• Image

    KEMAL DERVİŞ ÜZERİNE

    İlkesiz siyasetimizin Kemal DERVİŞ aşkını tazelemesi Jomo Kenyatta’nın sözlerini çağrıştırdı!

    Kemal Derviş de 2001’de kurtarıcı olarak Türkiye’ye geldiğinde elinde sihirli bir reçete vardı!

    Rahat olun esenliğe çıkacağız!” demişti.

    Kendimize geldiğimizde sihirli reçete bizim elimizdeydi. Daha da kötüsü kurtulduğumuzu düşünüyorduk! Buna karşılık, ülkemizin her türlü varlığı ya sömürgecilerin eline geçmişti! Ya da, hiç olmuştu! Tütün, şeker, Telekom, Tekel…..

    Beyefendi yeniden boy gösterir oldu ortalıkta!

    Hem de geçmiş 10 yıllık uygulamaları güzelleyerek!

    Dervişli siyaset yandaşlarına küçük bir anımsatma! “Madem ki, 10 yıldır her şey yolunda, size ne gerek var!” derlerse vereceğiniz karşılığı şimdiden düşünmelisiniz!

    Derviş’in yeri bugünün iktidar partisidir!

    Bizden söylemesi!

  • Image

    PISA

    (Program for International Student Assessment)

     

    Ağırlıklı olarak OECD üyeleri olmak üzere 56 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen PISA sonuçları son derece çarpıcı veriler sunuyor. Türkiye’nin gerilerde kalmış olması ve bu konumunu koruması üzüntü verici bir durum! Ama, şaşırtıcı da değil! Her alandaKİ dinselleşmenin eğitim-öğretimi de pençesine aldığını düşünürsek sonuçlar önümüzdeki yıllarda çok daha can sıkıcı olacak!

    Matematik, Fen ve Okuma-Yazma (okuduğunu anlama) dallarında bu yılın ilk dört sırası uzak doğu ülkelerinin egemenliği altına girmiş durumda. Bir tek fen’de Finlandiya ilişebilmiş listeye! O da 4. sıradan!

    Bunda da şaşırılacak bir durum yok! Dünyanın merkezinin hemen her anlamda doğuya kaydığı bu dönemde doğunun başarısının rastlantısal olmadığını söylemek pek ala olası bu sonuçlara dayanarak!

    Okumamak ya da az okumak şeklinde kendisini gösteren sorunun yaşam başarısını birleyen bir etkene dönüştüğüne vurgu yapmak kaçınılmaz!

    Geçtiğimiz yıllarda gözüme ilişen bir çalışma olmuştu! Türkiye’de çeşitli sınavlarda derece yapmış öğrencilerin son derece temel fen kurallarına ilişkin soruları başarıyla çözdükleri saptanmış! Ancak, bu seçkin öğrencilerin önemli bir kusuru da varmış! Sorularını yanıtladıkları temel bilimsel kuralların yaşamdaki karşılıklarını bilmemek gibi.

    Öğretim ve eğitim yaşama tutunma ve yanı sıra üretime katılma amacıyla yapılmıyor mu? Bu alandaki başarısızlıkların yaşam başarısızlığı anlamına geldiğini söylemeye gerek var mı? Bu saptamaya karşılık falanca ya da filanca son derece başarılı ve iyi de parasal kazanç sağlamakta diyenler çıkabilir. Ancak, sorun böylesi bireysel başarıların arkasına saklanacak denli basit değil! Gerçek, halk yığınlarının yaşamında ve düşük gönencinde kendisini gösteriyor.

    Kalkınmanın, ilerlemenin ve bilimsel sıçrama yapmanın tek yolu geleceğimiz olan çocuklarımızı iyi eğitmekten geçiyor. Bu başarılamadığı sürece yerinde saymaya devam!

    Ceyhun BALCI, 10.12.2013

  • Image

    DIŞARIDAKİLER

    Mustafa BALBAY son derece gereksiz ve bir o kadar da haksız bir tutukluluk sürecinin sonuna geldi! Özellikle, milletvekili seçilmiş olmasından bu yana geçen süreyi ayrıca irdelemek kaçınılmazdır! Gözüm ekranda, elim klavyede! Mutlu son düzmece ve tertip davalar nedeniyle içeride olanların tümü özgürlüklerine kavuştuklarında söz konusu olacak!

    Bu gecikmede hukuksuz guguk kadar dışarıdakilerin rolü ve sorumluluğu da hiç unutulmamalı! Sıkça yinelenen bir çelişki var! İçeride olanlar demir parmaklıkların ardındakiler mi? Yoksa, özgür olduğu sanılan dışarıdakiler mi?

    Çabuk unuttuğumuz için anımsayalım! Son milletvekili seçimlerinden sonra vekil seçilmelerine karşın tahliye olamayacakları anlaşılınca gösterilen tepkileri unutmamak gerekiyor. And içmeme eylemiyle başlayan ve tükürdüğünü yalamayla sonuçlanan süreç dışarıdakilerin gerçek zavallılar olduğunu gösterdi her birimize!

    Balbay’ın çıkar çıkmaz sergilediği davranışları şu şekilde özetlemek olası :  Olgunluk ve ölçülülük! Geride bıraktığı içeride olduğu sanılan dışarıdakileri unutmaması önemliydi. Asıl mutluluk onların da özgürlüklerine kavuşmasıyla yaşanacak!

    Bu gelişme hiç olmazsa dışarıdakilerin kendine gelmesine yol açmalı!

    Balbay’ın bir sözü önemliydi : “Birlikte olmalıyız!”

    Nerede birleşileceğini ise Balbay’ı karşılayanların ellerindeki Atatürklü albayraklar gözlerimizin içine sokar gibiydi!

    Hoşgeldin özgürlük diyen, Balbay’a hoşgeldin!

    Balbay’dan tek beklentim, dışarıda da içerideki gibi olması; dışarıdakilere benzememesidir!

    Ceyhun BALCI, 09.12.2013

  • Image

    GEORGETOWN’DA İKTİDAR ARAYIŞI

    Yalnızca ABD’de 50’ye yakın Georgetown var. Bir o kadar da dünyanın başka pek çok yerinde. Amerikan başkentindeki bu küçük kasaba adını Kral II. George’dan almış. Koloni döneminden de denebilir.

    Sözünü etmek istediğim Georgetown DC komşuluğundaki. Q caddesinden kuzeye yürüyüp de Potomac ırmağını aşıran köprüden geçiverdiğinizde kendinizi bu şirin kasabada bulursunuz. Vaşington DC’ye giderseniz birkaç saat ayırıp burayı görün derim! Eski taş evler, parklar ve Potomac boyunca uzanan dingin cadde ve sokaklar soluklanmanıza yarayacaktır. Karlı bir şubat ayında düşmüştü yolum DC ve Georgetown’a. Kasabanın sokaklarında kimi zaman bata çıka ilerleyebildiğimi anımsıyorum. Bıçak gibi kesen bir ayazı tamamlayan resimsel bir manzara kalmış belleğimde.

    Georgetown kendi halinde şirin bir kasaba olmanın çok ötesinde bir anlam ve öneme sahip! Benzetmem ne denli doğrudur bilemiyorum! Ama, dünyaya egemen olmak için her şeyi yapan ABD’nin düşünsel ve stratejik merkezidir aynı zamanda bu alçakgönüllü DC kasabası. Aynı adı taşıyan üniversitesini anmadan geçilmez! Uluslararası ilişkiler ve siyaset konusundaki yetkinliği tartışılmazdır. Endüstri-üniversite işbirliğine benzer şekilde Georgetown Üniversitesi-ABD devleti işbirliğinden söz etmek yanlış olmaz.

    Üniversite bir sporcu fabrikası gibi de çalışır. NBA yıldızları Alonso Mourning, Dikembe Mutombo ve Allen Iverson bu üniversitenin mezunlarıdır. Önceki ABD başkanlarından Bill Clinton’u unutmayalım!

    Pek çoğumuz bunları okuyup, öğrenince ABD’ye ve onun temelini oluşturan kuruluşlara diş gıcırdatıyor olabilir. Buna hiç gerek yoktur! Onlar küresel egemenlik uğruna her yolu denerler! Çok doğaldır! Haklarını yememek gerekir ki; bu işi de son derece akılcı ve bilimsel yöntemler kullanarak gerçekleştirirler. Sıradan Amerikalı dinozorlarla insansıların aynı anda ve mekânda yaşadığını zannededursun Amerikan çıkarlarını koruma ve kollama göreviyle donatılmış olanlar her şeyi bilir, hesaba katar ve gereğinde harekete geçer. Onlara değil bu tuzaklara düşenlere kızılmalıdır!

    Tüm bu nedenlerle Türk ana muhalefet önderinin Georgetown’un dünyaca ünlü bir kafesinde Yahudi toplumu temsilcileriyle bir araya gelmiş olması kim ne derse desin önemli bir olaydır. Kiminle, neyi nerede konuşacağını çok iyi bilen bu adamlar karşısında bizimkilerin bilinç ve donanım düzeyi gerçek anlamda merak konusudur! Bu önemli ayrıntıyı göz ardı ederek Cumhuriyet’i kuran parti kendi kalesine gol atmıştır.

    4 Eylül 1919’daki Sivas Kongresi anımsanmalıdır. O kongrede başka kararlar da alınmış olmakla birlikte mandaya karşı durulması temel konudur. “Olmak ya da olmamak” karara bağlanmıştır. “Ya istiklâl ya ölüm!” bu kararlı duruşun çok bilinen söylemidir.

    İktidarı Anıt Kabir, Gündoğdu ya da Tandoğan  dururken Georgetown kafelerinde aramak haber değeri taşıyan bir durumdur!

    Ceyhun BALCI, 06.12.2013

  • Image

    TAŞNAK-BDP BULUŞMASI

    Bugünkü Aydınlık’ın 9. sayfasında çok önemli bir haber ilişti gözüme. Çok daha görülebilir şekilde olmalıydı bu haber diye düşündüm. Haberin başlığı :

    “BDP, Taşnak Partisi’ni ağırladı!”

     

    Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş türünden bir buluşma! Cumhuriyet’in 90. yılında anlamlı bir temas! Haberden iki partinin daha önce de Vaşington’da buluştuğu not edilmiş. Her iki partinin iplerini tutan ülkenin başkentinde buluşmaktan doğal ne olabilir?

    Image

    İki partiyi yakından tanıyalım!

    Önce BDP! Açık adı Barış ve Demokrasi Partisi. Ambleminde dalının neremize battığıyla ünlenen meşe ağacı var! Merkez Sol olduğu ileri sürülse de Kürt Milliyetçiliği misyonunu öne koymakta. Normalleşen Türkiye’de terör örgütü PKK ile arasına sınır koyma tiyatrosundan da kurtulmuş durumda. Daha dün federasyon zamanı geldi diyen bir tutum içinde. Askeri kazanımlarımız bu düzeye gelmişken bir şeyleri yaşama geçirme zamanı diyen bir yapılanma! Örneğin CHP’yi “milliyetçilik”le suçlayabilmiş olan Sosyalist Enternasyonal’e gözlemci konumunda üye!

    Taşnak Partisi ise 1890 doğumlu. Taşnak Ermenice’de federasyon anlamına geliyor. Pek çok örgütün birleşmesiyle kurulduğu için bu adla anıldığı söyleniyor. 1894’te Sason başkaldırısıyla silahlı eylemlere başlayan Taşnak 1896’da bu kez İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınıyla dünyanın ilgisini çekme girişiminde bulunmuş.

    Fransız, Rus ve İngiliz emperyalizminin maşası olmakta sakınca görmeyen Taşnak’ın şansı Sovyet döneminde tersine döner. Özellikle, Stalin döneminde sayısız Taşnakist Sibirya’yı boylar. Sonrasında ver elini Diyaspora! Sovyet sonrası dönemde de inişli çıkışlı bir grafik izleyen Taşnak Partisi koalisyon ortağı olma noktasına kadar geldiğine göre fazla söze gerek yok! Ülkesi olan bir ulus daha büyük ülke peşinde!

    Tıpkı Kürt cephesindeki eşdeğeri gibi Taşnak Partisi de eli kanlı bir geçmişe sahip. Onların başkalarına yaptıklarına bakmak yerine kendileri gibi olmayan Ermenilere yaptıklarına göz atmak çok daha iyi fikir verecektir. Etnikçi olmayan Ermenileri öldürdükten sonra alınlarına haç çizen Taşnak Partisi militanları Kara Haç çetesini oluşturmuş! Neden mi kara haç? Kuruyan kan kararır ya işte ondan!

    2015’e geri sayarken elde ettiği kazanımlarla belirli bir konuma gelen BDP ile sözde soykırımın 100. yıldönümünde 3 T’nin ilkini ve ikincisini yani Tanıma ve Tazminat’ı kotarmaya çalışan Taşnak Partisi’nin BDP’den öğrenecek çok şey olduğu kuşkusuzdur.

    Sözde soykırımı zahmetli çalışmalarla çürüten Mehmet Perinçek’in hapislerle engellenmeye çabalanması ve bir kenara çekilme yaşındayken yine bu konuyla ilgili hem de İngilizce kitaplar yazan emekli büyükelçi Şükrü Server Aya’nın Londra’daki kitap tanıtım gününe Türk elçiliğinin ilgisiz kalması boşuna değildir.

    Image

    Tencere yuvarlanıp kapağını bulmuştur. İyi ama, bu yuvarlanmaya izleyici kalanları unutalım mı? Taşnak ve Kürt milliyetçiliğinin önündeki engelleri temizleyenler hiç unutulur mu? Aslında bir üçlü vardır karşımızda! İçimizdeki İrlandalılar! Pardon! Kürtçüler ve Ermenilerden soykırım için özür dileyelimciler!

    Ceyhun BALCI, 04.12.2013

     

    Image 

  • Image

    BİR MEKTUP!

    Teknoloji her şeyi sanallaştırdı. Kağıt ve kalem yok olma yolunda! Basılı kitaplar da tarihte kalmak için gün sayıyor! Mektup çoktan tarih olmuştu! En son ne zaman bir mektup yazmıştım? Ya da almıştım? Bir yurtseverin mektubu bu yokuluğu hiç beklenmedik anda sonlandırdı!

    İznini almadığım için adı bende saklı olan yurtseverin Maltepe Askeri Cezaevi’nde çile doldurmakta olduğunu söylemekle yetiniyorum!

    Dik duran ve direngen insanların satırlarıydı mektuba yansıyan! Alttan alıp, kendisini kurtarmaya çalışan değil; haykıran, sorunun içerideki kendilerinin olmaktan çok sözüm ona dışarıdaki bizlerin ve daha da önemlisi ülkenin sorunu olduğunu vurgulayan bir mektup!

    Okunması dileğiyle….

    Ceyhun BALCI, 02.12.2013

    Image

  • Image

    ÇIPLAK AYAKLI MARATONCU

    Sporla ve spor tarihiyle ilgilenenler anımsayacaklardır. İlk kez bir siyahın maraton kazanışını. 1960 Roma Olimpiyatları’nda ipi göğüsleyen Abebe Bikila (1932-1973) “çıplak ayaklı” oluşu ile de ilgi odağıdır. Bu başarısını bir sonraki olimpiyat olan Tokyo’da  yineleyecektir.

    Bir başka ilginçlik de Abebe Bikila’nın ülkesi Etiyopya’nın bayrağını sömürgecisi olan İtalya’da dalgalandırmış olmasıdır. Tıpkı, 1936’daki Berlin Olimpiyatları’nda “ırkçılık” kazanının kaynatılmaya başlandığı Hitler Almanya’sında onur kürsüsünün doruğuna tırmanan kara derili Jesse Owens’ın yaptığı  gibi…

    Abebe Bikila’ya dönersek; o günlerde çıplak ayaklı koşuculuğun özellikle koşanın yoksul Afrikalı oluşu da göz önüne alındığında yokluktan kaynaklandığı sanılabilir.

    Oysa, gerçek farklıdır!

    O çıplak ayaklı maraton öncesinde ünlü bir spor ayakkabı üreticisi olan Adidas (aynı zamanda olimpiyatın spor ayakkabısı destekçisidir) kullanması için Bikila’ya bir çift ayakkabı verir. Ayakkabıları deneyen Bikila rahat edemez. Ayakkabı kullanma olanağı bulunduğu halde “çıplak ayakla koşma”yı seçer. Çünkü, “çıplak ayakla” daha rahat koşmaktadır.

    Çıplak ayaklı koşu utkuya taşır Bikila’yı…

    O günün koşullarında ve bilgi düzeyiyle “çıplak ayakla koşmanın” sağlayabileceği avantajlardan habersiz olan Bikila yarış sonrasıda “çıplak ayakla” koşusunun nedenini şöyle açıklayacaktı :

    “Dünyanın ülkem Etiyopya’nın daima kararlılık ve kahramanlıkla kazandığı gerçeğini bilmesini istedim!”

    O günlerde pek de anlam verilemeyen bu davranış bugünlerde Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarıyla anlam kazanmaya aday oldu denebilir.

    Ekte çevirisine yer verilen bu yazıda da vurgulandığı gibi, “çıplak ayaklı koşuculuk” ayakkabılı koşuculuk ile karşılaştırıldığında özellikle maraton gibi uzun mesafelerde sporcuya biomekanik kazanç ve böylelikle kas-iskelet sakatlıklarından bağışıklık sağlamaktadır.

    Artık anlaşılmıştır ki; ayakkabılı koşucularda kaçınılmaz olan bir dizi döngü orta ve uzun erimde kimi kas-iskelet rahatsızlıklarına eğilim yaratmaktadır.

    İlk bakışta çok güç gibi görünen “çıplak ayaklı koşuculuk” artık gerçekte kolaylık sağlayan kazançlı bir seçenektir.

    Ceyhun BALCI, 02.03.2010

    Image

    ÇIPLAK AYAKLI KOŞUCUCULUK GERİ(mi) DÖNÜYOR

    Nature, 28 January 2010, 463 : 433-434.

    William L. Jungers

    İki ayağı üzerinde yürümesi ve koşması insanı maymunlardan ayırt edici özelliğidir ve hominisin, uzun süredir  hem insanı hem de uzak akrabalarımızı içeren kökenimizden ayrımında belirleyici uyumu olmuştur. İki ayak üzerideliği milyonlarca yıldır süregelmekte olan insan bu sürecin % 99’unda ayakkabısızdır.1 İnsan ayağının eşsiz ve özgün anatomisi de dünyanın belirli bölgelerinde hâlâ olağan bir durum olan çıplak  ayaklılığın sonucudur. Dolayısı ile, Lieberman ve meslekdaşlarının bu konudaki biomekanik araştırmaları  (bu sayının 531. sayfasında)3  insan evriminin değerlendirilmesine ilişkin  göndermelerde bulunmaktadır. Bu yayın, ayrıca koşu ayakkabısı tasarımı ve spor hekimliğine ilişkin yararlı ve düşünmeye yöneltici potansiyeli ile  de dikkat çekicidir. (Açıklama :  Artık ne ayakkabıyla ne de çıplak ayakla koşmuyorum).

    Ayakkabılı koşucuların çoğu yere ilk olarak topukları ile basarlar (Ayak Arkası Teması, AAT).Bu çalışmada gözlemlenenler3gibi deneyimli çıplak ayaklı koşucuların (koşullara bağlı olarak değişmekle birlikte) yere ilk basışları bazen AAT şeklindeyse de bu tür basışta yineleyici, aşırı şok kuvvetleri nedeniyle ortaya çıkabilen sakatlıklardan uzak durma adına bu tür basıştan kaçınırlar. Ayağın düz olarak  (Ayak Önü teması, AÖT) daha önüne  ya da lateraline basılması (Ayak Ortası Teması, AOT) bazılarınca ayak biomekaniği bakımından daha arzu edilen bir durum olarak görülmektedir. AÖT ve bazı AOTdurumlarında ayağın bası(nç) merkezi temas sırasında zorunlu olarak önden başlamakta ve öne hareket etmeden önce ayak parmaklarının zeminden kalkması öncesinde kestirmeden arkaya doğru yer değiştirmektedir. (Sprinterler ayakkabılı olsunlar ya da olmasınlar başka mekanik nedenlerle ayak önleri üzerinde koşarlar). Diğer farklılıklar arasında ise, AÖT ile koşan çıplak ayaklı koşucuların daha kısa adımlar atma eğiliminde oluşları ve daha iyi bir bacak ve ayak bileği uyumu sağlayacak düz (dikey) bir bacakla koşmaları sayılabilir (etki kuvveti karşısında vücut kütle merkezinin azaltılması için). Bu durum geçici kuvvetin köreltilmesine yarar ve daha az uyumsuzluk anlamına gelir  (“daha rahat koşu”). Çoğu çağdaş koşu ayakkabısında yer alan ve  rahatlık, dengelilik ve AAT’ındaki geçici kuvvetleri zayıflatmayı amaçlayan yükseltilmiş ve yastıklanmış topuk tasarımı bazı kas-iskelet sorunlarına yol açabilmektedir.

    Lieberman ve arkadaşlarının  bu çok yönlü çalışması3 ayak ve bacakla bire bir aynı boyutta “L biçimli çift sarka町eklindeki çarpışmalı modeli geliştirerek çıplak ayaklı koşunun temel biomekaniği  konusundaki bilinenleri doğrulamakta ve geliştirmektedir. Daha sonra böyle bir sarkaç modeli aracılığıyla hareketli ya da hareketsiz bir ayak bileği varlığında zemin ile çarpışmada ne kadar enerji alış verişi içinde olunduğu da hesaplanmıştır. Ayrıca, karşılaştırmalı insan veritabanını da yalnızca laboratuar ortamındaki verilerle değil Afrika’daki geleneksel çıplak ayaklı koşucuları da inceleyerek geliştirmişlerdir (Şekil 1). AÖT (ve bazı AOT koşucularında) yapanlarda ayağın efektif kütlesinin azaldığını ve bir miktar geçişken enerjinin dönel enerjiye dönüştürüldüğünü belirlemişlerdir; baldır kasları topuk düşmesini önlemekte ve AÖT koşucuları hem Aşil tendonu hem de ayağın uzunlamasına kavisindeki elastik enerji birikiminin yarattığı önemli bir kazançlılığa  sahip olmaktadırlar. Sonuç olarak,  AÖT ve AOT koşucuları daha fazla baldır ve ayak kası gücüne gereksinim duyarlar ancak,bu özellikler  çıplak ayaklı koşucuyu çok sert yüzeylerde bile rahatsız edici ve yaralama potansiyeline sahip geçici şoklardan korur.

    Bu çalışmada varılan sonuçlar Bramble ve Lieberman’ın insan vücudunun Homo’nun 4 ortaya çıkışı ile başlayan dönüşümünde dayanıklı koşu(DKH)  hipotezini tamamlayıcı ve güçlendirici niteliktedir. Çok eski australopitosen tipte iki ayak üzerindelik (bir Australopithecus aferensis olan Lucy’de görüldüğü gibi) oldukça eski bir özellik ve herhangi bir standarda göre büyük bir başarıdır. Ancak,  bu iskelet tasarımı Pliocene/Pleistocene dönem bileşkesinde yaklaşık 2 milyon yıl önce  belirmiştir. Daha uzun alt ekstremiteler ve daha kısa ayak parmakları bu yeni tasarımın parçalarıdır, ve eğer DKH doğruysa bu özelliklerin tam kavisli bir ayakla birlikte evrimi olasılıkla av kovalama için bir bütünün stratejik uyumsal bir parçası ile bağlantılıdır.5,6 Australopitosen çıplak ayağı topuk-parmak yürüyüşü için ve belki de kısa, patlayıcı sprintler için son derece uygundur.7 Bu noktada, Lucy’nin bir maratoncu olmadığı  anımsanmalıdır.

    Blogosfer ve tanınmış dergiler, daha doğal ve daha az yaralanmaya eğilim gösteren yönlerine övgüyle birlikte ve sıklıkla DKH’e ve ayakkabısız ayağın evrimsel üstünlüğünün çekiciliğine onay veren hararetli tartışmalarla dolup taşmaktadır. Diğer yandan da, koşu ayakkabısı üreticileri ve diğer  ayakkabı tasarımcılarının da bu yeni çalışmayı göz önünde tuttuğu açıktır.3 Çıplak ayaklıymış gibi ayakkabı tasarımları, bugün için endüstrinin küçük bir bölümünü kapsamakla birlikte güncel olarak ilgi çekicidirler. Çoğu ayakkabılı koşucuda asla kas-iskelet sorunu oluşmasa da, mevcut veriler ayakkabılı koşucularda % 19-79 olguda sorun geliştiğini göstermektedir.9 Her ne kadar, özellikle ileri teknoloji ürünü ya da PKYYT (pronasyon kontrollü,yükseltilmiş yastıklanmış topuklu) tasarımlarının yaralanmaya yol açtıklarına ilişkin keskin kanıtlar bulunmamakla birlikte benim görüşüme göre bu tasarımların söz konusu yaralanmaları önlediklerine ilişkin de dişe dokunur bilgi yoktur.10,11  Sonuç olarak, ayakkabıların genel olarak bazı tipte süreğen ayak sorunlarına yol açtığına ilişkin güvenilir  bulgular vardır.12,13

    Düşüncelerin yerini gelişmiş verilerin alması ve anekdotların yerine de bilimsel açıklamalar ve denenebilir modeller oluşturulabilmesi için Lieberman ve arkadaşlarınınkine benzer daha başka çalışmalar yapılması gerekmektedir. Eğer gerekliyse koşucu ayağının giydirilmesi bakımından kanıta dayalı yaklaşımla birlikte özenle tasarlanmış biomedikal çalışmaya gereksinim olduğu ortadadır.

    William L. Jungers

    Anatomik Bilimler Bölümü,Stony Brook Üniversitesi Tıp Merkezi,

    Stony Brook, New York 11794-8081, ABD

    e-mail : William.jungers@stonybroosk.edu

    1. Trinkaus, E. J. Arch. Sci. 32, 1515-1526 (2005)
    2. Klenerman, L.&Wood B.A. The Human Foot : A Companion to Clinical Studies (Springer 2006)
    3. Lieberman, D.E. el al. Nature 463, 531-535 (2010)
    4. Bramble, D.M.&Lieberman, D.E. Nature 432 345-352 (2004)
    5. Rolian, C. Et al. J. Exp. Biol. 212, 713-721 (2009)
    6. Lieberman, D.E., Bramble, D.M,Raichlen, D.A.&Shea, J.J. in The First Humans (eds Grine, F.E., Fleagle, J.G.&Leakey, R.E.)77-98 (Springer 2009)
    7. Lee, S.S.M.&Piazza, S.J. J.Exp. Biol. 212,3700-3707(2009)
    8. McDougall,C. Born to Run : A Hidden Tribe,Superathletes and the Greatest Race the World Has Never Seen (Knopf 2009)
    9. Van Gent, R.N. et al. Br. J. Sports Med. 41,469-480 (2007).
    10. Rishards, C.E.,Magin, P.J.&Callister, R. Br. J Sports Med. 43, 159-162(2009)
    11. Kerrigan, D.C. et al. PM&R 1, 1058-1063(2009)
    12. Rao, U.B.&Joseph, B. J.Bone Joint Surg. 74B,525-527(1992)
    13. Zipfel, B.&Berger, L.R. The Foot 17,205-213(2007)
  • Görsel

    ACIKLI SON!

    Expo serüveni bir kez daha düş kırıklığıyla son buldu! Toplumun gözünde Expo kente bol ziyaretçi ve doğallıkla para girişi olarak sunuldu. Durum böyle olunca pek çok şeyden vazgeçilebilirdi. Kişi başına düşen yeşil alan yoksulu İzmir’de İnciraltı bile gözden çıkartılabildi. Son süreç boyunca işin bu yanı çok da dikkate sunul(a)madı! Hatta, bu açıdan eleştirmeye yeltenenlere “yoksa sen İzmir’in gelişmesine karşı mısın?” diye çıkışıldığı da oldu. Oysa, İzmir EXPO’ya ev sahipliği yapabilirdi. Örneğin bir çöp toplama alanı ya da taş ocağı EXPO yapılaşmasının mekânı olara seçilebilirdi. Böylelikle, kent bir olumsuzluktan kurtarılabilirken, kazanç da sağlanabilirdi.

    Bir de tema yanlışlığına değinmek gerekir! Bilindiği gibi Türkiye’de pek çok şeyin yerelleşmesi söz konusuyken; sağlık, merkezi yapısını korumaktadır. Dolayısı ile sağlık temalı bir düzenlemede yerelden çok merkezin öne çıkması şaşırtıcı olmamalıydı! Tıpkı, olimpiyatlar gibi bu düzenlemede de kentin öne çıkması gerekirdi. Bu öne çıkış da ancak kente özgü bir emayla söz konusu olabilirdi.

    Son Expo yenilgisi kentin yeşilini kurtardı mı?

    Yetkililerin açıklamalarına bakılırsa bu soruya olumlu yanıt vermek son derece zor! Örneğin başkana göre İnciraltı’na AVM değil ama sağlıkla ilgili yatırımlar yapılabilirmiş. Yatırımı, yapılım olarak anlamak olası! Her ikisi de yeşili yok etmeyecek mi diye sormak durumundayız!

    Başka açıklamalar da var!

    Tümünün toplamı, Expo yenilgisine üzülürken İnciraltı’nın kurtuluşuna sevinmek için henüz erken dedirtecek türden!

    Acıklı son yalnızca Expo için değil, İnciraltı için de geçerli!

    Ceyhun BALCI, 28.11.2013

  • Image

    Dr. MEHMET FUAT UMAY

    (1885-1963)

    Mehmet Fuat Umay 1908 kuşağından bir Tıbbiyeli. Pek çok yaşıtı gibi yaşamı cephelerde geçmiş. Fırsat bulduğunda Tıbbiye’yi bitirmiş. Savaşlarda yorulup, barışta bir kenara çekilme fırsatı bulanlardan olmamış.

    Türkiye Cumhuriyeti yorgun, yoksun, hastalıklı bir nüfusun yanı sıra hatırı sayılır bir  öksüz-yetim ordusu da devralmış. İzmir Marşı’na konu olan

    “şehit olanları deftere yazdım,

    öksüz yavruları bağrıma bastım”

    dizeleri şehit sayısı kadar yetim-öksüz olduğunu doğrular.

    Pek çok şey çözüm için sırasını bekleyebilirdi! Anasız-babasız çocuklar öyle mi? Henüz Cumhuriyet’i ilan etmeden bu yaşamsal soruna el atan kalpaklıların işbölümünde Dr Mehmet Fuat Umay’a bu çocuklara kol-kanat germe görevi düşmüş. 1923 yılının ilk aylarında yola düşen Dr Mehmet Fuat’ın yolu bu kez uzaklara, ABD’ye uzanmış. Amaç, Darüleytam’dan dönüştürülecek Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağış toplamak!

    Image

    Doğu ABD : Mavi Rota Mehmet Fuat Umay’ın yolculuk rotası

    O zamanın ulaşım olanakları göz önüne alındığında zorlu bir yolculuk. New York’tan başlayıp, Şikago, Filadelfiya, Waşington DC ve başka irili ufaklı Amerikan kentlerini kapsayan bu yolculuk bir taşla iki kuş vurulmasını sağlamış.

    Bir yandan muzaffer Türkiye tanıtımı yapılırken diğer yandan da oralardaki Türkler’in yanı sıra dünyanın bir çok köşesinden Müslüman’ın bağışları toplanmış. Toplanan 100 bin dolar bu yolda iyi bir maya olmuş.

    Bu çok bilinmeyen tarih sayfası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini bir kez daha doğrulamıştır da diyebiliriz!

    “Ordu yok diyenlere : KURULUR!

    Düşman çok diyenlere : YENİLİR!

    Para yok diyenlere : BULUNUR!”

    Türkler savaşta da, barışta da böyle davranabildikleri için Çılgın Türkler olmadılar mı?

    Bu zahmetli yolculukta yalnızca para toplamakla yetinmemiş. Aynı zamanda bilgi ve görgü de toplamış. Ünlü eğitimbilimci John Dewey bile ziyaret edilmiş. Özellikle, yetimhane ve çocuk yuvalarına zaman ayırılarak, dönüşteki projeler için dağarcık doldurulmuş.

    Savaşta vatana, barışta öksüz çocuklara odaklanan Dr Mehmet Fuat, kendisine Atatürk tarafından verilen UMAY soyadını da fazlasıyla hak etmiştir. Umay, eski Türk mitolojisinde çocukları koruyan ruhtur!

    Mehmet Fuat UMAY’ın adı yeterince duyulmuş mudur? Duyulduysa gereğince tanınmış mıdır? Umay da Tıbbiyeli ordusunun içindeki sayısız neferden birisidir sonuçta. Yapacağımı yaptım! Bundan sonra dinlenmeliyim dememiş!

    2010’dan bu yana her yıl yapılmakta olan Ulusal Tıp Günleri’nin dördüncüsüne Dr Mehmet Fuat UMAY’ın adının verilmiş olması ve böylelikle biraz olsun tanınmasına katkıda bulunulması değerbilir bir davranış.

    Ulusal Tıp Günleri’nin ilki (2010) İzmir’de, ikincisi (2011) Antalya’da, üçüncüsü de (2012) Kütahya Emet’te gerçekleştirilmişti. Sıra bu kez Ankara’da! 6-8 Aralık’ta Ankara’daki 4. UTG de öncekiler gibi kendi yağıyla kavrulacak. Konuşmacılar da izleyiciler de kendi olanaklarıyla katılacaklar bu anlamlı düzenlemeye. Bugün için düşünmesi bile olanaksız gibi görünen bir şey başarılmış olacak. Tecimsel kuruluşların parasal katkısı söz konusu olmayacak.

    Ulusal Tıp Günleri Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak 70’li yıllara dek sürdürülen Milli Türk Tıp Kongreleri ruhunu da canlandırmayı amaçlıyor. Henüz emeklemekte olan Ulusal Tıp Günleri ayaklarının üzerinde de durabilmeli! Yetinmeyip koşar adım gitmeli!

    Ceyhun BALCI, 27.11.2013

    Okuma Önerisi : Bir Devrimci Doktorun Anılar, İş Bankası Yayınları, Haziran 2006.

  • Görsel

    İZMİR’DE DÜN!

    İzmir dün gökten inen yağmurla suya doydu! Caddeler dere yatağı, meydanlar göl gibiydi. Kentleşmeyi yapılaşmaya ve doğa talanına indirgeyen anlayış sanık sandalyesindeydi. Bilmiyorum ne denli sorgulandı? Oysa, evini ya da işyerini su basan, suya batan kentte işine erişemeyen pek çok insan hiç kuşkusuz kent yöneticilerinin kulaklarını epeyce çınlatmıştır. Birkaç gün içinde bu çınlatmadan da çınlamadan da eser kalmayacaktır!

    Basına da fazlasıyla yansıyan sayısız görüntü akılsız insanın yenilgisiydi aslında!

    Kötü rastlantıya bakın ki; yarın da EXPO 2020 oylanacak. Birileri bu görüntüleri kullanır da oyları başkalarına yöneltirse yandı gülüm keten helva! Bunca emek, bunca heves ve elbette beklenti bir kez daha kaf dağının arkasında kalacak!

    Kentin yeşilini, çiçeğini, böceğini paraya, pula satan anlayış böyle günlerde sorgulanmazsa ne zaman sorgulanacak?

    İzmir’de dün en gelişmiş yaratık (elbette kendimizce) insanın utanç günüydü. Her şeye egemen, her türlü gücü yerle bir eden insan denen varlığın gökten inen suya teslim olduğu tarihti.

    Egemenliği gökte arayan insanın gökten gelen güce karşı koyması beklenebilir miydi?

    Burada kesmek en iyisi! Daha fazlası kovuşturma konusu bile olabilir!

    Ama, İzmir’in ya da bir başka kentimizin ve bütünüyle ülkemizin yağmura, kara, sele, depreme teslim olmaması için insanın; insancı değil doğacı bir geniş bakış açısına gereksinimi çok açık değil midir?

    Ceyhun BALCI, 26.11.2013

    Görsel