A.D  ve  Kadın Araştırmaları Merkezi (BÜKÇAM)Kadına Yönelik Şiddet – Türkiye’de Durum

    SOSYAL PROGRAM

    18.30  Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi Siyasal Fakültesi arkası

    ÇINAR Restaurant – Toplantı Yemeği

     

    08 ARALIK 2013 Pazar

    09.00 – 10.30  5. Oturum

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Osman Şadi YENEN. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji AD

    Av. Kürşat BOZKURT. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi

     

    Konuşmacılar

    Öğ. Gör. Dr. Sare MIHÇIOKUR. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD ve Kadın Araştırmaları Merkezi (BÜKÇAM) Erken/Zorunlu Evlilikler, Çocuk Gelinler

    Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR. Nöroloji Uzmanı, Serbest Hekim -Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Başkanı. Demokrasi ve Halk, Sağlık ve Halk, Bilim ve Halk

    Doç. Dr. Cebrail ŞİMŞEK. Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İş ve Meslek Hastalıkları Kliniği Eğitim Görevlisi. Cumhuriyet Döneminde İş Sağlığı ve Meslek Hastalıklarına Genel Bakış

    Doç. Dr. Kemal Macit HİSAR. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD Karşılaştırmalı Sağlık Hizmetleri: İsviçre, Küba, Türkiye

    Op. Dr. (E) Alb. Aytekin ERTUĞRUL.   Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Sağlık Dairesi önceki Başkanı.  Türkiye’de İlk Yardım Mücadelesi (Deniz Kuvvetleri ve Türkiye Deneyimi)

    Av. Ahmet MEMET. Yunanistan – Gümülcine. Serbest Avukat, Yunanistan’da  Adli Tıp

    10.30-11.00 Dinlence

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Hamit HANCI. Ankara Üniv. Tıp Fak. Adli Tıp AD

    Dr. Mecit VEYSELOV. Ukrayna

    Konuşmacılar

    Dr. Av. Savaş ÖZDAĞ. Ankara Barosu Yasa İzleme Enstitüsü Başkanı. Taraf Bilirkişi

     

    Dr. Öğ. (E) Alb. Ahmet TETİK. General Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın anlatımıyla Gülhane Askeri Hastanesi

     

    Op. Dr. Hüseyin BEKİR. Yunanistan-GümülcineSerbest Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, Skolyoz

     

    Yrd. Doç Dr. Serap Selver KİPAY Muğla Üniversitesi. Fethiye Sağlık Meslek Yüksek Okulu  Müzik Ruhun Gıdasıdır, ya Hücrelerin?

     

    Doç. Dr. Gürkan ERSOY. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi  Acil Tıp AD – Herkes İçin Acil Sağlık Derneği Genel Sekreteri.  Hasta Yakınlarına Ölüm Bildirimi

     

    Yrd. Doç. Dr. Meral DÖLEK. Acil Hemşireleri Derneği Başkanı2013 ICN Teması ve Hemşirelik

    12.30-13.30 YEMEK ARASI

    13.30 – 15.00  7. Oturum

     

    Oturum Başkanları :

    Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı DOĞAN. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD

    Op. Dr. Mehmet Erkan BALKAN. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Birimi.

     

    Konuşmacılar

    Av. Özcan PEHLİVANOĞLU. Serbest Avukat, Rumeli-Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı .İstanbul’un İşgalinin Günümüzde Hatırlattıkları

     

    Prof. Dr. Esin KAHYA. Atatürk Kültür Merkezi, Uluslar arası Tıp Tarihi Kurumu, Türk Tıp Tarihi Kurumu, Uluslar arası Bilim tarihi Kurumu, Türk Bilim Tarihi Kurumu, Türk Felsefe Derneği’nin üyesi. Atatürk Döneminde Bilim Adına Yapılan Çalışmalara Örnekler

     

    Prof. Dr. Semih BASKAN. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD. Cumhuriyetin İlk Tıp Fakültesi

     

    Prof. Dr. Ramazan İNCİ.  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji  AD. Ne Olacak Bu Üniversitelerin Hali? Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz?

     

    Prof. Dr. Erdal BEŞER. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı A. D. Ülkemizin Kalkınmasında Üniversitelerin Rolü Ne Olmalıdır?

     

    Op. Dr. Ceyhun BALCI. Serbest Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, İzmir Tabip Odası Yönetim  Kurulu Üyesi.  İki Ayaklı Olmak

     

    15.00-15.30 Dinlence

    15.00 – 16.45  8. Oturum

     

    Oturum Başkanları :

    Op. Dr. Ceyhun BALCI. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi.

    Prof. Dr. Prof. Dr. Resul  BUĞDAYCI. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD

    Konuşmacılar

     

    Dr. Ali DOĞAN. Balıkesir, Bandırma Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı .Nörolojik ve Psikiyatrik Bir Bozukluk Olarak Hubris (Kibir) Sendromu

     

    Yrd. Doç. Dr. Levent SEÇKİN. Bozok Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve  Doğum AD  Bilimsel ve Teknolojik Gelişmeler Bağlamında Hekimliğin Geleceği

     

    Vet. Hekim Adnan SERPEN. İzmir Veteriner Hekimleri Odası Onur Kurulu ve Veteriner Halk Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi. Kentlerdeki Yeşil Alanların Tek Sağlıktaki Yeri

     

    Op. Dr. Mehmet Erkan BALKAN. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Birimi. Üniversite Reformunda Öncü Bir Maarif Nazırı: Lüleburgazlı Emrullah Efendi

     

    Yrd. Doç. Dr. Suavi TUNCAY. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi. Çevre, Kent ve Ülke Düzenini Bozan Suça Yönelik Davranış Kalıplarının Nedenleri ve İletişimin Önemi.

     

    Prof. Dr. Akın YILDIZ. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi. Acil Serviste Doktor Manzaraları

    Kapanış Töreni

    (Sertifika ve Teşekkür Belgelerinin Takdimi)

     

  • Görsel

    DOĞAN AVCIOĞLU

    (1926-1983)

    Her ölüm gibi onunki de erken bir ölümdü! İlginç bir rastlantı çekti dikkatimi. Atatürk’le aynı yaştayken veda etmiş bu dünyaya! Çalışkanlık, kararlılık, üretkenlik, direngenlik, yurtseverlik ve namusluluk gibi yüce kavramları kişiliğinde toplayan birisi olmak bile fazlasıyla onur verici olmalı!

    Dönekliğin ve çok yüzlülüğün sıradanlaştığı bir dönemde Doğan Avcıoğlu şimdiki kuşakların da tanıması gereken bir değer!

    Avcıoğlu altı okta bütünleşen değerleri sosyalizm ile bağdaştırma ve sosyalizmin gerçekte bu ilkeleri ileri götürme yolu olduğunun altını çizmesiyle öne çıkmış. Kökü dışarıda değil de bu topraklarda olan bir aydın olarak nitelenmeyi fazlasıyla hak etmiş.

    Devrim bekçiliği ile devrimcilik arasındaki farka vurgu yaparak dogmacılığa yuvarlanmanın hiç de olasılık dışında olmadığının altını çizmiş.

    Bir aydın, tarihçi ve yazar olsa da önde gelen sıfatı devrimciliktir!

    Yön ve Devrim dergilerinin yanı sıra “Türklerin Tarihi”, “Devrim Üzerine” ve “Milli Mücadele Tarihi” gibi başyapıtlarıyla da iyi tanınan Doğan Avcıoğlu’nun aramızdan ayrılışının 30. yıldönümü Doğan Yurdakul tarafından kitaplaştırılan el yazması notlarıyla taçlanmış oldu. “Türklerin Tarihi” dizisinin 6. cildi olan “Osmanlı’nın Düzeni” üzerinde yaşadığımız ülkeyi, dünyayı ve hatta evreni anlamak isteyenlerin ilgi duyacağı bir kitap olmaya aday.

     Görsel

    Üretkenliği yokluğunun 30. yılında da sürüyor…

    Ceyhun BALCI, 16.11.2013

  • Görsel

    BİR MİKROBUN DİRİLİŞİ

    Suriye kaynaklı çocuk felci olgularına odaklanmakta yarar var. TC Sağlık Bakanlığı Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısını görmezden gelememiş ve 0-5 yaş çocuklarının önceki aşı durumlarına bakılmaksızın aşılanması için harekete geçmiş görünmektedir. Öncelik Suriye sınırındaki yerleşimlerimiz olmakla birlikte tüm yurt risk altındadır. Örneğin, İzmir’de bile yollarda Suriyelilere rastlamak olağandışı bir durum olmaktan çıkmıştır.

    İnsanlık adına da trajik bir durumla karşı karşıya olduğumuza kuşku yoktur. Polio (çocuk felci) sığır vebası ve çiçekten sonra kökü kurutulmaya yakın olunan üçüncü hastalık olmaya çok yakındı. 2012 yılında dünya ölçeğindeki polio olgu sayısı 223’tür. Bu listede Suriye yer almamıştır. Oysa, son aylarda yalnızca Suriye kaynaklı 13 olgu söz konusudur.

    Sayıları az da olsa polio olguları önceki yıllarda ağırlıklı olarak Afrika kaynaklıdır.

    http://www.polioeradication.org/Dataandmonitoring/Poliothisweek.aspx

    Bu listede yer alan Pakistan ve Afganistan iki Asya ülkesi olarak ayrıcalıklı  konumdadır. Özellikle Pakistan’da Polio eradikasyonu için çalışan uluslararası kökenli sağlık çalışanlarının köktendinci örgütlerce engellendiği ve hatta öldürüldüğü de bilinmeyen bir durum değildir.

    Suriye’de hortlayan polio başta en uzun sınır komşusu olan Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu’yu riske sokmuştur.

    Komşularla sıfır sorundan başlayıp, stratejik derinliğe inen sonunda da “değerli yalnızlık”ta karar kılan Türk dış politikası içine düştüğü durumdan çark etmeye çabalarken; bu sorumsuz ve anlaşılmaz siyaset hiç beklenmedik bir başka duvara çarpma noktasındadır. Bu ibretlik örnekle, dış politikanın yalnızca ulusal güvenliği değil toplum sağlığını da etkileyebileceği öğrenilmiş olmaktadır.

    Tam da bu noktada Jared Diamond’un çok bilinen yapıtı “Tüfek, Mikrop ve Çelik” anımsanmalıdır.

    İki yıldır Suriye devletine karşı açık tutum alan Türkiye cankurtaranlarla silah ve militan taşıma serüveni uykusundan kucağındaki çocuk felci bombasıyla uyanacak mıdır? Tüfek ve çelik mikropla karşılık bulmuş olmaktadır.

    On beş yıl aradan sonra çocuk felciyle bir kez daha karşılaşma olasılığı Türkiye’de bu hastalığın kökünün kurutulması sürecinde yapılan özverili çalışmaları da yerle bir etme olasılığını gündeme taşımış oldu.

    Şam’da Emevi Camisi’nde namaz kılma sevdası çocuk felcinin ürpertici yüzüyle karşılaşmıştır.

    Ülke yönetmenin ne denli ciddi bir iş olduğu; yönetenlere önemli sorumluluk yüklediği bu trajik gelişmeyle bir kez daha anlaşılmış olmalıdır.

    Bu aşamada Türkiye’nin sorundan aşılama ve başka korunma yolarıyla uzak durma çabaları öne çıkacaktır. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile gerçekleştirilen devrim(!) koruyucu ve önleyici sağlık anlayışının da ipini çekmişti. Çökertilmiş bu unsurun polio ile savaşımda sınanacak olması da bir başka önemli noktadır.

    Son bir saptama! Pakistan neresi Suriye neresi? Pakistan, dünyada köktendinci militan yetiştirilen verimli tarlalardan birisi! Bizim de sınırlarımızın kevgir olduğu bu dönemde ora kökenli yıkıcıların Suriye’ye topraklarımız yoluyla geçtikleri yolundaki haberler bilmem bir şeyler anlatabilir mi?

    Kızamıktan sonra çocuk felci! Bunun adı küme düşmek değilse nedir?

    Ceyhun BALCI, 14.11.2013

  • Görsel

    BİR MİLYON SEKSEN DOKUZBİN ALTIYÜZ ON BEŞ

     

    Bir süreden beri Anıt Kabir ziyaretçi sayılarını kamuoyuyla paylaşmama tercihinde olan Genelkurmay oruç bozdu. Görmezden gelinecek gibi değildi!

    Bir milyon seksendokuzbin altıyüz onbeş kişi 10 Kasım’da Ata’sına koşmuş! Bu, değil Türkiye’de yeryüzünde bile eşi, benzeri görülmüş bir durum değil! Bu sayıya hiç kuşkusuz ülkenin dört bir yanından katılım söz konusudur. Ancak, yine de geçen yılki 450 binlik ziyaretçi sayısı epeyce katlanmıştır.

    Toplumsal başkaldırının niceliksel ifadesi olan bu rekorun anlaşılabilir dile çevirilmesinde yarar var! Türk halkı her geçen gün kuşatılan Cumhuriyet’ten de, gönlünden silinmeye çalışılan Atatürk’ten de vazgeçme niyetinde değildir. Birilerinin jargonuyla söylemek gerekirse Çılgın Türkler Atatürk’ü kimselere yedirmeyecektir.

    Sel olup yollardan akan, taşkın olup alanları dolduran Çılgın Türkler kararlıdır! Bunca kararlı ve coşkulu bir halkın siyasi önderliğe ve yönlendirme gereksinimi içinde olduğuna da kuşku yoktur!

    Bu algı iktidar katında karşılık bulamayacağına göre elde var muhalefet diyebiliriz!

    Anıt Kabir’i insan seline boğan kalabalıklarin tüm siyasi eğilimleri simgelediği düşünülürse siyaset kurumlarına düşen bu isteği iradeye dönüştürmek olmalıdır!

    Önümüz üçlü seçim olduğuna göre hedef bellidir.

    Gerekirse (ki kaçınılmazdır) güçleri birleştirip halkın potansiyel gücünü siyasete yansıtmaktır. Bunca iletiye karşılık bu görevden kaçanların,  dinci gericiliğin ve etnik bölücülüğün bulanık sularında balık avına çıkanların kendine gelme zamanıdır!

    Yoksa, tarih önünde sorumlu olacaklardır, Sorumlulukla kurtulsalar iyi, hüküm giyeceklerdir…

    Ceyhun BALCI, 13.11.2013

  • ’Atatürk Melami’ydi, tasavvufun piri, efendisiydi’

    Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini savunuyor.

    03 Ekim 2011 Pazartesi, 06:23:22

    Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, ‘Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami’ydi’ görüşünde

    Satır arası…
    Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas, uzun süredir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’nin İslam ve laiklik serüveni üzerine araştırmalar yapıyor. Ailesi mübadele sırasında İzmir Uzunada’dan Yunanistan’a göç eden Retoulas, Atatürk döneminde şekillenen Türkiye’nin laiklik konsepti üzerine çalışması ile Oxford Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da doktora tezinde teşekkür edilen isimler arasında yer aldığı Dr. Christos Retoulas, Akşam muhabiri Şenay Yıldız’la Türkiye laikliği ve Osmanlı’daki İslam’ı konuştu. Retoulas’ın Vahdet-i Vücud felsefesinin Türkiye’deki laiklik üzerine etkisi üzerine etkisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün dinle olan ilişkisi hakkındaki görüşlerinin oldukça tartışılacağını düşünüyorum.

    Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas’ın Anadolu’daki İslam ve laiklik anlayışı üzerine AKŞAM’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

    – Osmanlı’daki İslam’ı nasıl tanımlıyorsunuz? Temelinde ne yatıyor?
    Türk İslamiyet’inin temelinde Vahdet-i Vücud konsepti var. Araştırmalarım 18’inci yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’nın baskın dini ideolojisinin Vahdet-i Vücud olduğunu gösteriyor. Osmanlılar bu tarihten sonra – özellikle Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde- önce Suudi Arabistan’da gelişen Vahabilik, daha sonra da doğrudan doğruya Batı’yla karşı karşıya geldiler ve çok büyük değişimler görüldü. Bu yaklaşım, o zamandaki Hindu-Müslüman Hindistan’dan gelen Nakşibend” etkisi. İmam-ı Rabban”’nin görüşlerine dayanır.

    OSMANLI’NIN TEMELİ

    – Çalışmanız açısından bu görüşün ayırıcı özelliği nedir?
    Bu görüş Vahdet-i Vücud’a değil, Vahdet-i Şuhud’a dayanır. Yani, Vahdet-i Vücud gibi ‘Varlık birliği’ değil; ‘Şehadet birliği’ esasına dayanır. Bu durum, toplumun bazı kesimleri ve o dönemki Osmanlı elitleri arasında bir çatışma meydana getirdi. Daha önceleri Vahdet-i Vücud esasına dayanan ve Rumeli-Anadolu’da asırlarca süren Ahrar” Nakşibend”lik yerine, Vahdet-i Şuhud’u esas alan ‘Müceddidiyye’ ve onun ‘Halidiyye’ diye bilinen kolu etkin olmaya başladı. Vahdet-i Şuhud güçlenip, Vahdet-i Vücud düşüncesi zayıflayınca, Hıristiyan Ortodokslar Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya başladılar. Geç 18’inci ve erken 19’uncu yüzyıl ayaklanmaları tam bu döneme denk geliyor.

    – Vahdet-i Vücud imparatorluğu bir arada tutan temel felsefe miydi?
    Elbette, aynen öyle. Benim çalışmalarıma göre, Ortodoks Hıristiyanlık ve Vahdet-i Vücud felsefeleri Allah algısı, aşk, güç ve akıl, insan doğası, gibi meselelerde din felsefesi bakımından paralellikler, ortak anlayış gösteriyor. Bu nedenle, tarihte aynı kişinin hem Hıristiyan hem Müslüman olduğu sıra dışı örnekler görebilirsiniz. Mesela Güney Arnavutluk’ta hem Ortodoks Hıristiyan hem Bektaşi olan pek çok kişi vardır. Bu hiç bir zıtlık yaratmaz. 1930’larda İstanbul’da yaşayan Yunanlı bir Rum’un çok önemli bir Mevlevi olduğunu da ben araştırmalarım sırasında buldum.

    – Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?
    Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede ‘dünyevi işler’ ve ‘dini işler’ olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.

    – Ne kastediyorsunuz?
    Diyanet, İslam’ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam’ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud’u hayata geçirme projesiydi.

    İSLAM VE KEMALİZM

    – Atatürk, Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
    Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm’in dini projesi Vahdet-i Vücud’du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud’du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam’a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa’daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye’de.

    – Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi…
    Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye’de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı’yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam’ı olmayan 18’inci yüzyıl İslam’ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud’un en sert anlayışının ve de İslam’ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.

    – Ama Aleviler Diyanet’i Sünni İslam’ı temsil etmekle eleştiriyorlar…
    Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet’in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.

    Atatürk’ün Alevi/Bektaşi olduğu doğru

    – Atatürk’ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?
    Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım’ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan’ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk’ün aslen Kocacık’lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik’le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.

    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın ‘Hak dili Kuran dili’ adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk 3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.

    – Bunların hangisi daha ön planda yer alıyor?
    Atatürk’ün dini kişiliğini anlamanız için Mevleviliğin Şems kolunu ve üçüncü devre Melamiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nurül Arabi’yi bilmeniz gerekir. Mevleviliğin Veled ve Şems olmak üzere iki kolu vardır. Veled kolu daha Zahir, Sünni’dir. Şems kolu ise görünürde Mevlevi ama fikir ve uygulamada Bektaşi/Alevi’dir. 1860’lardan itibaren Mevlevilikte Şems kolu daha etkin olmuştur, özelikle Bektaşi ve Melami etkisinde kalan İttihat ve Terakki’de. Tarihçi Mim Kemal Öke’nin ortaya çıkardığı 18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk’ün Abdülkerim Paşa’ya Gelibolu’dan gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta Atatürk kendisini ‘Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal’ ve Abdülkerim Paşa’yı da ‘Kutbül-aktap’ (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor) olarak adlandırmıştır. İstiklal Savaşı’nın başında yazılmış bir diğer telgrafta ise, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa’yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk’ten ‘Kutbül-aktap’ diye bahsediyor.

    MELAMİLİK YASAKLANMADI

    – Peki bu ne anlama geliyor?
    Abdülkerim Paşa Atatürk’ün tasavvuftaki mürşidi. Bunun kanıtı da Mim Kemal Öke’nin yayınladığı mektupta mevcut. Ama onun din anlayışı tam olarak bilinmiyordu. Türkiye’de yaptığım araştırmalarda Atatürk’ün Melami olduğunu öğrendim çok eski bir Osmanlı tarikatının lideriyle yaptığım görüşmeden. Sonuçta, yaptığım araştırmalarda onun Melami mürşidinin Abdülkerim Paşa olduğunu ortaya çıkardım. Bu çok önemli. O dönem Melamilik’in üçüncü, yani yeni Melamilik dönemiydi. Atatürk de Melami’ydi.

    – Atatürk’ün Bektaşi/Alevi olduğu yönündeki görüşler de çürüyor mu bu durumda?
    Hayır, doğru. Melamilik tarikatlar üstü bir tarikat. Melami olabilmeniz için gerçekten tasavvufun içinde ve başka bir tarikat içinde yüksek bir yerde olmanız gerekir. Atatürk ‘Selanik Fakir Meydan Dedesi’ deyince, Şems kolundan olduğunu yani batıni olarak Alevi/Bektaşi olduğunu ortaya koyuyor. Bakın, Cumhuriyet kurulurken kapanmayan tek tarikat, Melamilik’tir.

    – Ne kastediyorsunuz?
    Bu belgelerde de var. Atatürk’ün ölümünün ardından, 1943 yılında yasal bir makamdan Diyanet’e sorulan bir soru var bu konuda ve Diyanet’in yazılı yanıtı şöyle: ‘Melamilik bir tarikat değil, bir sohbet tarikidir’ (bir sohbet yolu). Çünkü Melamilik’te diğer tarikatlardaki gibi bir özel kıyafet, zikir ritüeli yok. Onlarda zikir konuşmadır ve en yüksek batıni Vahdet-i Vücud geleneği burada yaşatılır.

    HEDEF NAKŞİLERDİ

    – O zaman Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken tarikatlara karşı yaptığı mücadeleyi nasıl açıklıyorsunuz?
    Aslında savaşmıyor, tam tersine Vahdet-i Vücut fikrini teşvik ediyordu. Mesela, o dönemde çocuklar için yazılan dini kitapların Abdulbaki Gölpınarlı tarafından kaleme alındığını görürsünüz. Kendisi Mevlevi şeyhidir. Diyanet’in resmi hutbelerinde laikleştirilmiş Vahdet-i Vücud felsefesini görüyorsunuz. O dönemki temel isyancılar Osmanlı geleneklerinden çıkan ve aslında fikir açısından yabancı olan Nakşilerdi. Dönemin parlamento tartışmalarına bakarsanız tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun ilk taslağına göre Mevlevilik, Bektaşilik’e ait unvanlar yasak değil. ‘Neden onları da yasaklamıyorsunuz?’ ya da ‘Nesiniz? Bektaşi mi?’şeklindeki tepkiler nedeniyle ikinci taslakta hepsi eklenmiştir. Ama asıl hedef Nakşilerdir. Zaten Nakşiler Atatürk’e tepki göstermiştir, Alevi/Bektaşiler değil.

    Vahdet-i Vücud nedir?
    ‘Vahdet-i Vücud’, tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslam tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan (yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı’nın görüntüsünden, Tanrı’dan bir parçadır.

    Batılılaşma ve İslamcılık hep el ele gelişti

    – Bugünkü Türkiye’deki laiklik ve din ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
    Ben bugünü araştırmadım. Endişem bugün Türkiye’de İslam’ın -Batı’ya eğilimli İslamcı cemaatler gibi- Katolik-Protestanlaştığı. Daha zahir, görev ve emre dayalı gibi görülüyor. Belki bu aşırı Batılılaşma ve küreselleşme ile de ilgili. İnsanlar giderek içine kapanıyor bireyselleşme ile ve daha çok tüketici haline geliyor. Bu tarz küreselleşmeye dayalı organizasyonlarda üretken akıl ve güç doktrinin temelinde yer aldığı için, temel yön güç ve para elde etmeye yönelik. Ruhani unsur daha geride kalıyor.

    – Alevi/Bektaşi etkisinin pek hissedilmediğini görüyoruz ülkede. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?
    Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Alevi/Bektaşi ve Sünni çatışmasına çözüm getiren laiklik anlayışının onlardaki ortak Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine kurulduğunu ve Bağımsız Türkiye’de gerçekleştiğini anlamak çok önemli. Sembolleri, ritüelleri ve organizasyon yapıları gibi farklılıklara rağmen Sünni/Alevi birlikteliği özü itibariyla Osmanlı İslam’ının parçalarıydı. Atatürk ölünce, İnönü’yle beraber yine bir çeşit Cumhuriyetçi Tanzimat dönemi başladı ve aşırı derecede Batı etkisine girildi. Koşulsuz Batılılaşma ve İslamcılık Türkiye’de her zaman el ele gelişti. Mesela, Atatürk’ün takip ettiği Gökalp’ta Batılılaşma diye bir sözcük yoktur, modernleşme der. Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma İnönü döneminin bir kavramıdır. Batılılaşma ile birlikte resmi Sünni İslam da yine politize oldu. Bugünkü sorun Sünni İslam’ın Vahdet-i Vücud’dan uzaklaşmasıdır.